Değerli Ziyaretçimiz ! Tüm Derslerle İlgili Konu Anlatımlarını, Ders Notlarını, Yazılıları, Testleri, Slaytları, Sunumları, Videoları ve Her Türdeki Dökümanı Sizlere Ücretsiz Olarak Sunmaktayız.Bu Kaynaklardan Sorunsuzca,Özgürce Yararlanabilmek İçin {BURAYA TIKLAYARAK ÜYE} Olmanız Gerekmektedir! Üye Olmadan da Bize Kolayca Ulaşıp Mesaj Yollayabilirsiniz {TIKLAYINIZ}    
DersKaynak.Com / Tüm Derslerde Tam Destek !  

Anasayfa Kimler Online Yeni Mesajlar Konularım Bugünkü Mesajlar Site Map
Geri git   DersKaynak.Com / Tüm Derslerde Tam Destek ! > Sanat - Edebiyat > Kitap, Eser Tanıtımları
Facebook Facebook

Yeni Konu aç  Cevapla
Seçenekler Stil
Okunmamış 14.06.09, 15:07 #21 (Konu Linki)
Üye

AFŞİNLİ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

Durumu: AFŞİNLİ isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üyelik: 13.06.09
Konular: 116
Mesajlar: 140
Teşekkür Etmiş: 0
Teşekkür Almış: 10
Standart Cevap: KİTAP ÖZETLERİ--(tanıtım amaçlıdır) Cevap: KİTAP ÖZETLERİ--(tanıtım amaçlıdır)

PEYGAMBERİMİZİN ÖRNEK AHLAKI

Yazar : Mehmet PAKSU
Yayınevi : Yeni Asya Yayınları

AHLAKTA MÜKEMMEL ÖRNEK

Güzel ahlak adı altında toplanan tüm güzel vasıfları örnek insan olarak en mükemmel şekilde yaşayan insan hiç şüphesiz Peygamberimizdir (a.s.m.) O’nun ahlakı o kadar yücedir ki, Bizzat Cenab-ı Hak, O’na hitaben şöyle buyurur “Muhakkak Senin için tükenmeyen bir mükafat vardır. Çünkü Sen pek yüce bir ahlak üzerindesin” (Kalem süresi 4)

Nitekim, Hz. Aişe Efendimizin ahlakından örnek almak isteyen Sahabilere şöyle buyurmuştur: “Siz Kur’an’ı okuyor musunuz? O’nun ahlakı Kur’an’dır” Peygamberimizin hayatından her tabakadan insanlar örnek alacak yönler bulabilir. Bizatihi insan olarak O’nun hayatından alacağı sayısız fazilet ve güzellikler yanında, kendi mesleğini ve cemiyetteki yerini ilgilendirecek pekçok derside alabilir. Çünkü O’nun hayatı her yönüyle örnektir.

PEYGAMBERİMİZİN AHLAKİ HUSUSİYETLERİ

Peygamberimizin ahlakının en mühim bir hususiyeti, Allah vergisi oluşudur. Allah, O’nu kusursuz, eksiksiz, mümtaz bir şekilde yaratmıştır. O’nu terbiye edem, edep ve ahlakın en seçkin özellikleriyle süsleyen Yüce Rabbidir.

Diğer bir hususiyette birbirine zıt ve ters huyların orta yolu, doğru yolu bulmasıdır. Bazı anlar olmuş en cesur bir asker gibi meydanlara çıkmış savaşmış. Ama bu halinde bile yumuşak kalpliliğini, merhametini esirgememiştir. Bu kadar ağır bir vazife üzerinde olduğu halde, O kendisini Rabbine vermiş, Gününün büyük kısmını ibadetle geçirmiştir. Bu yönüyle dünyadan alakasını kesmiş görünse de O hep sosyal hayatın içinde idi.

O’nun ahlakı bir meleke halinde idi ki O’nu gören herkes faziletleri ile yaratıldığı kanaatine varırdı.

AHLAK SAHASINDA BÜYÜK İNKİLAP

Peygamberimiz birkaç sene gibi kısa bir zamanda o geniş yarımadada vahşi, adetlerinde mutaassıp çeşitli kavimleri kötü ahlak ve kötü alışkanlıklarından kurtarıp, yerine güzel ahlak kurallarını yerleştirdi

PEYGAMBERİMİZİN GENÇLİĞİ

Peygamberimizin çocukluk ve gençlik yılları temiz ve iffetli bir şekilde geçti. Peygamberlikten sonra nasıl bir ahlaka sahipse, peygamberlikten önce de öyle bir ahlaka sahipti. O hep temiz ve nezih yaşadı. Çünkü Allah O’nu cahiliye devrinin bütün çirkinliklerinden nefret edecek biçimde yaratmıştı. Kavmi arasında el’Emin lakabıyla anılırdı. Nitekim, müşrikler Efendimize inanmadıkları, hatta öldürmek istedikleri dönemde bile mallarını O’na emanet etmişlerdi.

YAKINLARININ DİLİNDEN PEYGAMBERİMİZİN AHLAKI

Peygamber efendimiz hiçbir halini insanlardan saklamamıştır. Çünkü O’nun her hali Sahabiler için bir örnek teşkil etmektedir. Peygamberimizin aile hayatına ait meseleleri Aişe validemizden öğreniyoruz. “Resulullah hiçbir zaman şahsı için kin tutmazdı. Birşeye kızarsa Kur’an kızdığı için kızar, beğenirse Kur’an beğendiği için beğenirdi. Ne kötü söz söyler, ne de kötülük yapmak isterdi.”

Hz. Ali ise O’nun ahlakını şöyle anlatmaktadır: “Daima güleryüzlü, güzel huylu idi. Kimse ile çekişmez bağırıp çağırmazdı. Pinti ve cimri değildi. Çok konuşmaz, boş şeylerle uğraşmazdı. Hiçbir kimseyi arkasından kınamaz ayıplamazdı.”

Enes bin Malik “O insanların en lütuf karıdır. Bir köleyi, bir çocuğu dahi geri çevirmezdi. Biri ile musafaha ettiği zaman, elini tutan kimse bırakmadıkça elini bırakmazdı.”

PEYGAMBERİMİZİN TEVAZUU

Efendimiz tevazu ve alçakgönüllülüğün en makbulünü ve erişilmesi mümkün olmayanı yaşamıştır. İnsanlar içinde hiçbir şekilde peygamberlik imtiyazını kullanmamış, kendisini üstün görmemiştir ve bir “Kul peygamber olarak kalmayı istemiştir.”. Çok defa elini öpmek isteyenleri, aşırı şekilde hürmet gösterenleri hoş karşılamazdı.

Hendek savaşında ashabıyla hendek kazmış, Kuba mescidi inşasında bir işçi gibi çalışmış, hep ashabıyla oturmuş, kendini onlardan farlı görmemiştir. Veda haccına giderken sırtında sadece dört dirhem değerinde kadife parçası, devesinin üzerinde ise yırtık bir sitte bulunuyordu.

PEYGAMBERİMİZİN HİLMİ VE YUMUŞAK HUYLULUĞU

Peygamberimiz peygamberliğinden öncede, sonra da insanların en halimi ve en yumuşak huylusu idi. O şahsına yapılan kötülüklerden dolayı hiçbir şekilde intikam almayı düşünmezdi. Kendisine yapılan türlü türlü eziyetlere, hakaretlere rağmen O tahammül ediyordu. O’nun yumuşak huyluluğuna, insanları Hakk’a davet ederken gösterdiği sabra Tevrat’ta da işaret edilmiştir. Hatta Tevrat’taki özellikleri Efendimizde olduğunu gören Yahudi alimleri de müslüman oluyorlardı. On sene hizmetinde bulunan Enes bin Malik “Bana bir kere dahi olsun of demedi” şeklinde sözleriyle O’nun hilmini tasvir etmektedir.

HAYASI

Haya bakımından da insanların en hayırlısı ve en utangacı idi. O cahilliye devrinde Arapların yaptığı şeylerden tiksiniyor, hoş karşılamıyordu. O’nun hayası başkalarının kusur ve ayıplarını hatırlatmaya ve söylemeye meydan vermezdi. Söylemesi gereken şeyi doğrudan söylerdi.

MERHAMETİ VE ŞEFKATİ

Merhamet ve şefkat O’nun yüce şahsiyetinin bir aynası mesabesindedir. O’nun kadar merhametli, O’nun kadar müşfik ve ince ruhlu bir insan gelmemiştir. Ki O Cenab-ı Hakk’ın Rahim ve Rauf ismini alması ne kadar merhametli ve müşfik bir kalbe sahip olduğunu gösterir. Tevbe süresinin 128. ayetinde “And olsun ki size içinizden bir Peygamber geldi ki, sıkıntıya uğramanız O’na çok ağır ve güç gelir. Size çok düşkündür. Bütün mü’minlere merhametli ve esirgeyicidir” buyurmaktadır. Fakirleri, köleleri, zayıfları korur herkese eşit muamele ederdi. Duasında da “Allah’ım beni fakir yaşat, fakirlerle haşret” diye yalvarıyordu.

FAKİR VE KİMSESİZLERE MERHAMETİ

Abdullah bin Amr bin As anlatıyor “Bir gün mescitte oturuyordum. Bazı fakir kimseler toplanmış sohbet ediyorlardı. Resulullah içeri girdi. Bir başka tarafa yönelmeden onların yanına gitti ve onlara fakir muhacirlere zenginlerden önce cenneti müjdeledi. Efendimiz evinin yanında kalan Suffe ashabının ihtiyaçlarını kendi evinin ihtiyaçlarından önce görürüdü.”

YETİMLERE ŞEFKATİ

Kendisi yetim büyüdüğü için yetimliğin ne kadar zor olduğunu biliyordu. Onlara çok müşfik davranıyordu. Kendi evinden yetim hiç eksik olmazdı. Hz. Hatice’nin ilk kazasından ölen çocuğu, hatta Ümmü Seleme ile evlendiğinde, beraberinde beş yetimi vardı. Bir bayram gününde bir kenarda karnı aç, perişan bir vaziyette ağlamaklı duran bir yetim çocuğu aldı, Karnını doyurdu, giydirdi. O’nu evlatlığına aldı.

KÖLELERE ŞEFKATİ

Peygamberimizin şefkat ve merhametinde en çok istifade edenlerin başında köleler gelir. Efendimiz bu insanları hürriyete kavuşmaları için çaba göstermiş bu konuda ashabını teşvik etmiştir. Efendimiz asırlardır süren bu müesseseyi doğrudan kaldırmak yerine tedricen kaldırma yoluna gitmiş hatta Zeyd bin Harise’yi ordu komutanlığına getirerek ders vermeye çalışmıştır.

KADINLAR ŞEFKATİ

Cahiliyede kadınların durumları perişandı. İnsanlık, kız çocuklarını gömüyor, kadınları hor ve hakir görüyorlardı. Kısa zamanda O’nun merhameti kadınlar üzerende görülmeye başladı. “Cennet anaların ayakları altındadır” buyurarak onlara yüce bir paye verdi.

ÇOCUKLARA ŞEFKAT VE SEVGİSİ

Bir çocuk gördüğü zaman mübarek yüzünü neşe ve sevinç kaplardı. Onu tutar, kollarına alır, okşar severdi. Onlara selam verir, hal hatırlarını sorardı. Hatta bir keresinde yarış yapan çocukların arasına katılmış onların neşesine ortak olmuştur. Bilhassa kendi çocuk ve torunlarına çok düşkündü. Bir dizine Hasan bin Aliyi, diğer dizine de Üsameyi alır bağrına basar “Allah’ım bunlara rahmet et” diye dua ederdi.

HAYVANLARA OLAN MERHAMETİ

Efendimiz cahilliye araplarının hayvanlara muamele hususundaki kötü davranışlarını ortadan kaldırdı. Hayvanlara yapılan eziyetlere karşı ikazda bulunuyor. Onları fazla çalıştırmamaları, aç bırakmamaları hususunda ikaz ediyordu.

AFFI VE BAĞIŞLAMASI

Kendi yakınlarına daima müsamahalı davrandığı gibi düşmanlarını da bilhassa güçsüz durumlarda affetmişti. İkrime’yi, Ebu Süfyan’ı hatta Vahşi’yi ve Hindi bağışlaması O’ndaki affetme enginliğini yansıtmaktadır. Ki Vahşi O’nun amcasını öldürmüş, öldürmekle kalmamış ki organlarını parçalamıştı. Ama Vahşi müslüman olup af dileyince O geri çevirmedi.

AHDE VEFA

Sözünü tutma hususunda dost düşman ayırmamıştır. Peygamberliğinden önce bir dostuna verdiği sözü tutabilmek için 3 gün beklediği meşhurdur. Hatta Bedir savaşı öncesinde, Huzeyl ve oğlu Resulullahla birlikte çarpışmak üzere yola çıkmışlardı ki müşrikler onları bir yerde sıkıştırıp, onlardan Peygamberimizle birlikte savaşmak üzere söz aldılar. Huzeyl ve babası Bedirde durumu Efendimize anlatınca “Hayır siz Medineye dönün, Onlara karşı verdiğiniz sözü yerine getiriniz.” Buyurdu.

NEZAKETİ

İnsanların naziği, en nezih tabiatlısı, zerafet bakımından en ince ruhlusu davranış yönüyle en latifi idi. Enes bin Malik “Kendisine birşey sorana can kulağı ile dinler, soruyu soran ayrılmadıkça yanından gitmezdi” buyuruyor. Kendisini ziyaret edenlere ikramda bulunur, oturmaları için hırkasını sererdi. Kimsenin sözünü kesmez, konuşmasını yarıda bırakmazdı.

ADALETİ

Birbirleriyle düşman kabileler arasında İslamı yayarken adaletli davranıyor, birini küstürüp diğeriyle anlaşmıyordu. Adalet hususunda, Ebu Hodrad ismindeki bir sahabeden alacağı olan yahudinin hakkını araması çok ibret vericidir.

VAKAR VE SUKUTU

Son derece vakar ve izzet sahibiydi. Görenler önce bir ürperir ve korkar sonra da O’nun ne kadar müşfik bir insan olduğunun farkına varırdı. O ciddiyete zarar veren hareketlerde bulunmazdı. Boş ve lüzumsuz konuşmaz, dedikodu yapmaz, kimsenin aleyhinde söz söylemezdi, Sadece tebessüm eder, kahkaha atarak gülmezdi. Başkasını rahatsız edecek, iğrendirecek harekette bulunmazdı. Yürümesi bile vakardı. Cihad, oruç ve zekattan sonra en hayırlı ibadeten sukut olduğunu bildirirdi.

ŞECAAT VE CESARETİ

O gençliğinden itibaren hayatının bütün devrelerinde şecaat manasındaki cesaret açık bir şekilde görülmektedir. O’nun cesaretini anlamak için O’nun tek başına büyük dünya devletlerini karşısına almasına O’nun insanları hak dine davetindeki gayretine bakmamız yeterli olur.

SABRI

O bir sabır kahramanıdır. Hayatına baktığımızda daha doğmadan babasını, altı yaşında annesi sonra dedesini ve amcası Ebu Talib’i kaybediyor. Kızı Fatıma hariç bütün çocukları kendisinden önce ölüyor. Türlü türlü sıkıntılar çekiyor, hakaretler yiyor, aç kalıyor, hastalıklar geçiriyor da O sabrediyor.

ŞÜKRÜ

O’nun mübarek dilinden Elhamdülillah lafzı düşmezdi. Sabahlara kadar namaz kılar soranlara da “Allah’ıma şükreden bir kul olmayayım mı?” derdi. Sevinçli bir haber duyunca hemen şükür secdesi yapardı. Yine sakat ya da hasta birisini görünce Allah’ın kendisine ihsan ettiği nimetlere şükrederdi.

TİCARİ AHLAKI

O herkes gibi alışverişte bulunur, çarşı pazarda dolaşırdı. Kendisine peygamberlik gelmeden öncede ticaretle uğraşıyor, O’nun doğruluğuna dürüstlüğüne hayran kalıyorlardı. Kendisinden hakkını usulsüzce hakkını isteyen bedevileri terslemiyor hemen haklarını veriyordu. Çarşı pazarda dolaşıyor, usulsüzce ticaret yapanları uyarıyordu.

AKRABALARINA İYİLİĞİ

Efendimizin baba tarafından çok akrabası bulunurdu. O amcasını çok sever ve gözetirdi. Hatta Ebu Talib’in sıkıntıya düştüğü esnada Ali’yi yanına aldı ve kendisi baktı. O hiçbir akrabasını üstün tutmaz hepsini gözetirdi. Süt annesi ve kardeşlerine hürmet gösterirdi. Huneyn savaşından sonra süt kardeşi esir düşmüştü. Peygamberimizin huzuruna getirilince O’na hürmet etmiş hırkasını altına sermiş ve ikramda bulunmuştur.

MİSAFİR PERVERLİĞİ

Evinden misafir hiç eksik olmazdı. O misafir hususunda din, şahıs, devlet ayrımı yapmazdı. Taif’ten gelen Sakif heyetini ağırladı. Hizmetlerini gördü ve müslüman olarak ayrıldılar. O’nun evi müsait olmayınca başka kişilerin evleri açılıyor misafirler konuk ediliyordu. O’nun bir de devamlı misafirleri vardı ki (Suffeliler) onların eğitim ve öğretimlerini üslendiği gibi onların geçimlerini de üstlenmişti.

DÜŞMANLARININ PEYGAMBERİMİZİN AHLAKINI İTİRAFLARI

Düşmanları tarafından bile takdir ediliyordu. Bir gün Ebu Cehil “Vallahi Muhammed muhakkak doğru sözlüdür, hiçbir zaman yalan söylememiştir” demekten kendisini alamıyordu. Yine zaman zaman peygamberimize diliyle eziyet eden ve hakarette bulunan Nadr bin Haris müşriklerin ileri gelenleri toplanmış ve onlara “ Muhammed ne şair, ne sihirbaz, ne delidir, ne de büyülenmiştir”.

Yine yabancı yazarlardan Daumer “ Muhammed und sien work” adlı eserinde “O’nun şahsında birçok meziyetler toplanmıştır ve tüm Arabistan imana gelene kadar bir lahza dinlenmemiştir” demekten kendini alamamıştır.

Yine Lamartin “İnsanın büyüklüğü hangi ölçü ile ölçülürse ölçülsün, acaba O’ndan daha büyük bir insan bulunur mu?”demiştir.

__________________
Linkleri Sadece Üyelerimiz Görebilir, Lütfen Üye Olunuz (Only Registered Users Can See Links) (Tıkla ve Ücretsiz Üye Ol-Kayıt Ol-Register)




AFİYET OLSUN.......



KAHRAMANMARAŞ AFŞİN TANIR
Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 14.06.09, 15:08 #22 (Konu Linki)
Üye

AFŞİNLİ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

Durumu: AFŞİNLİ isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üyelik: 13.06.09
Konular: 116
Mesajlar: 140
Teşekkür Etmiş: 0
Teşekkür Almış: 10
Standart Cevap: KİTAP ÖZETLERİ--(tanıtım amaçlıdır) Cevap: KİTAP ÖZETLERİ--(tanıtım amaçlıdır)

TEVRAT VE İNCİL’E GÖRE HZ.MUHAMMED (A.S.)

Yazar : Abdullah DAVUT
Yayınevi : Nil
Baskı : İzmir / 1993 / 356 shf.

Eski adı Peder Dawid Benjamin Keldani olan Abdu’l-Ahad Davud, Uniate (Papa’nın yetkisini tanımakla beraber, kendi dini ayinler ve adetlerini muhafaza eden Doğu Kilisesi) Keldani Mezhebi’nin Roma Katolik Kilisesine mensup bir rahibi idi. 1867 yılında İran’da Urmiye şehrinde doğmuş, ilk tahsilini burada tamamlamıştır. 1866’dan itibaren üç yıl yine aynı şehirde Süryani Hristiyanları için eğitim veren Canterburg Başpiskoposluğu Misyon Teşkilatında öğretim elemanı olarak çalıştı. 1892’de ise Kardinal Vaughan tarafından Propaganda Fide Collage’de dini ve felsefi çalışmalar yapmak üzere Roma’ya gönderildi ve üç yıl sonra rahipliğe terfi etti. 1895’te İran’a giderken uğradığı İstanbul’da, günlük bir gazete için Doğu Kiliseleri konusuda makale hazırladı. Süryani asıllı olan yazarımız, kesin zekasıyla büyük ümit vaad ettiği için Batılı misyonerler tarafından memleketi olan İran’ın Urmiye şehrinden Roma’ya götürülmüş ve burada iyi bir Hıristiyan eğitimi görmüştür. Ne var ki Avrupa’da elde ettiği yeni bilgiler ve eski dinleri orjinal kaynaklarından öğrenme imkanı, Abdu’l-Ahad Davud’un mütecessis zekasına yeni ufuklar açmış, hakikatı arama arzusuna yeni boyutlar kazandırmıştır.

Her ne kadar bazı Müslüman araştırmacılar da Hz. Muhammed’in eski Mukaddes Kitaplar’da müjdelendiğine dair risaleler ve bazı yazılar kaleme almış iseler de, bunların çoğu ya sadece Hristiyanların muharref saydıkları Barnaba İncil’ine dayandığı, ya da yazarlarının İbranice, Süryanice, Aramice, Latince ve Yunanca gibi, Tevrat ve İncil’i asli nüshalarından okuyup incelemek için son derece önemli olan lisanları bilmedikleri için eksik kalmaktan kurtulamamıştır. Kaldı ki bunların Hristiyan ve Yahudi literatürlerini tam anlamıyla tanıdıkları ve taradıkları da söylenemez.

Bilindiği gibi insanı insan yapan, alelade bir varlık olmaktan çıkarıp ‘eşref-i mahluk’ haline getiren şey şu üç haslettir: İyi, doğru ve güzel… İşte bunun içindir ki, sevdiklerimize ve başarılı olmasını temenni ettiğimiz kimselere ‘iyiye, doğruya, güzele…’ deriz. Gerçekten de insan olabilmenin şuuruna erebilmiş bir dimağ için bunları elde etmekten daha iyi, daha doğru ve daha güzel ne olabilir? Ne var ki, bu muazzam değerlerden birini veya birkaçını elde edip gün ışığına çıkarmayı ve onları diğer insanların istifadesine sunmayı kendisine şiar edinmiş pek az mütefekkir, ilim adamı ve sanatkar bulunmaktadır. İşte İngilizce’den tercümesini yaptığımız kitabımızın yazarı Abdu’l-Ahad Davud da böyle nadide ilim adamlarından biridir.

Başta Doğu kiliseleri olmak üzere, çeşitli kiliselerde, kilise babaları arasında Kelam’a dair çok şiddetli münakaşalar vuku bulmuştur. Daha ikinci asırda başlayan bu tartışmalar, Tevhidci görüşü savunurların ezilmeleri ve kitaplarının kaynaklarının yok edilmesine kadar devam etmiştir. Bugün bunların, İncil ve İncil tefsirleriyle, çeşitli yazarlarından günümüze değişmeden gelen yegane şeyler, bu Tevhidcilerin muarızları olan Teslisçilerin, mesela Greek Patriği Plhoutius’un ve bundan önceki bir kaç kişinin tenkit etmek için risalelerine aynen aldığı parçalarından ibarettir.

Tevrat ve İncil’lerin muharref nüshalarında bile Hz. Muhammed’in (s.a.v.) geleceğine dair açık veya kapalı işaretler bulmak zor değildir. Aslında bir hak peygamberin, kendisinden sonra gelecek peygamberin adını ve bazı özel işaretlerini bildirmesi mantıki bir zarurettir. Aksi taktirde bir hak peygamberi, bir takım olağanüstü gösterilerde bulunabilen bazı kahin, sihirbaz, büyücü ve sahta peygamberlerden ayırt etmek kolay kolay mümkün olmayacaktır. Öyle anlaşılıyor ki, Hz. Adem’den itibaren her peygamber kendisinden sonra gelecek peygamberin ve ‘Hatemül Enbiya’nın işaret ve alametlerini beyan etmiş, böylece de o peygamberin zamanına yetişecek olan insanların, kendi rehberlerini tanımaları mümkün olabilmiştir.

Abdu’l-Ahad da bu eserinin birçok yerinde bu kitabı yazmaktaki maksadının, Hristiyanları ve Yahudileri rencide etmek, onlarla boşuna bir çatışmaya girmek değil, Kitab-ı Mukaddes’te mevcut olup da bunların din adamları tarafından özellikle gözden kaçırılmak istenen bir hakikatı gün ışığına çıkarmak olduğunu beyan etmektedir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi “hakikati aramak” ise “insan olmanın”en tabii icabıdır. İşte bunun içindir ki, Cenab-ı Allah, Kur’an-ı Kerim’in dört yerinde (Bakara-111, Enbiya-24, Kasas-75) iddialarında samimi olanları, delillerini getirmeye davet etmektedir.

Üstelik bu Eski ve Yeni Ahidler’deki pek çok ayet, Kitab-ı Mukaddes mütehassısı olmayan bir kimsenin dahi hemence dikkatini çekecek mahiyettedir. Böyle bir durum, Kur’an-ı Kerim’in “Allah, peygamberlerden şu hususta söz almıştır: ‘Size kitap ve hikmet verdikten sonra, sizinle beraber olanı tasdik eden bir resul gelecektir. O’na kesinlikle inanacak ve yardım edeceksiniz.” (Al-i İmran - 81,82) ve “Hani bir zaman da Meryem oğlu İsa şöyle demişti: Ey İsrail oğulları, şüphesiz ki ben size gönderilen Allah’ın peygamberiyim, önümdeki Tevrat’ı doğrulayanım ve benden sonra gelecek olan Ahmet ismindeki bir peygamberi müjdeleyenim.”(Saff-6) şeklindeki hikmetine ne kadar da uygundur. İşte bu sebeple, Tevrat ve İncil’lerin bu muharref nüshalarında bile Hz. Muhammed’in (s.a.v.) geleceğine dair açık veya kapalı işaretler bulmak hiç de zor olmayacaktır. Aslında bir hak peygamber, kendisinden sonra gelecek peygamberi bazı emareleri ile belirtmediği taktirde peygamberin, bir takım olağanüstü gösterilerde bulunabilen bazı kahin, sihirbaz, büyücü ve sahte peygamberlerden ayırt edilmesi kolay kolay mümkün olmayacaktır.

1900 yılbaşı gününde Ermeniler’e “Yeni Asır ve Yeni İnsan” konulu bir vaaz verdi. O, bu vaazında İslam’ın zuhurundan önce Nasturi misyonerlerin İncil’i bütün Asya’da vaaz ettiklerini hatırlatmaktan başka onların Hindistan’da, Tataristan’da, Çin’de ve Moğolistan’da çeşitli müesseslere sahip olduklarını, İncil’i Uygurca’ya ve diğer dillere tercüme ettiklerini, Katolik, Amerikan ve Anglikan misyonerleri, küçük bir iyiliğe rağmen, zaten bir avuç olan ve İran’a, Doğu Anadolu’ya ve Mezopotamya’ya dağılmış bulunan Asuri-Keldani ulusunu, temel öğretim yoluyla çeşitli düşman mezhepler halinde parçaladıklarını ve onların bu çabalarının nihai çöküşü hazırlamaya matuf olduğunu dile getiriyordu.

Netice olarak, o yerlilere yabancı misyonerlerin himmetine güvenerek değil de, kendi işlerini kendileri gören insanlar olabilmesi için bazı fedakarlıklara katlanmalarını telkin ediyordu.

Peder Benjamin, aslında prensip olarak tamamen haklıydı. Ne var ki, bu işaret edilen hususlar, Hıristiyan misyonerlerinin ilgisini çekecek kadar fazla kabul görmedi.

O zamana kadar beş büyük ve gösterişli misyoner teşkilatı - ki bunlar Amerikan, Fransız, Alman, Anglikan ve Rus idiler; kolejleri, zengin dini cemiyetler tarafından desteklenen basınları, konsoloslukları ve sefaretleriyle,yaklaşık yüz bin Asuri-Keldani’yi Süryani dininden koparıp her biri kendi inançlarına sokmaya büyük gayret gösteriyorlardı.

Bu rahibin zihninde uzun zamandan beri çözüm bekleyen büyük bir konu gitgide vuzuha kavuşmaya başlıyordu. Hıristiyanlık, bütün bu değişik ve çok sayıda tefsir şekilleriyle güvenilir olmaması sebebiyle, sahte ve tahrif edilmiş kitabıyla Allah’ın hak dini olabilir miydi ?

Peder Benjamin, 1900 yılının yazında Digalo köyündeki meşhur Çalı Bolağı Çeşmesi yanında bulunan bağ evinde inzivaya çekildi. Buradaki bir ayını ibadetle, tefekkürle ve Kitab-ı Mukaddes’i orjinal metinlerinden okuyarak geçirdi. Nihayet aradığını bulunca Urmiye Başpiskoposluğu’na bir yazı göndererek Papazlık görevinden ayrılış sebeplerini samimi bir şekilde izah etti. David Benjamin’i kararından caydırmak için kilise ileri gelenleri tarafından yapılan teşebbüslerin hiçbiri fayda vermedi.

David, Belçikalı uzmanların idaresi altında faaliyet gösteren Tebriz’deki İran Posta ve Gümrük İşletmesi’nden yapılan davet üzerine müfettiş olarak birkaç ay görev yaptıktan sonra Veliaht Muhammed Ali Mirza’nın sarayında öğretmen ve mütercim olarak çalıştı. 1904 yılında Britanya Unitaryan Cemiyeti tarafından İran’daki kendi cemaati arasında eğitim ve öğretim faaliyetlerinde bulunması için görevlendirildi. İşte bu münasebetle yolu, İran güzergahı üzerinde bulunan İstanbul’a düştü ve burada Şeyhülislam Cemaleddin Efendi ve diğer ulemayla yaptığı bir kaç görüşmeden sonra İslam dinini kabul etti.

Müellif eserin büyük bir bölümünde birinci derecede önemli gördüğü konu, Allah’ın sıfatları meselesidir. Sonra, eserin devamında müellif Ahid’in gerçek sahibinin sadece ve sadece Hz. Muhammed(sav) olduğunu beyan etmektedir. Ve yine Eski Ahid’de dile getirilen bir çok beşarete de bakıldığında tam manasıyla Hz. Muhammed’in(sav) müjdesinin verildiği açıkça anlaşılmaktadır.

Hakikatin teslimi ve dünya barışı açısından Hıristiyanlık ve İslamiyet arasında, ciddi ve esaslı bir çalışmayı gerektiren iki esaslı konu bulunmaktadır. Bu her iki din de, ilhamını bir ve aynı kaynaktan aldığını iddia ederken, bu konu üzerinde durulmamış da, önemsiz bazı hususlar münakaşa konusu olmakta devam ede gelmiştir. Aslında bu her iki dinde Allah’ın varlığına ve O’nunla İbrahim(as.) arasında bir ahdin mevcudiyetine inanır. Bu iki ana noktaya istinaden her iki dinin aydın mensupları arasında tamamen adil ve nihai bir anlaşmaya varmak mümkün olabilir. Önce şunu sormak gerektirir:Bir tek Allah’a inanır veO2na kulluk edersek daha zavallı daha aciz mahluklar oluruz, yoksa birden fazla Allah’a inanır ve onlardan korkarsak mı daha zavallı ve cahil kimseler oluruz? Önce bu iki soruya cevap verilmelidir.

İslamın Allah anlayışının, gerçek Allah kavramından farklı ve sadece Hz. Muhammed’in kendi uydurduğu hayali bir ilah olduğu şeklindeki cahilce ve peşin hükümlü kanaatlar safsatadan ibarettir. Eğer Hıristiyan din adamları ve papazları,Kitab’ı Mukaddes’in tercümelerini değil de, Müslümanların Kuran’ı Arapça aslından okudukları gibi, orjinal İbranice asıllarından okumuş olsalardı,Müslümanların inandığı Allah’ın Hz. Adem (as) ve diğer peygamberlere vahiyle bulunan Cenab-ı Haktan ayrı olmayıp bu Allah kelimesinin eski Sami asıllı olduğunu açıkça göreceklerdi.

Hıristiyanlara, zoraki bir şekilde Üç’ün Üçüncüsü olan, yani üç İlah’tan biri olan Allah’ı kabul ettirdiler. Cenab-ı Hak, bunların bu inançlarını şöyle kınamaktadır: “And olsun ki,Allah Üç’ün Üçüncüsüdür (Üç İlah’tan biridir) diyenler de kafir olmuşlardır. Halbuki bir ilahtan başka ilah yoktur. Eğer dediklerinden vazgeçmezlerse, herhalde onlardan küfre girenlere elem verici azap vardır.”(Maide-V/73).

Allah yaratıcıdır, çünkü ezelde yaratmış, daima da yaratmaktadır. Allah kendine mahsus bir şekilde ezelde konuştuğu gibi, daima da konuşmaktadır. Fakat Allah’ın yarattığı şey ezeli veya ilahi bir şahsiyet arz etmez. Bu yüzden O’nun kelamı da ilahi veya ezeli bir şahsiyet değildir. Halbuki Hıristiyanlar daha ileri giderek Yaratıcı’yı “İlahi Baba”, O’nun kelamını “Oğul” yarattıklarına ruh vermesi sebebiyle de “Kutsal Ruh” yaparlar. Fakat bunu yaparken O’nun, yaratmadan önce Baba, konuşmadan önce Oğul ve hayat vermeden önce Ruhu’l-Kudüs olamayacağı şeklinde bir mantığı unuturlar.

Allah’ın sıfatlarını, O’nun aposteriori (kesbi bilgi) tezahürlerdeki eserleri sayesinde anlayabilirsek de ne müellifin bir görüş ileri sürebileceğini, ne de herhangi bir insan zekasının ilahi sıfatın mahiyetini ve Allah’ın Zatı ile olan münasebetini idrak edebileceğini düşünebiliriz. Ezeliyi, Apriori (vehbi ilimle) sıfatları kavrayabilmemiz de mümkün görünmemektedir. Aslında Cenab-ı Allah bize kendi varlığının mahiyetinin nasıl bir şey olduğunu kutsal kitaplarında açıklamadığı gibi, insan zekası da bunu kavrayabilecek kapasitede değildir.

Müellif bu yazılarıyla kanayan bir yarayı yeniden depreştirmeyi veya Kilise ile lüzumsuz bir münakaşaya, kavgaya girmeyi de asla arzulamamıştır. Bunları yazmakla müellif, onları sadece çok önemli bir meselenin dostça ve hoş bir şekilde müzakeresine davet etmektedir.

Hıristiyanlar şayet Cenab-ı Allah’ın zatını tarif konusunda boş teşebbüslerinden vazgeçer ve O’nun mutlak “Bir” olduğunu itiraf ederlerse, Müslümanlarla Hıristiyanlar arasında yakınlaşma da kolay sağlanır, hatta ve hatta böyle bir birlik “ihtimal” olmaktan çıkar, “mümkün” hale gelir. İlk önce Allah’ın bir olduğu gerçeği bilinip kabul edilmeli ki, bu iki din arasında diğer birçok mesele kolayca çözümlenebilsin.

Müellif sıkıntılı bir hayattan sonra Dar’ül Aceze’de vefat etmiştir.

__________________
Linkleri Sadece Üyelerimiz Görebilir, Lütfen Üye Olunuz (Only Registered Users Can See Links) (Tıkla ve Ücretsiz Üye Ol-Kayıt Ol-Register)




AFİYET OLSUN.......



KAHRAMANMARAŞ AFŞİN TANIR
Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 14.06.09, 15:08 #23 (Konu Linki)
Üye

AFŞİNLİ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

Durumu: AFŞİNLİ isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üyelik: 13.06.09
Konular: 116
Mesajlar: 140
Teşekkür Etmiş: 0
Teşekkür Almış: 10
Standart Cevap: KİTAP ÖZETLERİ--(tanıtım amaçlıdır) Cevap: KİTAP ÖZETLERİ--(tanıtım amaçlıdır)

ÇOCUK RUHU

Yazar : İbrahim ALAADDİN
Yayınevi : Maarif Vekaleti Basımevi
Baskı : İstanbul / 1927 / 246

1.FASIL

1-RUHİYATIN TARİF VE TELAKKİSİ

Her mevzu gibi ruhta iki şekilde tetkik olunabilir: Ya bünyesi, cevheri ve aslı; ya da vazifeleri tezahürleri ve hadiseleri itibariyle. Ruhiyatın asıl meşgul olduğu saha; ruhi vazifeleri, tezahürleri ve hadiseleri itibariyle tetkik etmek ve kanunlarını tesbite çalışmaktır. Mamafih son zamanlarda asrın en büyük mütefekkirlerinden (Bergson) ‘ un ruhiyatı mafeykattabiyat vadisine doğru sevketmiş olduğunu, hatta onun tesiriyle(W-James) gibi evvelce tamamen fenni ruhiyat taraftarı olanların da ruhiyatı felsefe-i bir nazarla telakkiye temayül eylemiş bulunduğunu şurada işaret etmek lazımdır.

Ruhiyat-Felsefe: Ruhiyatın felsefeden bir kısım olmadığını tavzi ve ispat için muhtelif meseleleri ruhiyatın nasıl ve felsefenin nasıl mütaala ettiklerini gözden geçirmek kifayet eder. Ruhiyat aynı mevzuda tabiatı, felsefe tabiatın haricinde kalanı araştırıyor. Felsefe bu mevzu da kıymeti, ruhiyat şekil ve sureti düşünüyor. Bilfarz felsefe (nasıl olmalıyım?) sualine cevap verir, ruhiyat (neyim?) meselesini tetkik eder.

Ruhiyat ve İçtimaiyat: Müteakip bahislerde görüleceği gibi filhakika ferdi ruhun teşekkülünde içtimai muhit belki yegane amildir denebilir.(Durkheim-Ziya Gökalp)

Ruhiyat ve Giriziyat: Ruhiyat ile fizyolojinin bu kadar sıkı bir surette münasebettar olması son asırda iki ilim şubesinin tevellüdüne sebep olmuştur: ”psiko-fiziyolojik” ve psiko-fizik ki bunların mevzuları fizyolojik veya fizik ahval vasıtası ile tetkik ve mesuha etmektir.

Ruhi Hadiseler, Girizi Hadiseler:

1) Evvelemirde girizi ve ruhi hadiseler mahiyetleri itibariyle farklıdırlar.
2) Fizyolojik hadiseler ihsasat ile ve ihsasatın kuvvetini artıran alat ile anlaşılır. Ruhi hadiseler ise şuurla anlaşılır.3) Fizyolojik hadiseler gayrişahsi, ruhi hadiseler ise şahsi enfusidir. 4) Girizi hadiselerin mutlak gayeleri ferdin bekasıdır.

2- RUHİYATIN KISIMLARI

Nazari ruhiyatın gayesi ruhun muhtelif hadiselerini tetkik ve bunları kanunlara raptetmektir. Ameli ruhiyatın gayesi de bu kanunları hayatın muhtelif cihetlerine tatbik ve onların müfit ve ameli neticelerini ihtihsal etmektir. Umumi hayat ruhi hadiseleri idare eden kanunları umumiyeti itibariyle keşfetmeğe uğraşır. Ruhi hadiseleri meneleri ve geçirdikleri safhalar itibariyle tetkik eder. Cem’i ruhiyat ruhi hadiselerin cemaatler içinde aldığı şekilleri ve tahavvüllerini tetkik eder. Fertler bir gurup cemiyet hatta herhangi bir kalabalık içinde bulundukları zamanı yalnız kaldıkları vakitlerde olduğundan başka türlü düşünürler ve başka tarzda hareket ederler. Ruhiyat, malumatına sahip olmaksızın terbiye ve talime teşebbüs: nebatatın bünyelerini bilmeksizin ziraat yapmaya benzer. Ruhiyat ahlakın mühim bir istinatgahı olduğu gibi tabiat ile hukukunda çok kıymetli bir muaunıdır. Ticaret eşyasının revacı için halk psikolojisinin muhtelif yerlerde ve zamanlarındaki istikametini tayin ve ilanların dikkat ve rağbet celbedecek surette tertibini temin içinde ruhiyata müracaat edilmektedir, filhakika halikı tanımak için evvela nefsimizi bilmemiz lazım geldiğine göre beşerin ruhuna nüfuz: eşyanın, sebeplerin, mebdelerin, nihayet eşyayı halk edenin mahiyetine nüfuz edebilmenin yolu oluyor.

2.FASIL

ÇOCUK RUHİYATINDA USULLER

1-DAHİLİ TAFAHHUS HARİCİ TAFAHHUS

1) Dahili tafahhus: Herhangi ruhi hadisenin sahibi tarafından tetkik ve tahlil edilmesi demektir. Ruhun ilmi kendi ruhumuzdan başlar. Başkalarında geçen ruhi vakıaları eğer kendimizde geçmemişse tanımaya imkan yoktur. Dahili tafahhusun çocuk ruhiyatına yardımı yetişkin adamların çocukluk hatıralarını nakil ve tasvir etmeleri sureti ile de vaki olabilir.

2) Harici tafahhus: Ruh hadiselerini harici tezahürleri ve alametleri vasıtasıyla tetkik etmek usulüdür.

A) Simadaki ve azadaki hareketlerdir.

Kendi tahassüs tarzımıza esir olmamak şartı ile uzun işaretlerle ruhi hadiseleri tayin tarzı; çocuk ruhiyatında belki daha mühimdir. Çünkü onların simaları hislerine hıyanet etmek itiyadını henüz kazanmamıştır.

B) Ruhi tezahürleri eserlerden istihraç etmek yoludur. Hulasa insanların ruhunu iyice anlamak için medeniyet tarihini bilmenin büyük tesiri vardır.

C) Ruhu harici delaletler ile tetkik etmenin bir yolu da bünyeyi nazarı dikkate almaktır. Ruhun beden üzerine tesiri olduğu gibi bedeninde ruhu üzerine tesiri bulunduğu şüphesizdir. Malumdur ki sima ve kifayetin ahlak ve seciyeler ile münasebetlerinden bahsedilir. Mesela; filan renkteki gözlerin, yahut filan şekildeki kasların, burunların, ağızların, kulakların şu veya bu huya delaletini iddia eder. Sima ilmi denilen, henüz bir ilim addedilmeden uzaktır. Mamafih bazen tahminler dermeyan edilebilir.

D) Harici tafahhusun şekli ruh hadiseleri hareketin tarzında tetkik etmektir.

2-İSTİPSAR, TECRİP

İstipsar; tavi olan ruhi hadiseleri şahsa hissettirmeksizin tetkik ettirmektir ki bir maksat takip etmeyerek edindiğimiz ruhi vukufların çoğu bu tarzda temin olunmuştur.

Tecrip; celbolunmuş bir istipsar demektir. Ve en faideli olanı bize bu tecrübe edilen şahıs veya çocukların ne yaptıklarından ziyade ne yapmak kabiliyetinde bulunduklarını ispat edebilme sidir. Tetkik olunan mevzuun mahiyeti; noktai nazarı idi ki bu itibar ile usuller hasıl olur.

Tekevvüni Usul: Bir hadiseyi başlangıcından alıp geçirdiği tekamül devirlerini, istihalleri derpiş edererek mütaala etmek ilmin en esaslı müsmir bir usulüdür ki ruhiyata da tatbik edilebilir

Marazi Usul: Ruhi hadiseleri gayritabi cihetlerini nazarı dikkate alarak tetkik etmektirki başlıca Şarko ve Ribo ismindeki pisikolog doktorlar tarafından kullanılmıştır.

Tahlil ve Terkip Usullerine Gelince: Ruhi tetkikler bütün sair fenni tetkikler gibi iki esaslı şekil altında tecelli edebilir. Bu da tahlil ve terkiptir. Yani bir şahsı veya çocuğu ayrı ayrı kabiliyetlerini teftiş etmek suretiyle tatbik eylemek onu tahlil yolu ile anlamak demek olur.

3.FASIL

ÇOCUKLUK VE ÇOCUK

Çocuğun maddiyatı zafı mahz demektir. Diğer cihetten bu çelimsiz vücudun nemasındaki suret, tahavvülündeki harika hayrete şayandır. Bir an içinde nasıl olupta değiştiğine insanın inanmayacağı gelir. Hareket ve inkişafındaki kudret; temadisi ve telakisi ile hayale durgunluk verir.

Çocukluk Neye Yarar?

Edvar Klapared’in dediği gibi biz ihtiyarlarımızın tesiri altında kalarak insanların yetişkin adute bir halde doğmamalarını ve hayatın başlangıcında bir çocukluk devresinin bulunmasını pek tabi görüyoruz. Fakat düşünecek olsak bunda hiçbir mantıki mecburiyet olmadığına da hükmederiz. İnsanlar pekala hayata olgun bir halde girebilirlerdi. Mesela hasta bakıcılık sanatının öğrenilmesi için bilfarz üç veya altı ay çalışmak kafi iken tabib olmak için iptidai ve tali tahsilden sonra beş altı sene mesleki bir tahsile ve daha birkaç senede tecrübeye ihtiyaç vardır. Namzet olduğumuz san’at ve vazife ne kadar mudil ve mükemmel ise onun çıraklık devreside o kadar imtidatlı bulunmak tabidir. Mahlukatın en mükemmeli olmaya namzet bulunan insan yavrusunun da uzun bir çıraklık devresi geçirmeye mecburiyeti bundandır. Hatta kızların devrelerini daha evvel itmam etmeleri bazı mütefekkirlerin mütealalarına fıtri inkişaf derecesi itibariyle oğlan çocuklara nazaran biraz daha mahdut kalmaya namzet bulunmalarındandır.

Çocukta Bedeni Nema

Binaenaleyh ruhun gerek hariçten aldığı intibalar gerek harice verdiği inikaslar bedenin vasıflarına ve halleri kuvvetle merbuttur. Mesela; 14-15 yaşlarında İsveçli bir kız çocuğu henüz top oynar, çember çevirirken onun Suriye’deki bir hemcinsi belki ikinci bebeğinin beşiğini sallamakla meşgul bir hanım olmuştur.

Büyüme Buhranları

Büyüme ne kadar süratli olursa beden o derece mukavemetsiz bulunuyor. Nitekim hayatı ilk senesinde bilhassa ilk diş çıkarma esnasında bilahare ikinci çocukluğu daha sonra murahikliğe ve buluğa dahil olurken çocuklar daha çelimsizce hastalığa daha fazla maruz bulunurlar. Bu esnalardaki çocuk vefiyatı istatistiklerin delaletine göre şayanı dikkat derecede fazladır .

Çocukta Ruhi Nema

Belki çocuk bizzat kendi ruhunda temniye eder ve kendi neması için şuursuz olarak istimal ettiği iki vasıta vardır ki biri oyun diğeri taklittir. Sureti umumiyede denilebilir ki büyük ilim adamları ve dahiler, tabiatın umumi kanunlarını çok defa tabiat hadiseleri ile oynarken ve tetkiklerinde hiçbir maddi ferde istihdaf etmemişken keşfeylemişlerdir.

a) Oyun uzviyetin inkişafı için muhtaç olduğu bir müşevvik vazifesinide ifa etmektedir .

b) Oyun, bazı sevki tabilerimizi temizliyor, saflaştırıyor ve yumuşatıyor.

c) Oyun, ferdin şahsiyetinde bulunup ciddi sahada tahakkuk edemeyen temayülleri şaka dan izhara vesile veren bir faaliyettir.

Taklit

Nitekim çocuk konuşulduğunu işitmemiş olsa yani taklide imkan bulamasa dilsiz olur. Hatta bundan dolayı çocukluk insanlığın maymunluk devridir derler. Şahsiyet ve şuuruna sahip diğer bazı fertler bulunabilir ki başka medeniyetlere temas ettikleri zaman sebep ve lüzumunu bilerek ve iradelerine istinad ederek yalnız fertler addettikleri mevaddı taklit ve iktibas eylerler. Bilhassa bu nevi taklit (insan cemiyetlerinin ) inkişaflarında büyük bir vazife görür. Yani çocuk bir taraftan taklidi öğrenmek için yapar, diğer taraftan da hayatı öğrenmek için taklit eder. Amerikalı ruhiyatçı “talebesine fiilen iyi misal veren bir muallim; bin ahlak kitabına müreccahtır” diyor. Taklidin kudretini bilen ana, baba ve mürebbi yalnız çocuğuna iyi numuneler teminine çalışmakla iktifa etmemeli bir taraftan da onda teemmül teşebbüs kabiliyetleri hasıl etmeye ve bir şahsiye vücuda getirmeyede uğraşmalı. Taki çocuk munhasıran muhitinin iyi veya fena bir kopyasından ibret kalmasın.

4.FASIL

VERASET VE ÇOCUK RUHU

İnsanların cisim ve ruh itibariyle bu kadar ayrı seciyeler vasıflar göstermesine sebep olan en mühim amiller: Veraset, tabiat ve cemiyettir.

1) İnsanın bir madde bir de manevi hayatı olduğunu biliyoruz. Maddi hayatı uzviyetini manevi hayatı ise kuvaniyetini teşkil eder. Şu halde ebeveynden çocuğa geçmesi melhuz olan seciyeler hem cismani hem manevi sahada olabilir. Acaba hangi bedeni hassalar ve hangi manevi seciyeler verasetle geçer.?

2) Çocuklar babalarından veya annelerinden yahut her ikisinden veya ebeveynlerinin akrabasından, yahut cetlerinden ırklarından maddi ve manevi veraset alabilirler mi ?Bu muhtelif verasetlerin hisselerini tayin mümkün müdür ?

Cismani Veraset

Veraset baştan tırnağa kadar bütün aza üzerinde müessir olabilir. Bilhassa simada çok barizdir. Cümle-i asabiyenin nisbeti de verasetle geçebilir.

Fakat aynı ameliyeye uzun bir zaman zarfında devam edilmekten husule gelen arızi, müktesep noksanlıkların ve değişikliklerin bazen intikal ettiğinede tesadüf olunmuştur. Mesela histeri, sara cinnet gibi cümle-i asabiye hastalıkları ekseriyetle ırsidir. Yani fikren çok yüksek vasıflar gösteren ebeveynin çocukları ekseriyetle mutavassıf olurlar. Filhakika veraset yüksek vasıfları mütemadiyen ve mütezayiden nakletseydi bütün adamlar çocuklarında ve torunlarında daha ziyade büyüyerek payidar olacaklardı. Halbuki müşahedeler hemen hemen bunun aksini gösteriyor. Yani fevkalade insanların evladı hemen ekseriyetle alelade veya vasfın dununda bulunuyor.

Veraset kanunları

Birincisi: Her mahlukun kendi nevine mahsus olan bedeni ve ruhi evsafa tevarüz ettiği muhakkaktır.

İkincisi: Çocuk; ebeveyninin maddi, manevi seciyelerine varis olabilir. Eskiden bazıları verasette yalnız babanın bazıları da münhasıran annenin hakim olduğunu zannederlerdi. Kezalik oğlanın anneye kızın babaya benzediğini ileri sürenler de olmuştur. Bu hususta hiçbir kati kanun yoktur.

Irkın ıslahı

Canlı mahluk yumurtaları iki nevi hayati maddeden plazmadan mevcuttur. Biri hayatın vücudunu teşkil etmeye hadim fakat fenaya namzet olan bedeni hayat maddesi, diğeri tenasüle delalet eden ve nesilden nesile geçip payidar kalan tohumlu hayat maddesidir. Verasetin menşei ve nakili bu olup o da müktesep vasıfları ihtiva etmez. Doğuş şartlarını düzeltmek suretiyle insan neslini ıslah etmeyi gaye edinen ilim şubesi ojenik adı altında toplanmıştır. İşte bu içtimai veraset dolayısıyla hayatın harici şartları asırdan asıra mudil bir şekil alıyor, halbuki bizim mevruz tabiatımız değişmiyor. Bütün ahlakçılar, dinler; içtimai ve ahlaki gayelerle insan fıtratı arasındaki bu ahenksizliği hissetmişlerdir.(Huxley)

O halde ırkın ıslahı için ne gibi çarelere tevessül edilebilir. Menfi çareler meyanında zayıfların erken, kavilerin geç teehhülden men edilmelerini söylüyor. Onun yaptığı istatistiklere nazaran 33’e bedel 22 yaşında teehhül edenler bir asır zarfında evvelkilerden 4 defa fazla mahsül vermektedir. Şu halde cemiyetin kuvvetli mütefekkir ve ihtiyatlı sınıfı teehhül hususunda geç kalacak olursa 2-3 asır zarfında kuvvetsiz, düşüncesiz ve ihtiyatsızların nesilleri hakim olacaktır.

5.FASIL

CEMİYET VE ÇOCUK RUHU

Bir çocuğu, bir insanı teşkil eden ruhi unsurları tetkik ettiğimiz zaman görürüz ki o unsurlardan hemen hepsi içtimai hayatın izini taşır. İntibalarımız ve fikirlerimiz içinde yaşadığımız içtimai hayatın mahsulüdür İnsan yavrusu cemiyetten uzak kalsa ve faraza bu suretle yaşayabilse ruhi kabiliyetleri itibariyle galip ihtimalle hayvanlardan daha düşük olurdu. (İnsan içtimai bir hayvandır). İçtimai münasebetlerimiz medeniyetimizin derecesi ile mütenasiptir.

Ruhi Sirayet

Mitinglerin, matbuatın, sinema filmlerinin tesirleri hislerin sirayeti hususunda açık misaller ihzar ederler. Ruhi sirayet yukarıdan aşağıya müessirdirler. Yani mevki sahiplerinin, gıpta edilenlerin sevilenlerin sirayet tesirleri vardır.

Telkin

Telkin kabiliyeti; maddeten ve manen zayıf olanlarda daha fazla bulunur. Tabii insanlarda telkin edilen unsurlar yarı şuuri bir hale gelmez çok defa bir mahcubiyete ve muaraza arzusuna müradif olur. Telkin kudreti, ruhi sirayette olduğu gibi insanlar üzerine toplu iken daha fazla müessirdir. Telkinin derecesi telkini yapan şahsın nazarımızdaki mevki ve hürmetine tabidir. Yani bizzat inanmayan kolayca inandıramaz.

Çocuk ve içtimai hayat

Psikologların çocuklar için içtimai olmayan mahluktur derler. Bütün mahlukat gibi insanlar da iki esaslı sevki tabiine muttasıftırlar. Biri nefsin muhafazası, diğeri neslin muhafazasıdır. Görülüyor ki çocuğun içtimai bağları sathidir. Halbuki muharriklerin dostlukları pek şiddetli oluyor. 14-18 yaşları arasında bağlanan münasebetler bazen bütün hayata sürüyor

İctimaiyat

Bir cemaate karışan her fert; alelade zamanlarda kendisine yabancı olan fiillere ve fikirlere kabiliyeti oluyor.

6.FASIL

CÜMLEİ ASABİYE

Nöronlar:

Cümle-i asabiyeyi teşkil eden örgü iki nevi asabi cevherden mürekkeptir ki birine sincabi diğerine beyaz cevherdendir. Asabi hücre koyu renktedir.

Dimağ kıtası

Kafada bulunan bütün asabi merkezleri iktifa eden kafatasını dolduran uzvudur.

Vazifesi: İnsana has olan akıl ve irade kabiliyetleri vardır. Bu kabiliyetler dimağ aracılığı ile tecelli eder. Böyle bir hayvan işitir, fakat dinlemez, görür, fakat bakmaz. Eskiden zannedildiği gibi başın büyüklüğü ile zeka arasında pek münasebet yoktur. Ancak antropoloji mütehassıslığının tecrübelerine göre başın intizamı ve biçimiyle ruhi kabiliyetler arasında münasebet ihtimali mevcut olabilir. Umumi surette dimağ üzerinde üç mıntıka tefrik ederler: Hareket, his ve lisan mıntıkası.

Dimağcık: Dimağcığın çıkarılması ile zeka, hassasiyet ve irade hiçbir zarar görmüyor. Fakat hareketler intizamını kaybediyor ve gevşiyor.

Asabın Vazifesi: Asab esas itibariyle ister hissi olsun, ister hariki olsun intibaatı nakledici uzuvlardır.

Çocukta cümle-i asabiye

Eğer bıngıldağın kemikleşmesi vaktinden evvel vaki olursa dimağın neması tevakkuf demektir. O takdirde çocuk bütün hayatında ruhen müteahhir kalır. Erkeklerde 55 yaşına doğru, kadınlarda da 45’ine doğru dimağın sıkleti eskimeye başlar. Küçük çocuklar mükemmel bir nebati faaliyete mazhardırlar. Yani akli fillerin haricinde olan hayati fiiller, çocuklarda fevkalade bir mükemmeliyet ve süratle cereyan eder. Akli fiiller ise sevk-i tabiye uzvi ihtiyaçlara tabi olmaktan ibaretir. Yavaş yavaş bu nebati hayata bir takım melekeler munzam olur. Uzuvlar neşvü nema bularak kuvvet kazanır. İfra, tetebbü, tefekkür erbabı dimağlarının alın tekamülü bütün hayat müddetlerinde ihtiyarlık zamanlarında bile devam eder. Maamafih istihtalelerin en fazla inkişaf ettiği zaman 14 yaşına doğrudur. Nitekim ilk gençlikte ve buluğ esnasında çocuğun ruhi hayatı büyük bir değişiklik ve inkişaf gösterir.

7.FASIL

ŞUUR

Şuur, nefsimizde geçen hadiselerin kendiliğinden vuzuh ile bilinmesidir. Onun için şuura “dahili idrak” dahi denir. Gözümüz, kulağımız hülasa ihsaslarımızdan her biri harici ait hususlarda ne vazife görüyorsa şuurda nefsimiz dahilindeki hadiseler hakkında aynı vazifeyi ifa ediyor.

Tavi Şuur, Müteemmil Şuur

Fertler için terbiye, cemiyetler için de medeniyet mütemmil şuurun tav’i şuur hayatına galebesini temine uğraşır. Şuurun en şeffaf derecesi bir dikkat esnasında mevcuttur. Halletmek istediğimiz bir meseleyi bulmak istediğimiz bir ismi zihnimizde bazen arar, yorulur, terkederiz. Bir müddet sonra o meselenin nasıl halledileceği fikrimize ve cismin lafızları dudaklarımıza kendiliğinden geliverir. İnsan daima kendini tahlil etmek ihtiyacında ve kudretinde bulunmazsa nefsini kolayca tanımaz. Kendimizi kanaatkar ve mütevazi zannederken farkında olmadığımız birtakım tesirlerle en muhteris bir adam gibi hareket etmemiz vakidir.

Şuurun Terbiyesi

Gerek kendi ruhumuzun, gerek etrafımızdaki insanların ruhlarının sırlarını mümkün olduğu kadar nüfuz edilebilmek için arada kendimizi dinlemeye ve muhitimizdeki insanları tetkik ve müşahedeye alışmalıyız. En iyi muallim çocuğu etrafı kadar, hatta etrafından ziyade bizzat kendisini öğretebilen bir insandır. Çünkü kendini mümkün olduğu kadar bilgilerin başıdır

8. FASIL

Şu halde ruhi hadisler heyeti umumiyesi itibariyle 3 şekli esasi gösteriyor.

1) Zihni hayat

2) Teessüri hayat

3) Fiili hayat

Zihni Hayat

Fikirlerin vücuda gelebilmesi ve zihni hayatın başlayabilmesi için iki ameliyeye ihtiyaç vardır.

1) Marifetin iktisabı

2) Marifetin hızı

9. FASIL

Zihni hayatın, hatta tekmil ruhi hayatın başlangıcı ihsaslarıdır. İhsaslar tebadül etmedikçe temin edilen intibalar çok mahdut olur. Tenbihin şiddeti çoğaldıkça ihsasın derecesi azalır. Yani tesirin nisbeti teessürün nisbetiyle mütenasip değildir. Mesela; elimize batırdığımız bir iğne 1 mm’ye bedel 2 mm batırıldığı taktirde husule gelen elemin tezayüt nisbeti iki misli değildir.

Muhtelif Hasseler

Lamise
Basıra = Nitekim kırmızıya dikkatle bakınca ve ondan sonra beyaz satıh üzerine nazarımızı tesbit edince mavi görürüz.
Samia
zaika ve samme
Bir de zaikanın samme ile irtibatı vardır. Koku duymadığımız zaman zaikadan nasibimiz mahdut kalır.

10. FASIL

İDRAK

İdrak yahut ittila ihsasların bizde birikmiş olan hayallerle imtizacıdır; şeklinde kabataslak bir surette tarif olunabilir. Zihnimizde birikmiş olan hayaller ihsaslarımızın adetleri ile mütenasiptir. Zihin için en zengin temsil basari hayallerden teşekkül edenleridir.

İdrakin Galatları

Kezalik orta parmağınızı şehadet parmağınızın üzerine koyupta arasına yuvarlak bilye gibi birşey sıkıştırdığımız zaman parmaklarınızın arasında bir yuvarlağa bedel iki yuvarlağın bulunduğunu zannetmemiz amisenin aldanmasına atfedilen bir idrak galatıdır. Çünkü biz birşeyi parmaklarımızın bu vaziyetinde tutmak itiyadında olmadığımız için mutadımız hilafındaki bu temas, idrak galatına sebep olur. İdrak hatasının bir nevi de beersamlar, vehimlerdir. Bu nevi hatada şu fark var ki diğer galatlarda haricin çok veya az tesiri olduğu halde bunda hiç yoktur.

Çocukta İdrak

Çocuk zihniyetinin, çocuk muhakemesinin yetişkin insan muhakemesiyle kıyas edilemeyecek derecede ayrı olması hep bu ıttıla ve idrak farkından ileri geliyor.

İdrakin Terbiyesi: İshasların terbiyesi idrakin terbiyesi demektir ve terbiyenin başlangıcı budur. Fikri hayatın istinatgahı doğru ıttıla almaktan ibarettir. İhsas ve idrakin terbiyesinden bahseden hadsi usul meselesi üzerine kuvvetle dikkati celbetmek lazımdır. Hatta usul, ders verirken talebenin mümkün olduğu kadar fazla ihsaslarını alakadar etmek demektir. Hayatımızın muvaffakiyetleri çok defa müşahedelerimizdeki kudret ve isabetle mütenasiptir.

11.FASIL

HAFIZA

Hafıza şuurumuzda geçen hadiselerin tespiti ve temyizi kabiliyetidir. Ruhumuzda geçen bütün hallerin tekrarı mümkün olduğunu kendi ruhi hayatımıza dikkat etmek suretiyle kolayca teslim ederiz.

Hafızanın şekilleri

Tav’i hafıza eski bir ruhi hadisenin kendiliğinden zuhur ve tekerrür etmesi demektir. İradi hafıza geçmiş bir ruhi hadisenin ancak bir tefekkür gayretiyle zuhur ve tekerrür etmesidir. Hafıza kezalik, hıfız, tahattur, teşhis ve hatıraların mekanlarının tayini gibi devreler ve şekiller irae eder. Temrin ile de hafızanın ihtisas peyda etmesini bazı sanat sahibinin gösterdikleri şaşılacak hafıza kabiliyeti ispat eder.

Hafızanın Ehemmiyeti

Ruhi faaliyetin mümkün olması için hafızaya sahip olmak zaruridir. Hafıza olmazsa intibalar daima tekerrür etmek ihtiyacında olduğu gibi idrakin de kabil olmayacağı aşikardır. Hafızasızlık her an yeniden doğmak demek olur.

Hafızanın Kanunları

1) İntiba ne kadar şedit olursa hafıza o kadar kavi ve medit olur.

2) Ittıla dikkate ne derece maradif olursa o kadar kuvvetle muhafaza edilir.

3) Hıfız alakanın nisbeti derecesinde kuvvetlidir.

4) İttila ne nisbette gayreti ve kudreti istiham etmişse hıfız o derece emniyetli olur.

5) Bir ittila ne kadar uzarsa muhafazasındaki kudrette o nisbette fazla olur.

6) İntiba ne kadar tekerrür ederse hafıza o nisbette emniyetli ve imtidatlı olur.

7) Hafızada fasılalı tekrar, fasılasız tekrardan daha feyizli olur. Çünkü fasıla esnasında evvelce tekrar edilmiş şeyler üzerine bizim haberimiz olmaksızın yani şuursuz olarak faaliyette bulunur.

8) Bir intiba ne kadar vazıh ve berrak olursa o nisbette emniyetle hatırda kalır. Açık ve berrak söyleyen bir hatibin konferansını daha kolay muhafaza ve tahattur ederiz.

9) Bir intiba hasselerimizden ne kadar fazlasını alakadar ederse hafızada emniyet o nisbette artar. Nitekim bir defa yazmak bir kaç defa okumaya bedeldir. Çünkü yazarken hem basıramız hemde adeli ve hareki hissimiz aynı intibağı tekrar ediyor.

10) Bir intiba ne kadar fazla tepki uyandırırsa o nisbette iyi hıfız ve tahattür eder. Unutkanlık hafıza selametinin şartıdır.

Çocukta Hafıza

Çocuk hafızasının daha kuvvetli olduğu itiraz edilemeyecek surette varit olur. Ancak tedeiye ve muhakemeye müstenit olan intibaı yetişkin insanlar daha iyi hıfz eder. Hıfız kabiliyetinin yirmi beş yaşından itibaren azaldığını ruhiyatçıların çoğu söylüyor. Hafızasını daima işletmek yüzünden elli yaşına kadar tedenniye uğramadığını iddia eder.

Hafıza ve Terbiye

Hafıza ile zeka arasında zıddiyet bulunduğunu çok söylerler. Bunun içindir ki birçok adamlar hafızasından şikayet ettiği halde kendi zekasından şikayet eden yoktur. Ve mükemmel zekalılar için sağlam hafıza ihtiyacı muhakkaktır. İyi bir hafıza için şu evsafı sayarlar.

1) Suhulet ve sürat

2) Sadakat

3) Metanet

4) Şümul ve ihata

5) Amadelik. Hatırlatıcı işaretler, bellemek, unutmamak isteğimiz intibaların suni ve indi bir vasıta bir tedai bulmaktır.

12.FASIL

TEDAİ (ÇAĞRIŞIM)

Tedai demek fikirlerin daha doğrusu ruhi hallerin teselsülü, iştirakı, yekdiğerini celb ve davet etmesi demektir. Teefekkür esnasında böyledir. Tefekkürde biz zihnimize hakimiz, onu sevk ve idare ediyoruz. Mesela muayyen bir mevzu hakkında bir tahrir vazifesi yapacağız. Bulacağımız fikirler mutlaka tedaini konuları takip eder. Hatta en garip ve membaı en fazla bilinmez zannolunan yeni fikirler bile evvelki fikirlerimizin mahsulü, onların telkin ve tedaisi eseridir. Herkesin tedaisi ruhi sermayelerine kendisinde birikmiş muhtelif hayallerin nevine göre oluyor.

Tedai Kanunları

1) Sathi mebdeler 2) Mantıki mebdeler.

Sathi mebdeler:

1) Mekanda yakınlık 2) Zamanda yakınlık 3) Benzeyiş 4) Tezat.

Mantıki mebdeler

1) Eser, müessir 2) Sebep 3) Hadise 4) Vasıta ve netice

Tedainin tesir ve ehemmiyeti: Bizim düşünmemizin tarzını, hissetmemizin şeklini, tedailerimiz tayin ediyor.

Çoçuklarda Tedai ve Terbiye

Hafızanın ameli kıymeti zihnin terakkisi hatıralar arasındaki tedailerin keyfiyet ve kemiyetine merbuttur.

Faidesiz ve bilhassa muzır tedailer teşkil etmekten ihtiraz ediniz.
Çocuklarda mümkün olduğu kadar mantıki tedailer tesis etmeye çalışınız.
Çocuklarda benzeyiş terakiyle tedar yapmak itikadına dikkat ediniz.
Çocukların tezat terakiyle tedai yapmalarına ve her fikir ve tahiri makusile birlikte öğrenmelerine itina ediniz.
5) Fiiller ve hareketler ile onların ahlaki neticeleri arasında tedai ve münasebet tesis ediniz. Çocukların bir suç işleyip işlemediğini öğrenmek için tedaiden yararlanılır.

13.FASIL

MUHAYYİLE

Muhayyile zihnimizin hayal teşkil etmek hususundaki kabiliyetidir. Muhayyile; faal bir kabiliyettir. Hafıza daha ziyade münfeil bir melekedir ve muhayyileye depo hizmeti görür. Muhayyile; mahfuzatın istenilen herhangi bir parçasını maziden hale getirir. Halbuki hafıza adeta maziye rücü eder.

Muhayyilenin Amilleri

Muhayyilenin fikri amilleri eski malumat ve muktesabatımızdır. Muhayyilenin hissi amilleri arasında ruhumuzun ihtiyaçları uzviyet ve maneviyetimizin arzuları da mühim bir mevki tutar. Muhayyilenin bu gayri şuuri amirine “ilham” denir. İlham: hayalimizin gayret sarfetmeksizin zahiri bir hazırlıkta bulunmaksızın birşey yapabilmek kabiliyetidir.

Muhayyilenin Ehemmiyeti

Muhayyile ameli hayatın da en mühim membalarından biridir. Muhayyilenin umumi hayata tesiri iyi veya fena bir surette bize hakim olması üç şekilde icmal olunabilir.

Muhayyile faaliyetin membaıdır.
Muhayyile aynı zamanda bir hata membaı da olabilir. İptidai insanların itikatlarında bunun izlerine çok tesadüf edilir.
3) Muhayyile felaketlerin menşei olduğu gibi en yüksek saadetlerin de membaı add olunabilir. Ümit ve mefkure muhayyileden doğar. Kezalik ihtiyat ve basiret dediğimiz hassa ki insanlara mahsustur.

Çocukta Muhayyile

Bu muhayyilede daima icat ihtiyacı görülür. Demek ki biz çocuklarda muhayyile vücuda getirmek ihtiyacında değiliz. Yalnız onu müfit sahalara sevk ederek vaziyette bulunuyoruz.

14. FASIL

DİKKAT

İnsan boynunu kolayca tahrik ettiği için insanda kulk çevirme kabiliyeti dumura uğramıştır. Alındaki büklümler dışarıya müteveccih dikkati, kaşlar arasındaki büklümlerde teemlüyani içeriye dönmüş dikkati gösterir ki bir şahıs veya resimde bu hatların bulunması bize dikkati ispat eder.

Dikkatin Alametleri

Dikkatin mühim bir alameti de hareketsizliktir. Dikkat esnasında kanın dimağa daha fazla çıktığını hissederiz. Dikkatin diğer bir seciyeside nöbetli ve kesik olmasıdır. Devamının bulunmamasıdır.

Dikkatin Ehemmiyeti

Mademki hayat muhite intibak ile kabildir. Dikkat bu intibakın mümkün olduğu kadar mükemmeliyetiyle teminine yarıyor. Nitekim dikkat sayesinde marifet daha kolaylaşır. Bundan maada dikkat iradeyi temin eder.

Dikkatin Sebepleri

Dikkatin en esaslı sebebi alakadır. Dikkatin ikinci bir sebebide itiyatsızlık ve intibaksızlık keyfiyetidir.

Dikkatin Nevileri

Bir ecnebi memlekette gezerken sizin lisanınızı söyleyen bir adama tesadüf etseniz sokakta giderken yanınızda adınızın söylendiğini işitseniz hasıl olan dikkatimiz tav’i iradesidir. Az bildiğimiz bir lisandan bir romana başlasak ilk zamanlar dikkatimiz daimi gayretlerle yenilenmek ihtiyacıdır. Dikkati vücuda getiren deha değil, dehayı meydana getiren dikkattir. Dikkat eğer şuurun içine müteveccih ise tefekkür ve teemmül böyle olmayıp ta dışarıdan eşyaya ait ise müşahede ve istipsar namını alır

Zihin Yorgunluğu

Öğleden sonraki saatler zihni meşguliyetler için daha az müsaittir. Hele yemeklerden sonra çalışmak zihni yorgunluğu çok arttırıyor. Bazılarının zannettiği gibi çalışmanın değişmesi zihni yorgunluğa mani olmaktadır. Ancak mevzu değişince yeni bir alaka uyarır. Gayret ve iradi dikkat yenileştiği cihetle biraz daha az yorulduğumuz zehabını verir .

15.FASIL

TECRİT VE TAMİM

Zihin hadiselerinin iman kabiliyetlerinin arasında tecrit ve tamim ameliyelerinin de mühim mevki vardır. Şu halde müşahhas fikir ancak muayyen olan ve vasıfları temyiz ve tefrik edilmemiş bir şeye tekabül eder. Halbuki mücerret fikir müşabehetlerin ve farkların bertaraf edilmesinde terekküp eden vazıh ve şuurlu bir fikirdir. Tecrit vasfı ait olduğu şeyden zihnen ayırarak müstakil bir halde mülahaza edebilmek kudretidir. Tamim muhtelif cisimlerde ve eşyadaki müşabe vasıfları yekdiğerine yaklaştırarak bir mefhuma cemetmek kabiliyetidir.

Tecrit ve Tamimin Ehemmiyeti

Tecrit ve tamim ile teşekkül etmiş külli mefhumlar bulunmasa lisan mümkün olmazdı. Fikirler düşünmenin şartı olduğu için eğer külli mefhum teşekkül etmezse insan için düşünmekte kabil olmaz. Tamim tecrübelimizden müstefit olmamızın sebebidir. Kezalik ilmin tecessüsüde ancak tecrit ve tamim sayesindedir. Hayatta daima yanlış tamimlerimizin neticesinde zarara uğrarız.

Tecrit ve Tamimin Terbiyesi

Tecrit dikkatin neticesidir. Tecrit ve tamim terbiyesi vazıh ve kati mefhumlar teşkili ile olur. Muhakemeli insan yetiştirmek de esastır ve bu esas ancak çocuklarla fazla yaşamakla, fazla meşgul olmakla, onlarla daima ve uyanık bir halde konuşmakla mümkün olur.

16.FASIL

HÜKÜM VE MUHAKEME

Hüküm

Şuurun herhangi mefhumlar arasındaki münasebeti tasdik etmesi fiilidir. Eskiden hükümlerin fikirlerin teşekkülünden sonra vücuda geldiği zannediliyordu. Halbuki birtakım hükümlerimiz fikirlerin vazıh teşekkülünden evveldir. İlk hükümlerimiz hareketlerle ifade edilmiş ameli sahadaki hükümlerdir ve tekerrür neticesinde itiyat halini alabilir.

İtikat

Her hükümde icabi veya selbi bir itikad mümdemiçtir. Halka hitap eden hatipler bir itikad vücuda getirmek veya mevcud itikadı kuvvetlendirmek için daima fikirden ziyade hisleri tahrik etmeyi düşünürler. Çok defa fikri münakaşalar hissi ihtilaflardan çıkar. Evvelce inandığımız meseleleri sarsacak yeni vak’alar karşısında adeta bir elem duyarız. Yeni hadiseler eski itikadlarımızı kuvvetlendirdiği zaman inşirah hissederiz .

İstikra: Zihnin hususiden umumiye, hadiselerden kanuna yükselmesidir.

Talil: Zihnin umumiden hususiye, kanundan hadiseye inmesi demektir

Hüküm ve Muhakeme Hataları

Hüküm ve istialallerdeki hatalar, delillerdeki ve vesikalardaki noksanlara istinad edebilir. Yahutta fikrin mantıki faaliyetindeki acemiliğinden ileri gelir. Hükümlerde ve muhakemelerdeki hataların en büyük kaynakları ihtiraslarımız ve itiyadlarımızdır. Akli mebdeler iki büyük esasa dayanır ki birincisi “ayniyet” ikincisi de “sebebiyettir” Akıl; muhakemelerinin istinatgahı ilmin şartı, ahlakın esası ve beşeri hareketlerin nazımıdır.

Çocuklarda Hüküm ve Muhakeme

Çocuk konuşmaya başlamadan evvel dahi bahsettiğimiz. şekilde hüküm ve muhakeme yapmaya kabiliyetlidir. Hüküm ve muhakemenin terakkisi lisanın teşekkülüyle artar. Çocuk aile muhitindeki birbirine uymayan hadiseleri, yalancılıkları hissetmekten hali değildir. Hatta kendininde birçok defa aldatıldığının farkına varır. Bu suretle içtimai hayat şüphelerimizin ve tereddütlerimizin bir kaynağı olur.

17. FASIL

LİSAN

Gerek bizdeki, gerek Avrupadaki din alimlerine göre lisan; Cenab-ı Hakk’ın ilham-ı eseridir. Lisanda bir diğerinden tamamen ayrı tür hayal bulunabilir; evvela; kelimelerin sem’i hayali mevcuttur. İkincisi kelimelerin şifahi-hareki hayalleri vardır. Üçüncüsü her kelimenin yazılışındaki şekle ait bir beşeri hayali mevcuttur ki okumak öğrenmiş olanlar. Dördüncüsü kelimelerin (tahriri hareki) hayalleri vardır.

Lisanın Vazife ve Ehemmiyeti

Amalar, sağırlar ve dilsizler birtakım işaretler kullanmaya başlamadıkça fikri terakki gösteremezler. Kelimesizlik fikirsizlikle müradiftir. Bir lisanın tetkik etmekle o lisanı söyleyen milletin mantığı, zihniyeti hakkında bir fikir edinmek mümkündür. Şu halde lisanın yardımcı olmasa zihin tahlil ve terkip ameliyelerini yapamıyacaktı. Lisan hafızaya da pek ziyade yardım eder. Bundan dolayıdır ki lisan zihnin daha sühulet ve süratle işlenmesini mümkün kılmaktadır. Lisan vasıtasıyla hislerin, fikirlerin, tecrübelerin ve bilgilerin bu teatisi insan zekasının fevkalade inkişafına ve insanlığın nihayetsiz terakkisine sebep olmuştur. Şu halde lisan aynı zamanda hem taklidi hem de icadidir.

Çocuk ve Ecnebi Lisan

Küçük yaşlarda ecnebi dil öğrenmek fikri ve hissi hayat namına çok zararlı olur. Çünkü lisan; fikre bir alettir. Ecnebi bir lisan öğrenmeğe sevkedilen yavru bir fikir için alet istimaline ve bu suretle hem mahdut, hem de müphem fikirler istihsalenine mecbur ediliyor demektir. Telaffuzun o kadar mükemmel olmaması hiçte ehemmiyeti haiz değildir. Çünkü bir yabancı dili onun sahibinden farkedilemeyecek surette söylemek ancak kendi milliyetini sallamak ihtiyacında bulunanlar için gaye olabilir. Halbuki asıl lazım olan vasıfları kazanmayan bir genç yalnız birkaç lisan konuşmakla ancak otel kapıcısı olabilir.

18.FASIL

ZEKA

Çocukların zekasını tayin için psikoloji henüz kati bir ölçü bulamamıştır. Sayfa 280-281 ‘de okunması lazım olan a, b, c şıkları var.

Hissi Hayat

Bir his hali eğer (yanık, kesik, baş ağrısı) gibi münhasıran maddi bir sebep- ten ileri gelmiş ise ona (maddi haz ve elem) denir. Hisler; heyecanlardan daha az şedit fakat daha çok imtidatlı olur. Teessüri hadiseler; temayüllerin tatmin edilip edilmemesinden doğar. Bir temayül fazla şiddetle ve şahsın tekmil fikirlerini ve hareketlerini aynı noktaya tercih edecek bir şekilde uzarsa (hasislik, aşk ) o zaman ihtiras namını alır.

19. FASIL

HAZ VE ELEM

Bütün hissi haller nisbi olup seciyeleri ancak tezat ile meydana gelir. Hazdan sonra elem, elemden sonra az daha şiddetlidir.

Uzvi Alametler

Haz; kan deveranı tahrik eder, bilhassa dimağdaki deveranı çoğaltır. Elem; bilakis kalp hareketlerini eksiltir. Elem, faaliyetin azalmasını ve bazen tamamıyla hareketsizliğini mucip olur, haz bilakis hareketi teşvik eder.

Haz ve Elemin Tesiri

Haz temayüllerin tatmininden elem ise tatmin edilmemesinden ileri geldiğine göre haz ferdin kudretinin artmasını, elem ise azalmasını mucip olur.

20. FASIL

HİSLER VE HEYECANLAR

Heyecan tabii hadisenin zuhuru anında birdenbire hasıl olan ruhi hal için kullanılmalıdır. Bu ruhi halden sonra bizde bir miktar neşe veya kader bakiyesi kalmış olabilir ki günlerce haftalarca ve bazen daha fazla temadi etmek ihtimalinde olan ve artık teessüs etmiş gibi bulunan meserret veya kadere heyecan demek doğru olmayıp his veya hissiyat namına vermek muvaffak olur. Heyecanlar; şümul itibariyle haz ve elemlerden ayrılırlar. Gerçi hissiyat heyecan hislerden doğar, fakat daha çok metin olmakla beraber daha az şedit olur.

Ruhi Şartlar: Hisler, fikirlerden daha evvel vücuda gelir. Fakat hislerin inkişafı fikirlere tabidir.

Uzvi Şartlar: Neşeli hislerin ve heyecanların hepsinde kaşlar, göz kapakları ve ağız zaviyeleri yükselir, hüzünlü olanlarda da bu ifade makus olur. Burun deliklerinin hafif yükselmesi istinfafı, daha fazla yükselmesi ise istihkarı gösterir. Simanın hareketleri ve bedenin vaziyetlerini tetkik belki saklanmak istenen emelleri, ihtirasları da ifşa eder.

Heyecanın Mahiyeti: Kezalik uzun tefsirler; şuurla olmadıkça heyecan hasıl olmuyor. demek ki şuur; heyecan için bir hareket noktası oluyor

Heyecan ve hislerin tesir ve ehemmiyeti

Heyecanın rolü maddi haz ve elemin tesirine mübihtir. Hissiyata gelince; hisler insan için en mükemmel faaliyet vasıtasıdır. Zekanın bulduğu hakikatler hissiyat olmadıkça akim kalır ve onları ancak kalp semeradar eder.

Korku

Korku, ferdin (varlığını muhafaza) (sevk-i tabisinden) doğan tedafüi bir heyecan ve bir nevi buhrandır. Filhakika korkunun en sade şekli kaçmaktır ve bu firar bir maniaya uğramazsa sükun avdet eder. Şüphe, ihtiraz, mehabet hafif derecelere haşyet, dehşet ve azap daha ağır dereceleri ifade eder.

Fobi

Birinci kısmında bulunanlar eşyaya temastan korkanlardır. İkinci kısmında mekan korkusu çekenler vardır. Üçüncü kısımda bulunanlar yıldırım, hava cereyanı gibi marazi bir şekilde korkanlardır. Dördüncü kısımda da canlı mahluklardan marazi bir tarzda korkanlar bulunur.

Çocukta Korku

Korku çocuğun tarih itbariyle ilk heyecanıdır. Korkuya karşı en büyük ilaç bilgidir. Geceleri uyku esnasında korkular hazmın güçlüğünden ileri geldiği için bunu izale etmek üzere çocuğun midesine ihtimam ediniz.

Mahcubiyet

Mahcubiyetin sureti umumiyede sebebi her ne şekilde olursa olsun kendine itimat etmektir. Filhakika mahcup mizaçlı adamlarda ekseriyetle büyük bir faikiyat arzusu vardır. Mahcubiyet esnasında karışık ve müphem bir ruhi hal içinde kalırız ki bu ruh halinde başlıca 3 unsurun tefriki mümkündür

İtminansızlık
Zihin karışıklığı
3) Başka yerde bulunmak ve vaziyetten kurtulmak arzusu. Bundan maada mahcup adamlarda heyecanlarını gizlemek ve mahcubiyetlerini örtmek tabiiliğini muhafaza edemez. Bazı mahcupların cemiyet içinde bu heyecanlarının aksi tesiriyle müfrit, münasebetsiz hareketlerine, hatta arsızca ve küstahça davranışlarına rastlanılır.

Çocukta Mahcubiyet

İlk gençlik çağlarında mahcubiyet artmaktadır. Mahcubiyet çocuğu içtimai muhite intibate etmekten meneder. Çocuklarda yılışık, arsız, küstah tezahürleri nasıl tadile ve ıslaha mecbur isek mahcup, muhteriz ve beceriksiz tezahürleri de öylece düzeltmekle vazifedarız.

Hiddet: Hiddet büyük bir ekseriyet itibariyle arzumuzun husulüne bir irade veya kuvvetin mani olmasından tevellüt eder

Şekil ve Dereceleri

Ribota’ya göre hiddette başlıca üç şeklin tefriki mümkündür. Birincisine hayvani şekil yahut taarruz, ikincisine hissi şekil yahut muvazalı taarruz, üçüncüsüne de mefkureli şekil yahut muvakkat taarruz isimleri verilebilir. Kavilerin hiddeti hakiki haddettir ki bağlamakla ve şiddetli hareketle tezahur eder. Zayıfların şiddeti daha ziyade menfi şekilde inatçılık, aksilik etmek, surat asmak ve kendi kendini yemek suretinde kendini gösterir. İtiraz merakı zayıfların hiddetidir.

21.FASIL

ŞAHSİ TEMAYULLER

Hislerimizin ve heyecanlarımızın membaı muhtelif temayüllerimizdir. Şu halde hututu umumiye itibariyle temayülleri (arzuları) şahsi (diğergam) ve gayrı şahsi (mefkurevi) olmak üzere üç kısımda tetkik edilir.

Korunmak: Korunmak meyli insanı hayatı sevmeye, elemden ve ölümden kaçmaya sevk eden mudil bir meyildir. Bununla beraber korumak meyli tabisinin bazen terbiye ve cemiyetten gelmiş fikirlere ve maksatlara mevkiini terk ettiğini görürüz. Müterakki cemiyetlerde fertlerin hürriyeti genişledikçe intihar çoğalmaktadır.

Temellük Meyli: Korunma sevki tabisinin gıda ihtiyaçlarının ve diğer ihtiyaçların neticesi ve şekillerinden biridir. Temellük meylinin bazı mevat ve eşyaya ihtisası; koleksiyon zevk ve merakının vücuda gelmesine ifrati hassiliğe tedrisi de kileptomoni denen sirkat illetine müncer olabilir.

İstiklal Meyli: İnsan müdahalesiz, serbestçe yaşamak ister. İstiklal meyli insanlık kabiliyet ve haklarının idrakıyla inkişaf eder.

Çocuk İtaatsizlikleri: Çocukta itaatsizlik büyük bir ekseriyet itibariyle bizim arzularımıza karşı muhalif temayül de bulunmasındandır. Çocukların büyümeyi pek ziyade arzu etmelerinin saiki emre tabi olmamak arzusudur. Yukarıda bahsettiğimiz gibi çocuk itaatsizlikleri ve isyanları ekseriyetle ebeveyinin ve mürebbiyenin hatalarının neticesidir.

İzzeti Nefis: Benliğin itminanını ve memnuniyetsizliğini ifade eden muhtelif şekilleri ve dereceleri vardır. Mutedil, makul derecesini, müfrat ve mütereddi olan şekil ve derecelerini kibir ve gurur, izzeti nefis hissi medeni cemiyetler için de yaşayan fertlerde daha münkeşif bir haldedir.

Çocukta İzzeti Nefis: Medihlerden memnun ve zemlerden müteessir olmak hissi çocukta hayli erken uyana bir histir.

Gurur ve Tefahür: Kibir ve gurur hali ferdin kendisini daha yüksek ve kıymetli görmesine yarayan bir çok uzvi hareketlerle de tezahür eder. Tefahür başkalarının hakkımızdaki taktir ve methine karşı fazla temayülü ifade eder.

Çocukta Gurur ve Tefahür: Mamafih çocuklarda tefahürün itiyat haline gelmesi ekseriyet itibariyle terbiyelerindeki hatalardan neş’et etmektedir.

Rekabet: Cemiyet-i beşeriyenin siniridir. Bazı filozoflarca rekabetin meşru olan şekli kendi nefsiyle rekabet şeklinde olanıdır ki ferdin başkalarıyla eşit veya onlara faik olma hususundaki arzusunu değil belki kendi nefsinin dünkü veya bugünkü haline tevaffuk hususundaki meylini ifade eder.

22. FASIL

DİĞERGAM TEMAYÜLLER

Ana muhabbetine bütün muhabbetlerin ve diğergamlıkların membaı denilebilir. Bir millet tıpkı bir fert gibi yaşamak ve inkişaf etmek ister. Filhakika fertlerde görülen temayüller cemiyetlerde ve milletlerde de müşahede olunur. İnsan cemiyetlerine mahsus temayüllerin bir sevk-i tabii haline gelmesi için başlıca 3 şartı vardır:

Tesanüt ve yardımlaşma
Mümaselet (lisanlarda, ırklarda benzeyiş)
3) Tecazüp, yani sürur ve kederi beraber karşılamak, tarihte birlik bazı mütefekkirler de diğergamlığın mevcut olduğunu (Stuart Mill ve Herbert Spencer) kabul etmekle beraber bunun hodgamlıktan çıkmış olduğu fikrinde bulunurlar. Hodgam temayüllerin tedai tariki ile diğergam şekillere tahavvül ederek müstakil kaldıklarını ve bu suretle menfaat hissinden uzak şekil aldıklarını söylerler.

Tecazüp: Diğergamlığın en iptidai şeklidir. Muntazam adımlarla yanımızdan geçen bir taburun bizde de muntazam adımlarla yürümek ihtiyacını hasıl etmesi bu kabildendir. Bilhassa, birşeye veya bir mefhuma karşı dostça bir tecazüp duymamız onda bizim zevklerimize itiyatlarımıza ve mefküremize muvaffak noktalara tesadüf etmemizdendir.

Dostluk: Dostluğun esaslı seciyesi zevk ve telakkide kendimize benzer addettiğimiz bir şahsa sırrımızı emanet etmek ihtiyacıdır. Hakiki dost gördüğü iyilikten fazlasını yapmak, aldığından fazlasını vermek ister. Dostluk birbirine benzeyen şartlar içinde bulunan şahıslar arasında doğar. Fazla, yaş, mevki ve servet farkı çok defa dostluğa manidir. Zamanımızda dostluğun arkadaşlık şekline döküldüğü ve ana yerini verdiği görülüyor. Zaten arkadaşlık ilk mektepte fakat dostluk lisede teşekkül eder. Müranikler dostluk hediyelerine arkadaş yadigarlarına da çok önem verirler. Hediyeler teati etmek ve bunları büyük bir ihtimam ile saklamak bir şereftir.

Aşk: Dostluğun cinsi meyle müstenit olan bir şeklidir. Aşkta fikri ve hissi birçok vasıflar ve şekiller görülebilir.

Cinsiyet ve Meyiller: Bazı ruhiyatçılar meyli tabiilerimizi (insiyaklarımızı) iki esaslı grupta toplar ki birincisi (varlığın muhafazasına) diğeri (varlığın idamesine) taallük eder. Varlığın idamesi, yani neslin muhafazasına taalluk eden insiyak da tabii cinsiyet meylidir. Uzvi bir şekilde tatmin edilmeden evvel dahi mütalaa ile musiki ile hulya ile muayyen veya müphem suretteki fikri istidaplarla da tatmin ediliyor.

Freud ve Pensexualisme Nazariyesi: Freud, cinsiyet insiyakını bütün sevk-i tabilerimizin kaynağı addeder. Gizli cinsi meyillerin şuur sahasına çıkmasına mani olan bir kudretimiz olduğunu tasavvur etmiştir ki buna “Uzaklaştırma Tesmiye “ der.

23. FASIL

GAYRİŞAHSİ TEMAYÜLLER

Bizi muhtelif neviden mefkurelere doğru sevk eden temayüllerdir. Hakikate, güzelliğe, iyiliğe ve nihayet Cenab-ı Hakka müteveccih olmak üzere gayri şahsi temayüllerimizi bazı esaslı kısımlara tefrik edebiliriz.

Tecessüs ve İlim Meyli:

Anlamak, bilmek ihtiyacı yani sevkitabii halindeki tecessüs meyli bütün hayat müddetince imtidat eder. Şu halde ilim meyli ilim aşkı; bizi eşyayı tanımaya sevkeden tecessüs meylidir. İnanmadan evvel şüphe etmek alimler için bir vazife olup bu babdaki şüphe hakikate karşı hürmet ifade eder. Avcıların birçoğu ava sahip olmaktan ziyade o yolda yaptıkları faaliyetlerden haz aldıkları gibi ilim ve marifeti araştıranlardan bir çoğuda hakikate tasarruftan ziyade hakikat uğrunda yaptıkları gayretlerden zevk alırlar.

Yalancılık

İklimin mizaç üstündeki tesirleri meyanında bazı iklimlerin yalancılığa müşabih temayülleri husule getirmesi ihtimalide vardır. Bizde İranlının mübalağası, Arabın laf rüşveti Ermeninin tefahuru, Rumun desisesi, Yahudinin hilekarlığı kabilinden bazı kıtalar ve kavimler hakkında umumi kanaatler vardır. Yalan ekseriyetle zaafın silahıdır. Çocukta hakiki manası ile yalancılık, muhiti aileyi ve arkadaşları taklit ile hasıl oluyor. Büyük bir ekseriyet itibariyle çocuğa yalanı büyükler öğretiyor. Yalan esas itibariyle kendini korumak meyli tabiisinden doğmuş olduğuna göre yalancılığın saiklerini bu meyilden müştak olan bütün hodgam temayüllerde aramalıdır. Çocuklara, hatta yalancı çocuklara bile itimat gösteriniz !. İtimatsızlığın yalancılığı telkin demek olduğunu unutmayınız.

Bedii Temayül

İnsanın güzelliğe karşı meftuniyetini ifade eder. Bedii heyecanı tatmin eden nefis sanatların başlıca menbaı olduğunu söylerler. Din ve oyun.

Ahlaki Temayül: Ahlak hissi; bir şeyi yapmak ve ya birşeyden çekilmek hususundaki vazıh, yahut müphem şuurdur. (Ribat) Bir fikir veya muhakemeye müstenid olmaya muhtaç olmayıpta adeta sevki tabi halinde bir kuvvettir.

İçtimayıtçılar: İçtimayıtçılar; ahlaki hissin menşeini içtimai muhitin fert üzerinde mütevali tesirlerine atfederler.

Adalet Hissi: İtikatler, ananeler adetler sarsıldıkça ve ferdin içinde bulunduğu ahlaki amiller kudretlerini kaybettikçe onların yerine kaim olmağa başlayan fikri bir amil hasıl oluyor ki buda adalet mefhumudur. Adalet hissi insanda başlangıçta müdafaa meyli tabiisinden ibarettir. Hulasa adalet ve ahlak temayülü başlangıçta hislerde, sonraları fikirlerde teessüs ediyor.

24.FASIL

İHTİRASLAR

Bir temayül fazla bir şiddetle ve mütemadi bir şekilde tezahür ederek ferdin tekmil fikirlerini ve hareketlerini aynı noktaya tevcih edecek bir tarzda bulunursa ihtiras ismini alır. Temayüllerden biri ifrat kesbeder ve diğerlerinin zararına inkişaf ederse ihtiras meydana geliyor. İhtirasların

1- Husulünde herhalde verasetin bir hissesi vardır. İhtirasın husulüne

2- Bir sebep olarak ilk heyecanın şiddeti zikrolunabilir.

3 - Sebep ihtiyattır. Mesela; kumarbazlık ihtirası oyunun tekerrüründen ve kumarın bir itiyad haline gelmesinden tevellüt ediyor.

4 - Sebep gayrettir. Çünkü bir meylin tatmini için sarfedilen gayret o meylin şiddetini artırıyor.

İhtirasların şekilleri

Şahsi ihtiraslar: Oburluk, şehvetperestlik, sarhoşluk, tembellik.
Diğerkam ihtiraslar: Ecnebi düşmanlığ.
Gayrişahsi ihtiraslar: İlim, sanat, taassup
İhtirasın Mahiyeti

Kudretli ihtirasla yaşayan adamlarda daima bir mefkure yaratıcılığına tesadüf edilir. İhtirasa uğradığımız zaman şeniyeti değil başka bir şeyi görüyoruz demektir. İhtiraslıların umumi bir vasıflarıda bütün ruhi faaliyetlere hakim olması ve bir sabit fikir teşkil etmesidir. İhtirasın sabit fikir vücuda getirmesi netice olarak ruhta sebat ve devamını intac eder. Bir noktaya ait olan ihtiras diğer temayülleri ya büsbütün boğmada yahut tali derecede bırakmaktadır. Hassasiyeti çok adamların ihtiras kabiliyetleride çoktur. Harici tesirlerde ihtirasların husulune yardım edebilirler.

İhtirasın Rolü

İhtiras ferdin bütün kudretlerini tek bir maksat için temerküz ettirir. Faaliyette vahdet vücuda getirir. İhtirasın kıymeti gayeye göre değişir. Ekseriyetle ihtiras akıl ve zekaya yol açar. Aklın yalnız başına bulmakta teahhur edeceği keşifler ihtiras delil olur. İhtirasın fikri terakkiye ve makul faaliyete olması mümkündür.

25. FASIL

FİLİMÜNAKİSLER VE SEVKİTABİLER

Tavi olan, yani kendiliğinde irade ve intihabımızın tesiri olmaksızın vücuda gelen faaliyetlerin en iptidaisi fiil münakisler onlardan daha mudilide sevkitabiilerdir.,

Sevkitabii

Hayvanın mensup olduğu neve şamil olan fıtri ve mudri bir faaliyet temayülüdür. Sevkitabiiye müstenit faaliyetlerden daha mürekkep daha mudil. Fiili münakisler daima değilse de büyük bir ekseriyet itibariyle şuursuzdurlar. Fiili münakis harici bir tenbihin vücuduna mütavakkiftir. Halbuki sevki tabii dahili bir tenbihe merbut bulunur. Fiili münakis her zaman tezahür edebilir. Fakat sevki tabiiye müstenit fiiller kesik ve nöbetlidir. Fiili münakiseler bütün hayat müddetince bakidirler. Münakiseleri vesile ve vaziyet ne olursa olsun yek diğerine müşabih olarak tezahür ederler. Sevkitabii ilk tezahüründe bile mükemmelidir. Yani tecrübeye muhtaç değildir. Sevkitabiinin tezahür şekli umumi surette değişmez. Sevkitabiye müstenit faaliyetler ırsi ve nevidir .

Sevkitabii faaliyetleri ancak taalbak ettikleri sahalar için mükemmel olup başka sahalarda müfit olmazlar. Sevkitabii faaliyetleri kesiktir.

Münakislerle Sevkitabilerin Rolü: Fiili münakıs gayet çabuk ve maksada en munafık bir faaliyeti tarzı olduğu için çok defa mahlükun muvaffakiyeti ve tehlikeden halası için en musip ve en kestirme faaliyeti vücuda getirir. Sevkitabiiler heyecanların başlıca muharrikleridir. En heyecanlı insanlar en ziyade sevkitabiilerile yaşıyanlardır.

26. FASIL

İTİYAT

İtiyat şahsi bir temayüldür. Evvelce yapılmış bir faaliyetin tekrarı temayülüdür. Ruhi hayatın teferruatından değil, belki büyük bir kanundur.

İtiyadın Şekilleri: Faal ve münfeil ihtiyatlar vardır. Faal itiyatlar aynı hareketlerin tekrarı ile mümkündür. Müktesep ve imtidatlı kaabiliyetlerdir. Münfeil ihtiyatlar ise aynı tesirlere tahammülden ibarettir. İtiyadın asıl sebebi faaliyetlerdir. İlk hareket tarzıda önemlidir.

İtiyadın Neticeleri: Hareketlere çabukluk kolaylık ve mükemmellik verir. Netice olarak emniyeti artırır, yorgunluğu azaltır. Ayrıca çoğu faaliyetlerimizde şuurun kaybına sebeb olur ve insiyakı meydana getirir.

27 . FASIL

İRADE

İrade: İptidai ve salim bir fikir edinmek için onun itiyat ile tamamen zıt olduğunu düşünmelidir. İrade bilakis bir teceddüt faaliyetini yani evvelkilerin tekerrüründen ibaret olmayan yeni bir faaliyet şeklidir. Fiili münakisi sevkitabiinin ve itiyadın bulunmadığı ve yardım etmediği mevkilerde, bunlardan mahrumiyetimizin derecesine göre iradeye muhtaç oluşumuz tav’i ile şuurlu faaliyetler arasındaki farkı gösterir. İradi faaliyet; benliğimizin sebep olduğuna kani olduğumuz faaliyetlerdir.

İradi Faaliyetlerin Şekilleri: İradi faaliyet 2 şekil iktisap eder: 1)Harici muhitte bir tahavvül vücuda getirmek üzere tezahür eder. 2)Hareket mevcut olmakla beraber bu hareket bütün ruhi kabiyetlerin bir noktaya tevcihini, şuurun teksifi suretindedir.

İrade ve Seciye: İrade fiilinin zuhuru için birtakım fikir ve hislerin tesadüm ve mücadelesi vakidir. Onda şahsi mizan, seciyenin mühim bir hissesi vardır. Fikir ve hayallerin kudreti ve vuzuhu iradenin tecellisi üzerinde çok müessir olabilir

İradi Fiilin 4 Anı: Klasik ruhiyat kitaplarının bir iradi fiili 4 ana safhaya ayırabiliriz. Bu tefrika göre evvel emirde bir meseleye ait muhtelif fikirlerin telakkisi mevzu bahistir. Bunu fikirlerin ve temayüllerin teemmül ve muvazenesi takip eder. Üçüncü olarak bir cihetteki sebep ve amiller tercih olunarak karar verilmiş olur. Dördüncü derecede icra gelir .

NEFSE HAKİMİYET

Nefsimize tam bir hakimiyet temin edebilmek için hareketlerimize, hislerimize, fikirlerimize hakim olabilmeliyiz. Hareketlerine sahip olan bir şahıs kısmen hissiyatına hakim olmağa başlamış demektir. Muvaffakiyetle takip edilen her cehd-ü gayret nefse hakimiyeti inkişaf ettirir. İrade dahi şuurlu ruh hayıtımızın terkibi ve tam bir şuura mukarin olan şahsiyetimizin ifadesidir. Her iradi fiilde tefekkür ve teemmülün bir hissi vardır. Tahlil edildiği zaman görülür ki bir iradi fiil yine insiyaklardan doğar. İradi faaliyet her an fertte hürriyet, ceht ve mesuliyet hislerini uyandırır ve insiyaki olarak yaptığı faaliyetler hakkında teemmülünü davet etmek suretiyle onlardaki hataları bulmağa ve tashih etmeğe imkan hazırlar. İrade fiilin esaslı şartları vardır ki teemmül ve hürriyettir.

__________________
Linkleri Sadece Üyelerimiz Görebilir, Lütfen Üye Olunuz (Only Registered Users Can See Links) (Tıkla ve Ücretsiz Üye Ol-Kayıt Ol-Register)




AFİYET OLSUN.......



KAHRAMANMARAŞ AFŞİN TANIR
Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 14.06.09, 15:09 #24 (Konu Linki)
Üye

AFŞİNLİ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

Durumu: AFŞİNLİ isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üyelik: 13.06.09
Konular: 116
Mesajlar: 140
Teşekkür Etmiş: 0
Teşekkür Almış: 10
Standart Cevap: KİTAP ÖZETLERİ--(tanıtım amaçlıdır) Cevap: KİTAP ÖZETLERİ--(tanıtım amaçlıdır)

ÇOCUĞU ANLAMAK

Yazar : Said GEZER
Yayınevi : Çağlayan
Baskı : İzmir / 1996 / 170 shf.

1. BÖLÜM ÇOCUK SAĞLIĞI

BEBEĞİN TEMEL GIDASI

Anne Sütü: Bebeğin büyüme özelliklerine ve ihtiyaçlarına en uygun gıda anne sütüdür. Zaruri durumlar olmadıkça anne sütünden vazgeçilmemelidir. Bu konu üzerinde peygamberimiz hadisi şeriflerinde bebek anne sütünden mahrum edilmemeli, ondan daha hayırlı süt yoktur buyurmuşlardır.

Anne Sütünün Oluşumu: Doğumdan sonra anne beyninde bulunan Hipofiz adlı salgı bezinden salgılanan prolakdin adlı maddenin uyarısıyla annenin memelerinde süt yapımı başlar. Bebeğin memeyi emmesi sırasında beyindeki merkezden oksitosin denilen hormonun salgılanmasıyla süt kanalları kasların kasılmasıyla kasılmasını sağlayarak sütün dışarı akmasını sağlar. Memeden geçen her 300 mililitre kandan 1 mililitre süt oluştuğu hesaplanmıştır.

Anne Sütünün İçinde Neler bulunur: Anne sütünün içinde bebeğin ihtiyaçlarına cevap verebilecek oranda şeker, protein, yağ, madensel tuzlar ve vitamin bulunur. Anne sütünün faydaları sayısızdır. En belli başlıları ise kolay sindirilmesi, ishal, kabızlık, gaz sancısı gibi rahatsızlıklar daha az olur. Bebek hastalıklarından çocuk felci, solunum ve bağırsak hastalıkları daha az görülür. Anne sütünde demir, kalsiyum ve D vitamini bulunduğundan bebekte kansızlık ve kalsiyum eksikliğiyle ilgili kemik zayıflığı görülmez. Beynin gelişmesine lüzumlu olan yağ asidi anne sütünde daha fazla bulunur. Bebeğin anne sütüyle beslenmesi anne ile çocuk arasında psikolojik bir yakınlıkla manevi yönde de gıdasını alır.

ÇOCUĞUN SÜTTEN KESİLMESİ

Çocuğun sütten kesilmesi dinimizde Kur'an-ı Kerim'de Ahkaf ve Lokman surelerinde 30 ay ile iki yıl arasında belirlenmiştir. bakara suresinde iki yıl olarak hükme bağlanır. Anne ve babanın anlaşarak daha önce de sütten kesmeleri halinde sorumlulukları yoktur. Vaktinden önce bebeğin sütten kesilmesi çocukta uykusuzluk, heyecan, kızgınlık, iştahsızlık ve kusma gibi durumlar meydana getirebilir, çocuğa alıştırarak kademeli olarak sütten kesmelidir. Yolculuk, iş çıkarma, koruyucu aşı zamanlarında sütten kesmemelidir. Sütten kesilen çocuğun bir yıl içinde demir eksikliği olacağından ara sıra yağsız et, yeşil sebzeler verilmeli sağlık yiyeceklerden, pirinç; patates, meyve verilmeli, ayrıca bir yiyecek günlüğü tutmanın faydası vardır.

ÇOCUĞUN SAĞLIĞI İÇİN YETERLİ UYKU ŞART

Yeni doğan bebekler günün büyük bir kısmını uykuda geçirir. İlk iki ay süresince 16-18 saat uyurlar. Bazan uykusu geldiği halde huzursuzlaşır. Yemekten önce ağlarlar. Bunlar normal sayılmalıdır, fakat bir rahatsızlığı olup olmadığı araştırılmalıdır. Bezinin kirli olması, bir yerinin ağrıması, üşümek veya terlemek gibi rahatsızlığı varsa ortadan kaldırılmasıyla rahat ve normal olarak uyur. İlk aylarda gaz sıkıntıları olacağından kucağa alıp gaz sıkıntısından kurtarmalıdır. İyi bir uyku alışkanlığı kazandırmak için, belli saatlerde odasının havalandırılarak kendi kendine uyumaya alıştırılmalıdır.

Çocuğun uykusunun sünnete göre tanziminde ise, çocuklar sabah namazında uyandırılmalı kerahat vakti çıkıncaya kadar uyku uyumalarına müsaade edilmemeli, yatsı namazına kadar yatırılmamalıdır. Çocuğunuz uykuya dalmakta zorluk çekiyorsa bunun sebepleri araştırılmalıdır. Çoğu zaman organik bir hastalığın belirtisi olabilir. Yeni doğan bebekler zamanının beşte dördünü uykuda geçirir. Uykusuzluğun başlıca sebepleri ateş, karın ağrısı, kulak ağrısı, açlık ve öksürük olabilir. Çoğu zaman azarlanan ve dövülen ailedeki kavgalara şahit olan çocuklar kolaylıkla uyuyamaz, uykusuzluk çocukta sert mizaç geliştirir.

Uykusuzluğa karşı ebeveynlerin alabileceği tedbirler ise yatmadan önce çocuğa korkulu masallar anlatmamalı, uyku kaçıracak oyunlar oynamaması sağlanmalı, aile içi kavgalar çocuk önünde yapılmalıdır. Yatmadan önce bir bardak süt uyumasını sağlayabilecektir.

ÇOCUKTA İŞTAHSIZLIK PROBLEMİ

Çocuklarda iştahsızlık sebebi olarak ateşli hastalıklar sarılık, nezle, grip, sinir hastalıkları, düzensiz yemek, çocukta iştahsızlık yapabilir. Bu durumda sevdiği ve yenmesi kolay yemeklerle beslemeli, fazla ısrarcı olunmamalıdır.

Üzüntü ve kaygıda çocuklarda iştahsızlık yapabilir. İştahsızlık karşısında alınabilecek tedbirler ise bir hastalığa bağlı iştahsızlık götürülen bir hekimin tavsiyelerine uymakla mümkündür. Sofrada çocuğa baskı ve abur-cubur yemesini önlemekle, sofrada samimi bir hava estirmekle kötü haber konuşmamakla, kardeşler arasında ayırım yapmamakla ve damak zevkini yemekler çocuğun yemesini sağlayabilecek tedbirler olarak düşünebiliriz.

ÇOCUKLARDA BÜYÜME GELİŞME

Çocuğun ilk yılları büyüme ve gelişmesinin en hızlı olduğu dönemlerdir. Çocuğun bakımı çocuğun sağlıklı gelişmesini sağlamaktır. Yeni doğan çocuk doğumdan 4-6 hafta sonra süt çocuğu özelliğini alır. Yenidoğan çocuk ortalama 50 cm boyundadır, bundan bir kaç cm eksik veya fazla olabilir. İki yaşını bitiren çocuk oyun çocukluğu dönemine girmiştir. 6 yaşını bitiren çocuk ise okulu çocuğu çağındadır. Çocuk doğduğunda 270 kemiği vardı. Normal çocuklarda kemik olgunlaşması belirli yaşlarda belirli aşamalara ulaşır, buna kemik yaşı denir. Ergenlik çağında kemik sayısı 350'ye ulaşır tam gelişmiş vücutta bazı kemiklerin birleşmesiyle 206 kemik bulunur.

Kas gelişimi: Bebeğin kas ağırlığı tüm vücudun %23 kadarken 15 yaşına doğru %33'e, 20 yaşına doğru bu oran %45'i bulur. Kaslar sinir sistemi ile aynı paralellikle gelişir. Diş gelişimi ise çocuğun çıkan ilk dişlerine süt dişleri denir. Bunlar 20 tanedir. İlk çıkan dişler alt orta kesicilerdir. Çocuk 7 yaşına geldiğinde süt dişleri düşer, kalıcı dişler çıkar, çocuk 12 yaşına geldiğinde 28 tane kalıcı dişi vardır.

İlk Aylarda: Çocuk ilk ayda ışık kaynağına bakar, zil sesine tepki göstermek, Avucuna konan parmağı tutmak gibi özellikler gösterir. 2. ayda dolaşan birini takip eder kendi kendine sesler çıkarabilir. İlk aydan 24. aya kadar çocuk aşamalar halinde ismini öğrenmekle beraber sandalyeye tutunmak, oyun yapmak, emeklemekten tutun yürümeğe kadar gelişim sürecini tamamlamağa çalışır.

İKİNCİ BÖLÜM

DAVRANIŞ BOZUKLUKLARI

Kardeşler Arasında Geçimsizlikler: Ailenin çocuklar arasında ayırım yapması çocukları geçimsizliğe ittiği görülmektedir. Kardeşler birbirinden farklı karaktere sahip olabildiği gibi ailenin birini diğerinden üstün tutması ona farklı davranması diğerinde karakter bozukluğuna sebebiyet vermektedir. Aralarındaki bir anlaşmazlığa kendi aralarında çözümlemeleri sağlanmalıdır.

ÇOCUK VE KORKU:

Aile açısından kolay bir yol olduğu için kullanılan korku çocuğun geleceğini etkilemektedir. Korkunun bazı belirtileri ise kalp ve nabız atışlarına artış, mide kasılması, nefes alıp verme düzensizleşir, kan deri yüzünden çekilir, yüz sararır.

Çocuklar neden korkar?: Okul çağındaki çocuklar sınavdan korktuğu gibi, ana babanın hasta olmasından, vahşi hayvan, yangın, karanlık gibi sebepleri de sayabiliriz. Korkuyu yenebilmek için en iyi çare onu doğrudan ele almaktır. Hayvandan korkan çocuğu hayvanı sevdirmek gibi yollara başvurmaktır.

ÇOCUK VE YALAN:

Çocuk doğuştan yalancı olmaz, yanında sık sık yalan söylenmesi ve baskı altında yalan söylemeğe sebebiyet vermemek, en iyisidir. İslamiyet yalanı tasvip etmemiştir. Çocuğun yalan söylemesinin önlenebilmesi çocuklara İslami bir terbiye vermekle mümkündür. Onların yanında büyüklerin yalanlarını söylememeli ve yalan söyleyene mükafat kabilinden davranışlardan kaçınılmalıdır.

SOLAKLIK ÖNLENEBİLİR Mİ:

Solaklığın sonradan edinilen bir alışkanlık olduğunu Dr. A Blau Ana el kitabında bazı deliller ileri sürmüştür. 1860 yılında Broca solaklığın beyin ile ilişkisi olduğunu beyan etmiştir. İnsan beyninin iki yarım küreden ibaret olduğu, sağ taraftaki organları sol küreden idare edildiği söylenmektedir. Sağ elle kullanma zorlanan çocukların geçici bir süre kekemelik gösterdiği görülmektedir. Kazalarda sol eli kullananların daha fazla kaza yaptığı belirtilmektedir. Solak çocuklara yardımcı olabilmek için sağ ellerini kullanmaları teşvik edilmelidir. Sünnette de tavsiye edilen sağ eldir. Hadisi şerifte bu konuya dikkat çekilerek peygamberimiz sağ elinizle yiyin ve içiniz demiştir.

ÇOCUKLARDA ÖFKE NÖBETLERİ:

Çocukların öfke nöbetleri, ailelere bazı mesajlar vermektedir. Öfke nöbetlerini işaret olarak kullanan çocuklar ailenin kendilerini yatıştıracağını bildikleri için öfkelenirler. Çocuğun aç ve susuz yorgun olması fizyolojik ihtiyaçları karşılanmayan çocuklar bu durumu giderinceye kadar öfkelenirler, çocuklara sık sık cezalar ve gururunu rencide edici davranışlar çocuğun öfkelenmesine sebebiyet verir. Öfke nöbetlerini önlemek için sıkıntı veren rahatsızlıklardan korunmak haksız yere ceza verilmemeli, arkadaşları arasında ayırım yapılmamalı, öfkenin zayıflık belirtisi olduğu kadar kuvvet belirtisi olduğunu da söylemek durumundayız. Öfkeli çocuklar oyuna ve teskin edici durumlara yönlendirip kendine güven sağlanması sağlanmalıdır.

ÇOCUKTA TUVALET TERBİYESİ

Çocuğa tuvalet terbiye verebilmek için en uygun zaman bir veya bir buçuk yaş arasıdır. Bu dönem çocuğun yürümeye başladığı zamandır. Çocuk bir yaşın altındayken tuvalet ihtiyacını farkedemez. Çocuk tuvalet ihtiyacını hissettiği zaman bazen düşünceli, bazen de abdest mahallini tutarak belirtir. bu zamanda çocuğa baskı yapmak sinirli olmasına yol açar. Tuvalet eğitiminde önemli faktörlerden birisi de mesafe kontrolünün farklı dönemlerde edinilmesidir. Bu konuda ebeveyne tavsiyeler ise çocuğa hem yemekten sonra ve yatmadan önce yataktan kalktıktan sonra çocuğa oturağa oturtulmalı ve oturak rahat olmalıdır. Bu hususta baskı uygulanmamalıdır. Kesinlikle azarlanmamalıdır, bu denemeler sonuç vermezse vaktin erken olduğu düşünülmelidir.

BEBEKLER NİÇİN AĞLAR?:

Bebeğin ağlaması onun bir rahatsızlığını belli eder. Bebekler 3-4 haftalık oluncaya kadar gözünden yaş gelmez ve sadece bağırır. Ağlamasının veya bağırmasının sebepleri ise aç olması, altının ıslak olması, karnının ağrıması, hazımsızlık, yorgunluk, bir yerine iğne veya bir şeyin batması, karanlık, hareketlerini kısıtlayacak şekilde fazla giyinik olması, diş çıkarma döneminde bulunması gibi sebeplerden başka sevilmek arzusu bebeğin ağlama sebepleridir. Bu durumda ağlama sebepleri araştırılıp, kucağa alınıp gerekli ilgi gösterilmelidir.

BEBEKLER İÇİN KORUYUCU TESTLER:

Yeni doğmuş bebekler muhtemel bir hastalığa karşı doğumdan sonra yapılan muayenelerdir. Doğumdan sonra 5-10 gün sonra muayene yapılmalıdır. Doğuştan olma kalça çıkığı ve fenilketonri denilen zeka geriliği için Guthrie Deneyi yapılmalıdır. Çocuğa yapılabilecek testlerden birisi de idrar muayenesidir. Kanda aşırı derecede birikmiş bulunan oksijenin körlüğe sebebiyet verecek fibroplozi adı verilen durumunun önlenmesi gibi bir çok sıhhi testlerin uygulanması gereklidir.

ÇOCUKLAR İÇİN KORUYUCU AŞILAR:

Çocuk sağlığı için gerekli bir aşı takvimi uygulanmalıdır. Buna göre tüberküloz, boğmaca, difteri, tetanoz, çocuk felci, çiçek, kızamık, kızamıkcık, kabakulak ve tifo aşısını yaptırmalı ve çocuğun sağlığı için bütün tedbirler zamanında olmalıdır. Hoşa gitmeyecek durumların meydana gelmemesi için üzerinde önemle durulmalıdır.

AŞIRI HAREKETLİ ÇOCUKLAR:

Çocuğun aşırı hareketli olması, çocuğun yerinde duramaması bir sorunu var demektir. Tıp dilinde bu çocuklara Hiperkinetik çocuk denilmektedir. Bu çocuklarda zeka üstün orta ve geri olabilir. Aşırı hareketlilik okulda ve evde bazı baskılara maruz kalması sebebiyle çocuğun hareketlilikle dışa vurmasıdır. Aşırı hareketliliğin belirtileri saklanmak, kaçmak, asi olmak, kavga etmek, uyumsuz davranışlarda bulunmak gibi durumlardır. Bu durumlar çevresini de rahatsız ederler. Zeki olmalarına rağmen bazıları toplum dışına itilmektedir. Araştırmalar neticesinde beyindeki bazı maddenin oranlarının değişik olması hareketliliği meydana getirmektedir. Bunun tedavisi için, Hekim pedagog psikolog sosyal hizmet uzmanları ile aile ve öğretmenlerin de bu tedaviye katılmaları önemlidir. İlaçla tedavi ise bir uzman tarafından yapılmalıdır.

SIKILGANLIK ÇOCUĞUN BAŞARISINI ETKİLER:

Sıkılgan çocuklar çekingen davranırlar. Cümle kurmakta zorlanır ve fazla duygusaldır. Bildikleri bir şeyi söylemeğe cesaret edemezler. Çocuğun sıkılgan olma sebepleri ise kendi başına iş yapmasına izin verilmeyişi, ölüm, boşanma gibi sebeplerle sevgine mahrum olması, sakatlık gibi bir şekil bozukluğu sıkılgan olma sebepleri, bunu önlemek için öncelikle çocuğunu kendine güven duymasını sağlamak, okumaya teşvik, kabiliyetine göre sorumluluk verilmesiyle önleme yoluna gidilebilir.

ÇOCUKTAKİ SALDIRGAN DAVRANIŞLAR ÖNLENEBİLİR Mİ?:

Çocuğun saldırgan olup olmadığı davranışlarına bakılarak karar verilir. ruhi sorun ve çevresiyle uyum sağlayamayan çocuklar saldırgandır. Sebepleri ise; çocuğun üzerine fazla düşme, aile fertlerine saygısızlık, annenin rolünü az bulmaktır. Ana okuluna, eşya kırma ilkokulda arkadaşlarına saldırma, serbest yetişmiş çocukla saldırgan olma sebeplerindendir. Saldırgan davranışları önlemek için saldırganlığın hoş olmadığı anlatılmalı, her fırsatta eğitilmelidir. Her isteği yerine getirilmemelidir. Her isteği yerine getirilirse onu bir vasıta olarak kullanabilir:

BİR TÜR KONUŞMA BOZUKLUĞU: KEKEMELİK

Konuşma akışında telaffuz duraklaması şeklinde ortaya çıkan bozukluğu kekemelik diye tanımlayabiliriz. kekemelik büyük oranda ruhi sebeplere dayanmaktadır. Aşırı heyecanla ilgisi büyük önemli sebeplerden birisi de ailenin çocukla iletişimidir fazla baskı çocuğun konuşmasına izin vermeme gibi sebeplerdir. Bu çocuğun kendine güvensizliğine, arkadaş ilişkilerinin bozulmasa okuldaki başarısızlığına sebep olabilir. Bunun fiziksel bir özellikten mi, ruhi bir rahatsızlıktan mı kaynaklandığı belirlenmeli ve gereken yapılmalıdır.

TİKLERİN YOK EDİLMESİ MÜMKÜN MÜ?:

Tik bir kas kümesinin katıldığı tepki ya da hareketi hiçbir amacı olmadan içten gelen zorlamalarla istek dışında yapılan harekettir. Kanner'e göre belirgin özellikleri ise Huzursuz, Hassas, alıngan, bencil, yılgınlık ve kolayca yorgunluk gösterir. Başlıca sebepleri sıkı disiplin uygulanan hareketini izin verilmeyen çocuklarda hem gözünü oynatışına gerilimden kurtulma isteğini belirtir. Nasıl yok edebiliriz? Bunun için huzurlu bir ortam sağlamalı hareketlerinden dolayı baskı yapmamalı sorunlarına inilmeli ve gerekli endişeleri azaltılmalı, ilaç tedavisi ile hekim reçetesiyle uygulanmalıdır.

ÇOCUK TIRNAKLARINI MI KEMİRİYOR

Tırnak yeme daha çok sinirli ve endişeli çocuklarda görülen ailenin baskısı ve sert öğretmenin etkisine kalan çocuklara görülür. Önlenebilmesi için bu tırnak yemeye iten sebepler ortaya çıkarılmalıdır. Buna göre çare ve tedavi uygulanmalıdır. Tırnak yemenin kötü bir alışkanlık olduğu anlatılıp kendine inandırılmalıdır.

ÇOCUKTA PARMAK EMME:

Çocuğun emme isteğinin çeşitli sebeplerle vaktin öne sona erdirilmesi çocuğun psikolojik ihtiyacı parmak emmekle giderdiği bir durumdur. Emzirilen bebeklerde parmak emme isteği yeterince doyurulmayan bir çocukla başlangıçta görülen emme alışkanlığı zamanla başka hareketlerde eşlik edebilir. Saçını çekebilir. Lorenze göre parmak emme davranışı stres durumunda ortaya çıkan bir yer değiştirme hareketidir.

Çocuğu parmak emmekten vazgeçirebilmek için en iyi tedavi yolu, çocuğun ilgisini başka yere çekmek ve kendisine telkinlerde bulunmak ve onun anlayabileceği bir şekilde anlatmak olacaktır.

ÇOCUĞUNUZ OKULA GİTMEKTEN KORKUYOR MU:

Çocuğun okul korkusu bir endişe sebebiyle okula gitmeyi reddetmesi, bu konuda isteksiz görünmelidir. Kimi çocuk okula gitmemek için evde oyalan bazen de bir hastalık uydurur. Biz buna okul korkusu diyoruz. Okul korkusunun sebepleri ise, evden uzakta olma, anne şefkatinden uzakta bulunma, öğretmen öğrenci ilişkisi başarılı olamıyorsa bu da okul korkusunun sebeplerindendir. Çocuğun okuldan korktuğunun başlıca belirtileri okul korkusu olan çocukların mide bulandırıcı, karın veya baş ağrısı şeklindedir. Elinden tutulup okula götürüldüğünde ağlayarak gider. Evde kalan çocuk bir süre sonra yatışır. Okul korkusu karşısında alınacak tedbirler ise aile çocuğa soğuk-kanlılıkla yaklaşmalıdır. Dişi ağrıyan kimsenin dişçiye gitmekten korkması ne kadar yararlı olursa çocuğun evde kalması da aynı şekilde olur.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

ÇOCUK EĞİTİMİ VE KARŞILAŞILAN PROBLEMLER

Hepimizin Ortak İhtiyacı; Sevgi: Çocuklardaki sevgi ihtiyacını hiçbir dönemde ihmal edilmemeli ve esirgenmemelidir. Çocuğun en önemli psikolojik ihtiyacı içten sevilmektir. Sevginin eksikliği kadar aşırısı da tehlikelidir. Sevgiyi açığa vurmamanın bir çok yolları vardır. Sıcak bir bakış, bir gülüş gibi kolaylıkla sevgi belirtilebilir. Dinimizde bile sevginin ayrı bir önemi vardır. Bir hadisi şerifte “Biriniz mü'min kardeşini sevdiği zaman sevgisini ona bildirsin” denilmektedir.

SEVGİDEN SONRA ÇOCUĞUN EN ÖNEMLİ İHTİYACI OYUNDUR

Oyun çocuğun duygularını, özlemlerini, kokularını, kısacası iç dünyasını yansıttığı bir tiyatro sahnesidir. Oyunun çocuğun sağlıklı bir şekilde gelişmesi ve yetmesinde önemli bir etkendir. Oyun yoluyla çocuk duygularını ve ihtiyaçlarını ifade imkanı bulur. Oyunun sünnette de yeri olduğunu ilgili rivayetler incelendiğinde görülmektedir.

Bunlar gayeli ve hoş vakit geçirici oyunlar olarak sınıflandırılmaktadır.

KADININ ÇALIŞMASI, ÇOCUK ve BAZI MESELELERİ

Kadın şerefli bir mahluktur. İslam dini kadının toplumda önemli bir yeri olduğunu belirtir. Bir hadisi şerifte peygamberimiz “Hangi bir ana evinde oturur ve çocuklarının terbiyesi ile uğraşırsa o ana cennette benimle beraberdir.” denilmektedir. yapılan araştırmalar ülkemizde çalışan kadınların büyük çoğunluğunun ekonomik sıkıntı ile çalışma mecburiyetinde olduğunu belirtmektedir. Maalesef çalışan kadınlara büyük tuzaklar kurulmaktadır. Bunlardan birisi de modadır. Moda altında evvela kadının yuvasını yıkmak, aile yuvasından ayırmak, kadının maddi güzelliğini ortaya koyarak onu orta malı haline getirerek aileyi yıkmaktır. Güzellik yarışmaları adıyla çağdaş cariye pazarlarının büyük coşkuyla televizyonlarda gösterilmesiyle kölelik anlayışını egemen kıldırdığını ortaya koymaktadır. Kadın erkeğe göre daha zayıftır. İş görme kapasitesi erkeğinkinden %30 daha azdır. Çalışan kadın evine, erkeğine, çocuğuna zaman ayıramamaktadır, bu yüzden ailede sosyal statü bozulmaktadır. İşten dönen kadın yorgun hayliyle ev işlerini aksatmakta ve evinde hasta olan çocuğuna zaman ayıramamakta, işine de gerekli dikkati verememektir, bu yüzden çocuk istememektedir. Çalışan kadınların çocuklar evdeki kadınların çocuklarından daha çok hastalanmaktadır. Yapılan pek çok araştırma çalışan anne çocuğunun ne kadar erken yaşlarda yabancı eline verirse ruh sağlığının tehlikeye girme ihtimalini yükseltmektedir.

Anne ilk yıllarda çocuğu ile kuramadığı iletişimi son yıllarda telafi edemez bir çok sorunların çıkmasına sebebiyet verir.

Peygamberimizin çocuklara İslami terbiye verebilecek olanlar önce annelerdir demiştir.

Çocuklara rasgele isim verilmemeli, çocuğa anlamı güzel olan güzel şeyler hatırlatan isimler verilmelidir. Aile içi kavgalar çocuğun ruh dünyasını etkiler, bu yüzden kavgaların çocuk önünde olmamasına dikkat edilmelidir. Eşler arasında arzu edilen sağlıklı ilişki ancak İslami eğitim ile sağlanabilir. Araştırmalar televizyonun çocuklar salgıdan hale getirdiğini göstermekte ve zamanını çalmaktadır. Türk toplum yapısına uygun programlar olmamaktadır. Aileye düşen çocuklara örnek olmaktır. Belli saatlerde televizyon kapatılıp, birlikte kitap okunmalıdır.

TEK ÇOCUK VE PROBLEMLERİ:

Araştırmalar tek çocuğun içtimai hayata uyumunda çeşitli problemlerle karşılaşabileceğini göstermektedir. Müslüman nüfusun artmasından endişe eden batılılar tek çocuk yapmayı tavsiye etmektedir. Tek çocuğun çoğu zaman kardeş özlemi çekmesidir. Bu da çocuğun ruh sağlığını olumsuz şekilde etkilemektedir.

Dayak çocuğu terbiye eder mi?: Çocukluk yıllarında dövülen kişinin içine kapanık ve suç işlemeye temayülle olduğu yapılan araştırmalardan anlaşılmaktadır. Çocuğa sevgi ve şefkatle yaklaşmalı, dayak en son çare olmalıdır. Sünnette ise çocuğa dayakla sadece korkutmaya cevaz vermiştir.

Çocuklar Arkadaş Seçiminde Yönlendirilmelidir: Çocuğun sevgi ve güven gibi bazı ihtiyaçları vardır. Bu ihtiyaçlarını arkadaşları giderir. İyi arkadaş işi alışkanlıklar kazandırır. Çocuk yeteneklerini arkadaşları ile birlikte iken ortaya koyar. Çocuğun salih kişiler ile arkadaşlık kurması sağlanmalıdır. Zira Allah'ın emirlerine muhalif kişilerden uzak tutmalıdır.

Çocuk kitapları nasıl olmalı: Çocuk kitapları yaşına göre ve ilgi çekici olmalı, çocuk kitap okurken olay ve kahramanları çoğu olumlu yönde etkilemeli. Kahramanlıklar abartılmamalı, kin ve düşmanlık olmamalı çocuğa olumlu bir mesaj vermelidir.

Sigara zararları ve kurtulma yolları: Tütün bünyesinde insanlar için 400'e yakın zehirli madde bulunmakta. Dudak dil kanserinden tutun, sinir sisteminin tahribatına kadar sayısız hastalıklara davetiye çıkarmaktadır. Yapılan araştırmalarda sigarayı bırakmaya yardımcı ürünlerin yetersiz olduğu görülmektedir. Buna karşın uzmanlar sigarayı bırakmada güçlü bir irade en etkili silah olduğu kanısındadırlar.

__________________
Linkleri Sadece Üyelerimiz Görebilir, Lütfen Üye Olunuz (Only Registered Users Can See Links) (Tıkla ve Ücretsiz Üye Ol-Kayıt Ol-Register)




AFİYET OLSUN.......



KAHRAMANMARAŞ AFŞİN TANIR
Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 14.06.09, 15:09 #25 (Konu Linki)
Üye

AFŞİNLİ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

Durumu: AFŞİNLİ isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üyelik: 13.06.09
Konular: 116
Mesajlar: 140
Teşekkür Etmiş: 0
Teşekkür Almış: 10
Standart Cevap: KİTAP ÖZETLERİ--(tanıtım amaçlıdır) Cevap: KİTAP ÖZETLERİ--(tanıtım amaçlıdır)

EĞİTİMDE BEDİÜZZAMAN MODELİ

Yazarı: Halit ERTUĞRUL

BİRİNCİ BÖLÜM

NEDEN BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ

Bediüzzaman modelini iyi anlayabilmek, onu yeteri kadar tanımamıza bağlıdır. Altmış, Yetmiş yıldır yazılı olarak, menfi bir tarzda kamuoyuna tanıtılan Bediüzzaman’a resmi ideoloji de kapılarını açmaya başladı. Vatanımızın zor günler geçirdiği şu zamanda, onun fikir ve görüşleri o kadar alaka uyandırdı ki, ‘Her kitapçı onun eserlerini bulundurmayı, her medya programcısı da onun fikirlerini ele almayı, yeni çareler olarak gördüler. Okuduğu bir gazete haberi, onun ruhunda fırtınalar koparır. İngiliz Sömürgeler Bakanı Gladistan:

‘Bu Kur’an Müslümanların elinde bulundukça biz onlara hakim olmayız. Ne yapıp yapmalı, Kur’an’ı ortadan kaldırmalıyız veyahut müslümanları ondan soğutmalıyız’ demişti.

Bediüzzaman’da buna karşı şu sözü vermişti: Ben de Kur’anın sönmez ve söndürülmez bir manevi güneş olduğunu tüm dünyaya ispat edeceğim. İşte Bediüzzaman’ın yaygın ifadesiyle Nurculuk hadisesinin bütün gayesi bu cihete matuf olmuştur.

Doğunun eğitim problemini çözmek için, fen ve din ilimlerinin beraber okutulacağı bir üniversite açılması gayesiyle 23 yaşındayken İstanbul’a gider ve projesini bizzat padişaha takdim eder.

1911 yılında Şam’a gider ve orada meşhur hutbesini okur. Herkesin karamsar tablolar çizdiği gelecekten O:

‘İstikbal yalnız ve yalnız İslamiyyetin olacak ve hakim, hakaik-i Kur’aniyye ve imaniye olacak’ diyerek ileri görüşlülüğünü ortaya koyar.

Aynı yıl, şark vilayetlerini temsilen Sultan Reşad’ın Rumeli Seyahatine katılır. Van’da kurmayı düşündüğü üniversite projesini padişahla görüşür. Onun da desteğiyle Van Gölü kıyısına temelini atar.

Bediüzzaman, vatanın kurtuluşu için vazife üstlenerek Birinci Dünya savaşında Ruslara karşı gönüllü alay komutanı vasfıyla talebeleriyle birlikte savaşa iştirak etmiştir.

İngilizler İstanbul’u işgal edince, Ankara’ya davet edilir. Ankara’da aradığını bulamaz. Kendisine teklif edilen mebusluk, umumi vaizlik ve diyanet işleri reisliği gibi bir çok imkanı reddederek Van’a gider ve Şeyh Said isyanını önlemek için çok çalışır. İsyana katılması için yapılan teklife karşı verdiği cevabı ise çok manidardır:

‘Türk milleti asırlardan beri İslamiyyetin bayraktarlığını yapmıştır. Çok Veliler yetiştirmiş ve şehidler vermiştir. Böyle bir milletin torunların kılıç çekilmez. Kılıç harici düşmanlara çekilir. Dahilde kılıç kullanılmaz. Bu zamanda yegane kurtuluş çaremiz, Kur’an ve iman hakikatlarıyla tenvir ve irşad etmektir. En büyük düşmanımız olan cehaleti izale etmektir’.

Hayat çizgisini şöyle ifade eder:

‘Ben cemiyetin iman selameti yolunda dünyamı da, ahiretimi de feda ettim. Gözümde ne Cennet sevdası var, ne de Cehennem korkusu. Cemiyetin, yirmi beş milyon Türk cemiyetinin imanı namına bir Said değil, bin Said feda olsun. Kur’an’ımız yeryüzünde cemaatsiz kalırsa, Cennet’i de istemem; orası da bana zindan olur. Milletimin imanını selamette görürsem, Cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünkü, vücudum yanarken gönlüm gül-gülistan olur.

Risale-i Nur’u anlamıyorlar yahut anlamak istemiyorlar. Beni skolastik bataklığı içine saplanmış bir medrese hocası zannediyorlar. Ben, bütün müspet ilimlerle, asrı hazırın (şimdiki asrın) fen ve felsefesiyle meşgul oldum. Bu hususda en derin meseleleri hallettim. Hatta bu hususda bazı eserler telif eyledim.

Onun fikirleri incelendiğinde, ilk hareket noktasının, semada nazil olan Kur’an’ın hükümlerini akla tesbit ettirmesi ve islamın bütün meselelerini akla yaklaştırmanın mümkün olduğu kanaatidir.

Bediüzzaman’ın gerçekleştirmeye çalıştığı iman ve Kur’an hizmetinin saf ve berrak kalabilmesi için, birtakım siyasi mülahazalardan uzak durmak istediğini görmekteyiz. Fiili siyasete itibar etmeyişinin gerekçelerini yazmış olduğu eserlerinde uzun uzun açıklar:

‘Cazibesi ile meraklıları kendi ile meşgul eder. Hakiki ve büyük vazifeyi unutturur. Tarafgirlik meylini verir, zalimlerin zulmünü hoş görür, şerik olur’ sözleri, neden siyasetten uzak duruşu için yeterlidir.

Ona göre toplum içinde tansiyonun yükseltilmesi, insanların karşı karşıya getirilmesi ve şiddet hareketleriyle arzu edilen neticenin elde edilmesi mümkün değildir:

‘Bütün hayatımda, bütün kuvvetimle asayişi muhafazaya çalışmışım. Bu kuvvet dahilde değil, ancak harici tecavüze karşı istimal edilebilir. Vazifemiz dahildeki asayişe bütün kuvvetimizle yardım etmektir’.

Bediüzzaman’ın en bariz vasıflarından biri de ümitli oluşudur:

‘Bila perva ilan ederim. itikad ve yakinimdir. Hak, neşv-ü nema bulacaktır. (yeşerecektir.) Hem de, itimadımdır ki, istikbalde hüküm sürecek ve her kıtasında hakim-i mutlak olacak yalnız hakaik-i İslamiyedir’.

Bütün şartlarda, yılmadan ve çekinmeden iman hizmetinden sebat ederek, şevk ve şükürle Kur’an davasını yürütmesi, erişilmez bir hususiyyeti olarak takdir görmektedir:

‘Saçlarım adedince başlarım olsa, her gün biri kesilse, bu hizmet-i imaniyeden çekilmem’. Dünyayı başıma ateş yapsanız, hakaik-i Kur’aniyye’ye feda olan bu başı zındıkaya eğmem. Sivrisinek tantanasını kesse, bal arısı demdemesini bozsa, sizin zevkiniz bozulmasın, hiç teessüf etmeyiniz’.

Bediüzzaman’daki fikri istikrarın ve tenakuzların olmayışının esas sebebi şöyle izah edilmektedir:

‘Risale-i Nur’daki hakaik, doğrudan doğruya feyz-i Kur’an’dan mülhem hakaik-i imaniyyedir; zaman ve zemine göre değişmez ebedi hakikatlardır’.

Risale-i Nur’un kaynağının yalnızca Kur’an olduğunu ve Kur’an-ın bu asra bakan hususiyetlerinin Bediüzzaman tarafından eserlerine güzel bir üslübla yansıttığını müşahade etmekteyiz. Bediüzzaman’ın şu ifadeleri bu konuyu çok güzel aydınlatır:

‘Elde Kur’an gibi bir mu’cize-i baki varken, başka burhan (delil) aramak aklıma zaid (lüzumsuz) görünür. ‘Elde Kur’an gibi bir burhan-ı hakikat varken, münkirleri ilzam için gönlüme sıklet mi gelir!?’.

İKİNCİ BÖLÜM

BEDİÜZZAMAN’A GÖRE GERİ KALMANIN ANA SEBEPLERİ

Osmanlı’nın mevcut şartlarını düzeltmek için Batı’nın insanlık, barış ve refah gibi yararlı yönlerini almakta bir sakınca görmeyen Bediüzzaman, Batı’nın sefahatine, başıboşluğuna ve toplumu dejenere eden keşmekeşliğine karşı çıkar:

‘Bunun içindir ki, medeniyet yolunda bizim örnek tutacağımız millet, Japonlardır. Onlar Avrupa medeniyetinin bütün güzelliklerini aldılar. Fakat, bekalarının temeli olan milli adetlerini muhafaza ettiler’ diyerek Japon’ları örnek gösterir.

Şu tespitleri ise çare konusunun bir başka yönünü ortaya koymaktadır:

‘Şimdi hüküm ferma şecaat-i imaniyye ve akliyye ve fenniyyedir. Bazen bir münevverü’l-fikir yüze (yüz kişiye) mukabildir. Ecnebiler size bu şecaatle galebeye çalışıyorlar. Yalnız, şecaat-i Kur’aniye cevherinden yapmalısınız’.

Gerilemede en büyük sebep; cehalet, zaruret ve ihtilaf. Bediüzzama’a göre bütün kötülüklerin davetçisi ve acil çare bekleyen hastalığı cehalettir:

‘Ben vilayet-i Şarkiyye’de aşiretlerin hal-i perişaniyyetini görüyordum. Anladım ki, dünyevi bir saadetimiz, bir cihetle fünun-u cedide-i Medeniyye (Medeniyyetin yeni fenleri) ile olacaktır. ‘ Elbette nev’i beşer ahir vakitte ulum.

Bediüzzaman ‘zaruret’ sözü ile, müslümanların karşı karşıya bulunduğu maddi ve teknik yöndeki geri kalmışlığını anlatmak istemiştir. İslam alemini saran bu fakirlik illetinden çabuk kurtulacağını ve hatta ilim ve teknikte Batıya yetişip, önüne geçeceği yönündeki kanaatini belirtir. ‘Hayat bir faaliyet ve harekettir, şevk ise matiyyesi (bineği)’dir veya sa’y-i insaninin (çalışmanın) baharıdır. Çalışmanın sevabı servettir, ataletin cezası sefalettir.

Bediüzzaman’ın cemiyet bünyesindeki ihtilafın boyutuna matematiksel bir mantıkla yaklaştığı görülür:

‘Cemiyette vahid-i sahih olmazsa cem ve zam, kesir darbı gibi küçültür. Bu hususu şöyle izah eder; ‘Hesapta malumdur ki, darp ve cem (çarpma ve toplama) ziyadeleştirir. Dört kere dört onaltı eder. Fakat kesirlerde darp ve cem bilakis küçültür. Sülüsü sülüs ile (üçte biri, üçte bir ile) darbetmek tis’i (dokuz da biri) olur. Aynen onun gibi, insanlarda sıhhat ve istikamet ile vahdet olmazsa, ziyadeleşmek küçülür, bozuk olur, kıymetsiz olur’.

‘Hayat ittihaddadır (birleşmededir)’ diyen Bediüzzaman ‘İttifakta kuvvet var; ittihatta hayat var; uhuvvette saadet ver’ görüşleriyle de, toplum dinamizminin can damarlarını nazara vermektedir.

Geri Kalmamızda Diğer Altı Hastalık

1-Ye’s

2-Sıdk’ın ölmesi

3-Adavete muhabbet

4-Ehl-i imanı birbiriyle bağlayan nurani bağları bilmemek

5-Çeşit çeşit suri (bulaşıcı) hastalıklar gibi intizar eden istibdad

6-Menfaat-i şahsiyyesine himmetini hasretmek.

Bu hastalıkların tedavi metodları ise:

1-el-Emel (ümitli olmak)

2-Ye’sin (ümitsizliğin) öldürülmesi.

3-Sıdk (doğruluk)

4-Muhabbete muhabbet, husumete husumet (sevgi duygusuna sevgi, düşmanlık duygusuna düşmanlık)

5-Himmetli (gayretli) millet olmak,

6-Meşveret-i şer’iyye (istişare meclisi)

Şer-i hükümlere tam uyulmaması ve bu yöndeki ölçülerin sebeplerle kaçırılmış olması, toplumda meydana gelen gerilemeye ve çöküntüye sebep olarak gösterilir.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

OSMANLI EĞİTİMİNDE BOZULMAYA GENEL BAKIŞ

Osmanlı eğitim sistemi öylesine mükemmel işledi ve öylesine parlak sonuçlar ortaya çıkardı ki, bilim dünyasının ilklerinden tutun da, bu gün batılı eğitimcilerin söyledikleri modern kriterleri asırlar önce uygulayan alimler yetiştirdi. Bu başarıyı, idareci makamındaki insanların eğitime ve eğiticiye verdikleri önemde de aramak lazımdır. Çünkü bir devlet: ‘Hangi alim bildiğini yüzüme doğru söylemezse, meclisime gelmesin’ deyen padişahlar tarafından idare edilmiştir. Öte yandan, halkın müttaki bir müslüman olarak yetişmesi, eğitim ve öğretim faaliyetlerini en üst düzeye çıkarmıştır. ‘Çünkü, bir çok ayet ve hadis, ilim tahsil etmenin dünya ve ahirete ait faydasından bahsederek, bu yöne teşvik etmiştir. Bunun için Osmanlı halkı hem ilim tahsil etmek için birbirleriyle yarışmış, hem de ilim tahsil edenler yardım için aynı yarışı göstermiştir.

Bozulmanın ilmiyye, kalemiyye, seyfiyye ve mülkiyye kurumları üzerinde olduğu görülmektedir. Devletin temelini meydana getiren bu müesseselerin en ciddi kısmı ise, ilmiyye sınıfı meydana getirmekteydi. Medreselerin gerilemesiyle bu kurumun da ciddi bir dağınıklık içine girdiği anlaşılmaktadır. Çünkü medrese tahsilinin asıl gayesi, Ulum-u Aliye denilen tahkiki iman ve hikemiyyat-ı Kur’aniyye’yi kazanmaktadır. Fakat Osmanlı devletinin çözülme dönemlerinde A’rabi gramer ve sarf, nahiv gibi alet ilimlerine fazlaca ağırlık verilerek, medreselerin asıl dinamizmi zayıf kaldı. Toplum ruhunu ve devlet nizamını temine de bu kaynak kurumaya başlayınca da ilmiye sınıfında dağılmalar ortaya çıktı. Bu gidiş, bugünkü bürokrasi manasına gelen kalemiye sınıfını da etkilemiştir. O dönemde mülkiyye sınıfının da büyük yaralar aldığı bilinmektedir. Siyasi çalkantı, kadroları siyasi hesaplarla ehliyetsiz insanlara bırakınca; adam kayırma, rüşvet ve su-i istimal gibi cemiyeti kemiren hastalıklarda kendini göstermiştir. Ordunun siyasete karışması ise, seyfiyye adıyla bilinen bu kurumu yıpratmış, iç politika da kendini hissettirmek için, asıl görevini unutur olmuştur. Devletin esas meseleleri bu şekilde yaralanınca bunun tesirinin de bütün cemiyette kendini hissettireceği malumdur. Öyle de olmuştur.

Medreselerde yalnızca dini ilimlerin okutulması ve fenni ilimlerin okutulmaması da Bediüzzaman’ın gördüğü en büyük eksikliktir.

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

BEDİÜZZAMAN MODELİ NEDİR?

İnsanı tanıtmayı, ‘nereden geldiği ve nereye gittiği’ sorusuyla başlayan Bediüzzaman: ‘insan bir yolcudur, sebavetten (çocukluktan) gençliğe, gençlikten ihtiyarlığa, ihtiyarlıktan kabre, kabirden haşre, haşirden ebede kadar yolculuğu devam eder’ diyerek, insanın dünyaya başıboş gelmediğine, ibn-i tasarruf altında bulunarak, bir kudret tarafından ebede sevk olunduğuna dikkat çekmektedir. İnsanın latifeleri içinde öyle bir latife var ki, ebedden ve ebedi zattan başkasına razı olmaz ondan başkasına teveccüh etmiyor. Masivasına (başkasına) tenezzül etmez. Bütün dünyayı ona versen, o fıtri ihtiyacı tatmin etmez. İnsanın fıtratı zi-şuuru olan vicdanı, saadet-i ebediyyeye bakar, gösterir. Evet, kim uyanık vicdanını dinlese, ‘Ebed, Ebed!’ sesini işitecektir. Bütün kainat o vicdana verilse, ebede karşı olan ihtiyacının yerini dolduramaz. Demek o vicdan, ebed için yaratılmıştır’.

İnsanın mahiyetini yepyeni bir üslupla ele alan Bediüzzaman, ciltler dolusu çalışma gerektiren bu hususu, çok anlamlı şekilde tek paragrafa sıkıştırır. ‘İnsan zaiftir, belaları çok fakirdir, ihtiyacı pek ziyade, acizdir, hayat yükü pek ağır... Eğer, Kadir-i Zü’l-Celal’e dayanıp tevekkül etmezse ve itimad edip teslim olmazsa, vicdanı daim azap içinde kalır. Semeresiz (sonuçsuz), meşakkatler (zahmetler), elemler, teessüfler onu boğar; ya sarhoş veya canavar eder.

BEŞİNCİ BÖLÜM

BEDİÜZZAMAN MODELİNDE IRKÇILIK VE BÖLÜCÜLÜK NEDİR VE BUNA KARŞI NASIL BİR EĞİTİM OLMALIDIR

Milliyetçiliğe iki açıdan bakan Bediüzzaman: ‘Fikri milliyet iki kısımdır. Bir kısmı menfidir, şeametlidir, zararlıdır, diğerlerine adavetle devam eder, müteyakkız davranır’ der. Müspet milliyetçilik için de şunları söyler: ‘Müsbet milliyet, hayat-i ictimaiyyenin (sosyal hayatın) ihtiyac-ı dahilisinden ileri geliyor. Teavüne, tesanüde sebebdir. Menfaatli bir kuvvet temin eder. Uhuvvet-i İslamiyye’yi (İslam kardeşliğini) daha ziyade teyit edecek bir vasıta olur.

Bediüzzaman ırkçılık yönünde bir başka tehlikeyi de şöyle nazara verir:

‘Milletimiz de yalnız islamiyettir. Zira Arap, Türk, Kürt, Arnavut, Çerkez ve Lazların en kuvvetli hakikatları revabıt (bağları) ve milliyetleri İslamiyyetden başka hiçbir şey değildir. Nasıl ki az bir ihmal ile tavaif-i müluk temelleri atılmakta ve on üç asır evvel ölmüş olan asabiyyet-i cahiliyyeyi ihya ile fitne ikaz olunmakta ve oldu; gördük’.

‘Bugünkü Türkiye ahalisi asıl Türk kavimlerinden başka, tarihin en eski çağlarından beri gerek Anadolu’da, gerek imparatorluğun diğer bölgelerinde yaşamış ve asırlar boyu serbestçe birbiriyle karışmış olan ırkların, yani Çerkez’lerin, Arnavut’ların, Boşnak’ların, Kürt’lerin, Gürcü’lerin ve İslamiyyetin kabulü ve evlenme yoluyla Rum’ların, Ermeni’lerin ve Slav’ların karışımından meydana gelmiştir. Bu surette ırkçıların iddia ettiği gibi kan saflığından pek eser kalmamıştır’.

Başka bir beyanında da Bediüzzaman, menfi milliyetçilerin Avrupa’dan geldiğin, onları körü körüne taklit ettiğimiz için içimize girdiğini ve bir çok mukaddesatı da feda ettirdiğini anlatarak şunları ifade etmektedir:

‘Halbuki her milletin kamet-i kıymeti farklı bir elbise ister. Bir cins kumaş bile olsa; tarzı ayrı ayrı olmak lazım gelir. Bir kadına, jandarma elbisesi giydirilmez. Bir ihtiyar hocaya, tango bir libasın giydirilmediği gibi... Körü, körüne taklit dahi çok defa maskaralık olur’.

Gerçek Türkçülüğün İslam’ın içinde eriyen ve İslam’la kaynaşmış olan Türklük olduğunu anlatan Bediüzzaman, çok çarpıcı bir teşhiste bulunur:

‘Türk milleti anasır-ı İslamiyye (İslam unsurları) içinde en kesretli (çok) olduğu halde, dünyanın her tarafında olan Türk’ler ise müslümandır. Sair unsurlar gibi, Müslim veya gayr-i müslim olarak iki kısma inkısam etmiştir. Nerede Türk taifesi varsa, müslümandır. Müslümanlıktan çıkan veya müslüman olmayan Türk’ler, Türklükten dahi çıkmıştır (Macarlar gibi)’.

Bediüzzaman, birincisinde, ‘Mekteplerde din dersi okutulmasını, medreselerde ise fen derslerinin okutulmasını teklif etmişti. İkinci olarak da ‘Din ve fen ilimlerin beraber okutulacağı darü’l-fünunlar açılmasını istemişti.

Büyük karışıklığa sebep olan dil probleminin aşılması için de şu teklifi yapmıştır:

(Doğuda) ‘Fünun-u cedideyi (yeni fenleri), ulum-u medaris (medrese ilimleri) ile mezc ve derc; lisan-ı Arabi (Arapça) vacib, Kürdi caiz, Türki lazım kılmaktır’.

ALTINCI BÖLÜM

BEDİÜZZAMAN MODELİNİ DÜZENLEYEN ESASLAR

Bediüzzaman Modelinin Temel İlkeleri:

a-Eğitim, İslam’ın iki ana kaynağı olan Kur’an ve Sünnet’e dayanmalıdır.

b-Dünya ve ahiret hayatı birlikte ele alınmalıdır.

c-Din ve fen ilimleri birlikte okutulmalıdır.

d-Irkçılık ve menfi fikirler körüklenmemeli, İslam milliyeti esas alınmalıdır.

e-Kardeşlik, birlik ve beraberlik esas alınmalıdır.

f-Verilecek eğitim, Kur’an’a ayna olmalıdır.

g-Talebe; şevk, şükür ve ümit içinde tutulmalıdır.

h-Eğitime ferdden ve nefisden başlanmalıdır.

ı-İnsanın kabiliyet ve arzuları dikkate alınmalıdır.

i-Eğitim hür ve açık ve aynı zamanda topluma yönelik olmalıdır.

j-Eğitimde müspet hareket esas alınmalıdır.

k-Talebe ve okul, siyaset içine çekilmemelidir.

l-Eğitim hizmetinde bulunanların yüksek bir gaye için çalışmaları lazımdır.

Bediüzzaman, Medresetü’z-Zehra adında ideal bir medrese kurmayı ve bunu hızla yaygınlaştırmayı düşünür. ‘Camiü’l-Ezher (Mısır’daki İslam Üniversitesi), Afrika’da bir medrese-i umumiyye olduğu gibi, Asya, Afrika’dan ne kadar büyük ise, daha büyük bir dar-ül fünun (Üniversite) Asya’da lazımdır; ta ki İslam kavimleri, mesela Arabistan, Hindistan, İran, Kafkas, Türkistan ve Kürdistan’daki milletleri, menfi ırkçılık ifsad etmesin (bozmasın), Hakiki müsbet ve kutsi ve umumi milliyet-i hakikiyye olan İslamiyyet, milliyeti ile inneme’l-mü’minune ihvetün (mü’minler kardeştir), Kur’an’ın bir kanun-u esasisinin tam inkişifına (hayata geçmesine) mazhar olsun ve ‘felsefe fünunu’ ile ‘ulum-i diniyye’ (din ilimleri) birbirleriyle barışsın ve Avrupa Medeniyeti, İslamiyet hakkıyla tam müsalaha etsin (barışsın) ve Anadolu’daki ehl-i mektep ve ehli medrese birbirine yardımcı olarak ittifak etsin.

Bediüzzaman’a göre birinci derecede okutulması gereken yüksek ilim dersleri (tefsir, kıraat, hadis, ma’rifetullah, fıkıh, kelam ve ahlak) zamanla arka plana düşmüştür. İkinci derecede okutulması gereken alet ilimleri de (Arapça, gramer, sarf, nahiv, belagat ve mantık) birinci sırayı almıştır. Ayrıca Arapça metinlerin zorluğu nedeniyle, talebeler bütün zamanlarını bunları çözmeye ayırdıkları için, ders kitapları dışına çıkıp, modern ilimlerle meşgul olmaları mümkün olmamıştır. Bu tıkanıklığın aşılması için Bediüzzaman’ın teklifi şudur: Talebenin bütün vaktini alan ve zihinleri fazlaca meşgul eden kitapların sayılarını azaltmak, açıklayıcı metinlerle de uğraşmamak ve bunun için zaman öldürmemektir.

Bediüzzaman, açmayı düşündüğü Üniversitelerle ilgili diğer bir yeniliği de, tek tip öğretim modeli bırakılarak, branşlaşmaya gidilmesini, istemesidir.

Bediüzzaman, eğitici durumunda bulunan kimsenin, bir meseleyi sunmadan önce, onun gereklerini kendi şahsında göstermesi ve nefsinde tatbik etmesi lazımdır. Bunun için Bediüzzaman:

‘Lisan-ı hal, lisan-ı Kalden daha tesirlidir’ der. Öte yandan Bediüzzaman:

‘Hazmolunmayan ilim telkin edilmemelidir’ diyerek bu ölçüyü belirler. Ayrıca, telkin edilen ilmin, seviyeye, sahsa, zamana ve zemine de uygun olmasını istemektedir.

Tahmin ederim ki, nasihlerin nasihatları, şu zamanda tesirsiz kaldığının bir sebebi şudur ki; Ahlaksız insanlara derler: Haset etme, hırs gösterme, adavet etme, inat etme, dünyayı sevme, fanidir, fıtratını değiştir gibi zahiren ma la yutak (kabulü imkansız) bir teklifte bulunurlar. Eğer deseler ki, bunların yüzlerini hayırlı şeylere çeviriniz, mecralarını değiştiriniz; hem nasihat tesir eder, hem daire-i ihtiyarlarında bir emr-i teklif olur. ifadelerden de anlaşıldığı gibi, ders verirken, teklif götürürken ve nasihat ederken, insan psikolojisine, kabiliyyetine ve duygularına uygun şekilde almalıdır. Dersleri monotonluktan ve durgunluktan kurtarmak için, karşılıklı münazara tarzında ders işlenmesini, kabiliyetlerin inkişafı, cesaretin artması ve yapıcı tenkitlerin gelişmesi bakımından gerekli görmüştür.

Ayrıca, öğretimde iş bölümüne dayalı, grup ve ünite çalışmalarını teşvik ederek, talebenin imtihana tabi tutulmasını istemiştir. Öte yandan Bediüzzaman’ın ihtisaslaşmaya çok önem verdiği de görülmektedir.

Anlaşılan dersin pekiştirilmesi için ‘tekrar’ unsurunun kullanılması gereğine işaret etmiş ve şöyle demiştir:

‘Müessese tesbit etmek için tekrar lazımdır. Te’kit için terdad lazımdır’.

Öte yandan, talebeden iyi bir sonuç alınabilmesi için, onu tahsilin önemine inandırmak ve bu mes’uliyyeti öğretmek lazımdır. Bunun için de ahlaki yönün ihmal edilmemesi gerekir. Bu, eğitimin her kademesinde olmalıdır’.

İlmi araştırma yapan ve eğitim hizmetiyle vazifeli olan, ayrıca memleketin istiklalini elinde bulunduran bu kadroların geçim derdine düşmesi, büyük bir eksiklikti. İlmin izzetiyle bağdaşmayan bu konunun önüne geçmek için, ilim adamlarının mali yönden devletin himayesine alınmasına dikkat etmiştir.

__________________
Linkleri Sadece Üyelerimiz Görebilir, Lütfen Üye Olunuz (Only Registered Users Can See Links) (Tıkla ve Ücretsiz Üye Ol-Kayıt Ol-Register)




AFİYET OLSUN.......



KAHRAMANMARAŞ AFŞİN TANIR
Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 14.06.09, 15:10 #26 (Konu Linki)
Üye

İsaKarahan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

Durumu: İsaKarahan isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üyelik: 14.03.09
Nerden: k.maras
Okulu: kahraman maras lisesi
Konular: 3134
Mesajlar: 4.723
Teşekkür Etmiş: 0
Teşekkür Almış: 97
Standart Cevap: KİTAP ÖZETLERİ--(tanıtım amaçlıdır) Cevap: KİTAP ÖZETLERİ--(tanıtım amaçlıdır)

EĞİTİMDE BEDİÜZZAMAN MODELİ

Yazarı: Halit ERTUĞRUL

BİRİNCİ BÖLÜM

NEDEN BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ

Bediüzzaman modelini iyi anlayabilmek, onu yeteri kadar tanımamıza bağlıdır. Altmış, Yetmiş yıldır yazılı olarak, menfi bir tarzda kamuoyuna tanıtılan Bediüzzaman’a resmi ideoloji de kapılarını açmaya başladı. Vatanımızın zor günler geçirdiği şu zamanda, onun fikir ve görüşleri o kadar alaka uyandırdı ki, ‘Her kitapçı onun eserlerini bulundurmayı, her medya programcısı da onun fikirlerini ele almayı, yeni çareler olarak gördüler. Okuduğu bir gazete haberi, onun ruhunda fırtınalar koparır. İngiliz Sömürgeler Bakanı Gladistan:

‘Bu Kur’an Müslümanların elinde bulundukça biz onlara hakim olmayız. Ne yapıp yapmalı, Kur’an’ı ortadan kaldırmalıyız veyahut müslümanları ondan soğutmalıyız’ demişti.

Bediüzzaman’da buna karşı şu sözü vermişti: Ben de Kur’anın sönmez ve söndürülmez bir manevi güneş olduğunu tüm dünyaya ispat edeceğim. İşte Bediüzzaman’ın yaygın ifadesiyle Nurculuk hadisesinin bütün gayesi bu cihete matuf olmuştur.

Doğunun eğitim problemini çözmek için, fen ve din ilimlerinin beraber okutulacağı bir üniversite açılması gayesiyle 23 yaşındayken İstanbul’a gider ve projesini bizzat padişaha takdim eder.

1911 yılında Şam’a gider ve orada meşhur hutbesini okur. Herkesin karamsar tablolar çizdiği gelecekten O:

‘İstikbal yalnız ve yalnız İslamiyyetin olacak ve hakim, hakaik-i Kur’aniyye ve imaniye olacak’ diyerek ileri görüşlülüğünü ortaya koyar.

Aynı yıl, şark vilayetlerini temsilen Sultan Reşad’ın Rumeli Seyahatine katılır. Van’da kurmayı düşündüğü üniversite projesini padişahla görüşür. Onun da desteğiyle Van Gölü kıyısına temelini atar.

Bediüzzaman, vatanın kurtuluşu için vazife üstlenerek Birinci Dünya savaşında Ruslara karşı gönüllü alay komutanı vasfıyla talebeleriyle birlikte savaşa iştirak etmiştir.

İngilizler İstanbul’u işgal edince, Ankara’ya davet edilir. Ankara’da aradığını bulamaz. Kendisine teklif edilen mebusluk, umumi vaizlik ve diyanet işleri reisliği gibi bir çok imkanı reddederek Van’a gider ve Şeyh Said isyanını önlemek için çok çalışır. İsyana katılması için yapılan teklife karşı verdiği cevabı ise çok manidardır:

‘Türk milleti asırlardan beri İslamiyyetin bayraktarlığını yapmıştır. Çok Veliler yetiştirmiş ve şehidler vermiştir. Böyle bir milletin torunların kılıç çekilmez. Kılıç harici düşmanlara çekilir. Dahilde kılıç kullanılmaz. Bu zamanda yegane kurtuluş çaremiz, Kur’an ve iman hakikatlarıyla tenvir ve irşad etmektir. En büyük düşmanımız olan cehaleti izale etmektir’.

Hayat çizgisini şöyle ifade eder:

‘Ben cemiyetin iman selameti yolunda dünyamı da, ahiretimi de feda ettim. Gözümde ne Cennet sevdası var, ne de Cehennem korkusu. Cemiyetin, yirmi beş milyon Türk cemiyetinin imanı namına bir Said değil, bin Said feda olsun. Kur’an’ımız yeryüzünde cemaatsiz kalırsa, Cennet’i de istemem; orası da bana zindan olur. Milletimin imanını selamette görürsem, Cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünkü, vücudum yanarken gönlüm gül-gülistan olur.

Risale-i Nur’u anlamıyorlar yahut anlamak istemiyorlar. Beni skolastik bataklığı içine saplanmış bir medrese hocası zannediyorlar. Ben, bütün müspet ilimlerle, asrı hazırın (şimdiki asrın) fen ve felsefesiyle meşgul oldum. Bu hususda en derin meseleleri hallettim. Hatta bu hususda bazı eserler telif eyledim.

Onun fikirleri incelendiğinde, ilk hareket noktasının, semada nazil olan Kur’an’ın hükümlerini akla tesbit ettirmesi ve islamın bütün meselelerini akla yaklaştırmanın mümkün olduğu kanaatidir.

Bediüzzaman’ın gerçekleştirmeye çalıştığı iman ve Kur’an hizmetinin saf ve berrak kalabilmesi için, birtakım siyasi mülahazalardan uzak durmak istediğini görmekteyiz. Fiili siyasete itibar etmeyişinin gerekçelerini yazmış olduğu eserlerinde uzun uzun açıklar:

‘Cazibesi ile meraklıları kendi ile meşgul eder. Hakiki ve büyük vazifeyi unutturur. Tarafgirlik meylini verir, zalimlerin zulmünü hoş görür, şerik olur’ sözleri, neden siyasetten uzak duruşu için yeterlidir.

Ona göre toplum içinde tansiyonun yükseltilmesi, insanların karşı karşıya getirilmesi ve şiddet hareketleriyle arzu edilen neticenin elde edilmesi mümkün değildir:

‘Bütün hayatımda, bütün kuvvetimle asayişi muhafazaya çalışmışım. Bu kuvvet dahilde değil, ancak harici tecavüze karşı istimal edilebilir. Vazifemiz dahildeki asayişe bütün kuvvetimizle yardım etmektir’.

Bediüzzaman’ın en bariz vasıflarından biri de ümitli oluşudur:

‘Bila perva ilan ederim. itikad ve yakinimdir. Hak, neşv-ü nema bulacaktır. (yeşerecektir.) Hem de, itimadımdır ki, istikbalde hüküm sürecek ve her kıtasında hakim-i mutlak olacak yalnız hakaik-i İslamiyedir’.

Bütün şartlarda, yılmadan ve çekinmeden iman hizmetinden sebat ederek, şevk ve şükürle Kur’an davasını yürütmesi, erişilmez bir hususiyyeti olarak takdir görmektedir:

‘Saçlarım adedince başlarım olsa, her gün biri kesilse, bu hizmet-i imaniyeden çekilmem’. Dünyayı başıma ateş yapsanız, hakaik-i Kur’aniyye’ye feda olan bu başı zındıkaya eğmem. Sivrisinek tantanasını kesse, bal arısı demdemesini bozsa, sizin zevkiniz bozulmasın, hiç teessüf etmeyiniz’.

Bediüzzaman’daki fikri istikrarın ve tenakuzların olmayışının esas sebebi şöyle izah edilmektedir:

‘Risale-i Nur’daki hakaik, doğrudan doğruya feyz-i Kur’an’dan mülhem hakaik-i imaniyyedir; zaman ve zemine göre değişmez ebedi hakikatlardır’.

Risale-i Nur’un kaynağının yalnızca Kur’an olduğunu ve Kur’an-ın bu asra bakan hususiyetlerinin Bediüzzaman tarafından eserlerine güzel bir üslübla yansıttığını müşahade etmekteyiz. Bediüzzaman’ın şu ifadeleri bu konuyu çok güzel aydınlatır:

‘Elde Kur’an gibi bir mu’cize-i baki varken, başka burhan (delil) aramak aklıma zaid (lüzumsuz) görünür. ‘Elde Kur’an gibi bir burhan-ı hakikat varken, münkirleri ilzam için gönlüme sıklet mi gelir!?’.

İKİNCİ BÖLÜM

BEDİÜZZAMAN’A GÖRE GERİ KALMANIN ANA SEBEPLERİ

Osmanlı’nın mevcut şartlarını düzeltmek için Batı’nın insanlık, barış ve refah gibi yararlı yönlerini almakta bir sakınca görmeyen Bediüzzaman, Batı’nın sefahatine, başıboşluğuna ve toplumu dejenere eden keşmekeşliğine karşı çıkar:

‘Bunun içindir ki, medeniyet yolunda bizim örnek tutacağımız millet, Japonlardır. Onlar Avrupa medeniyetinin bütün güzelliklerini aldılar. Fakat, bekalarının temeli olan milli adetlerini muhafaza ettiler’ diyerek Japon’ları örnek gösterir.

Şu tespitleri ise çare konusunun bir başka yönünü ortaya koymaktadır:

‘Şimdi hüküm ferma şecaat-i imaniyye ve akliyye ve fenniyyedir. Bazen bir münevverü’l-fikir yüze (yüz kişiye) mukabildir. Ecnebiler size bu şecaatle galebeye çalışıyorlar. Yalnız, şecaat-i Kur’aniye cevherinden yapmalısınız’.

Gerilemede en büyük sebep; cehalet, zaruret ve ihtilaf. Bediüzzama’a göre bütün kötülüklerin davetçisi ve acil çare bekleyen hastalığı cehalettir:

‘Ben vilayet-i Şarkiyye’de aşiretlerin hal-i perişaniyyetini görüyordum. Anladım ki, dünyevi bir saadetimiz, bir cihetle fünun-u cedide-i Medeniyye (Medeniyyetin yeni fenleri) ile olacaktır. ‘ Elbette nev’i beşer ahir vakitte ulum.

Bediüzzaman ‘zaruret’ sözü ile, müslümanların karşı karşıya bulunduğu maddi ve teknik yöndeki geri kalmışlığını anlatmak istemiştir. İslam alemini saran bu fakirlik illetinden çabuk kurtulacağını ve hatta ilim ve teknikte Batıya yetişip, önüne geçeceği yönündeki kanaatini belirtir. ‘Hayat bir faaliyet ve harekettir, şevk ise matiyyesi (bineği)’dir veya sa’y-i insaninin (çalışmanın) baharıdır. Çalışmanın sevabı servettir, ataletin cezası sefalettir.

Bediüzzaman’ın cemiyet bünyesindeki ihtilafın boyutuna matematiksel bir mantıkla yaklaştığı görülür:

‘Cemiyette vahid-i sahih olmazsa cem ve zam, kesir darbı gibi küçültür. Bu hususu şöyle izah eder; ‘Hesapta malumdur ki, darp ve cem (çarpma ve toplama) ziyadeleştirir. Dört kere dört onaltı eder. Fakat kesirlerde darp ve cem bilakis küçültür. Sülüsü sülüs ile (üçte biri, üçte bir ile) darbetmek tis’i (dokuz da biri) olur. Aynen onun gibi, insanlarda sıhhat ve istikamet ile vahdet olmazsa, ziyadeleşmek küçülür, bozuk olur, kıymetsiz olur’.

‘Hayat ittihaddadır (birleşmededir)’ diyen Bediüzzaman ‘İttifakta kuvvet var; ittihatta hayat var; uhuvvette saadet ver’ görüşleriyle de, toplum dinamizminin can damarlarını nazara vermektedir.

Geri Kalmamızda Diğer Altı Hastalık

1-Ye’s

2-Sıdk’ın ölmesi

3-Adavete muhabbet

4-Ehl-i imanı birbiriyle bağlayan nurani bağları bilmemek

5-Çeşit çeşit suri (bulaşıcı) hastalıklar gibi intizar eden istibdad

6-Menfaat-i şahsiyyesine himmetini hasretmek.

Bu hastalıkların tedavi metodları ise:

1-el-Emel (ümitli olmak)

2-Ye’sin (ümitsizliğin) öldürülmesi.

3-Sıdk (doğruluk)

4-Muhabbete muhabbet, husumete husumet (sevgi duygusuna sevgi, düşmanlık duygusuna düşmanlık)

5-Himmetli (gayretli) millet olmak,

6-Meşveret-i şer’iyye (istişare meclisi)

Şer-i hükümlere tam uyulmaması ve bu yöndeki ölçülerin sebeplerle kaçırılmış olması, toplumda meydana gelen gerilemeye ve çöküntüye sebep olarak gösterilir.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

OSMANLI EĞİTİMİNDE BOZULMAYA GENEL BAKIŞ

Osmanlı eğitim sistemi öylesine mükemmel işledi ve öylesine parlak sonuçlar ortaya çıkardı ki, bilim dünyasının ilklerinden tutun da, bu gün batılı eğitimcilerin söyledikleri modern kriterleri asırlar önce uygulayan alimler yetiştirdi. Bu başarıyı, idareci makamındaki insanların eğitime ve eğiticiye verdikleri önemde de aramak lazımdır. Çünkü bir devlet: ‘Hangi alim bildiğini yüzüme doğru söylemezse, meclisime gelmesin’ deyen padişahlar tarafından idare edilmiştir. Öte yandan, halkın müttaki bir müslüman olarak yetişmesi, eğitim ve öğretim faaliyetlerini en üst düzeye çıkarmıştır. ‘Çünkü, bir çok ayet ve hadis, ilim tahsil etmenin dünya ve ahirete ait faydasından bahsederek, bu yöne teşvik etmiştir. Bunun için Osmanlı halkı hem ilim tahsil etmek için birbirleriyle yarışmış, hem de ilim tahsil edenler yardım için aynı yarışı göstermiştir.

Bozulmanın ilmiyye, kalemiyye, seyfiyye ve mülkiyye kurumları üzerinde olduğu görülmektedir. Devletin temelini meydana getiren bu müesseselerin en ciddi kısmı ise, ilmiyye sınıfı meydana getirmekteydi. Medreselerin gerilemesiyle bu kurumun da ciddi bir dağınıklık içine girdiği anlaşılmaktadır. Çünkü medrese tahsilinin asıl gayesi, Ulum-u Aliye denilen tahkiki iman ve hikemiyyat-ı Kur’aniyye’yi kazanmaktadır. Fakat Osmanlı devletinin çözülme dönemlerinde A’rabi gramer ve sarf, nahiv gibi alet ilimlerine fazlaca ağırlık verilerek, medreselerin asıl dinamizmi zayıf kaldı. Toplum ruhunu ve devlet nizamını temine de bu kaynak kurumaya başlayınca da ilmiye sınıfında dağılmalar ortaya çıktı. Bu gidiş, bugünkü bürokrasi manasına gelen kalemiye sınıfını da etkilemiştir. O dönemde mülkiyye sınıfının da büyük yaralar aldığı bilinmektedir. Siyasi çalkantı, kadroları siyasi hesaplarla ehliyetsiz insanlara bırakınca; adam kayırma, rüşvet ve su-i istimal gibi cemiyeti kemiren hastalıklarda kendini göstermiştir. Ordunun siyasete karışması ise, seyfiyye adıyla bilinen bu kurumu yıpratmış, iç politika da kendini hissettirmek için, asıl görevini unutur olmuştur. Devletin esas meseleleri bu şekilde yaralanınca bunun tesirinin de bütün cemiyette kendini hissettireceği malumdur. Öyle de olmuştur.

Medreselerde yalnızca dini ilimlerin okutulması ve fenni ilimlerin okutulmaması da Bediüzzaman’ın gördüğü en büyük eksikliktir.

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

BEDİÜZZAMAN MODELİ NEDİR?

İnsanı tanıtmayı, ‘nereden geldiği ve nereye gittiği’ sorusuyla başlayan Bediüzzaman: ‘insan bir yolcudur, sebavetten (çocukluktan) gençliğe, gençlikten ihtiyarlığa, ihtiyarlıktan kabre, kabirden haşre, haşirden ebede kadar yolculuğu devam eder’ diyerek, insanın dünyaya başıboş gelmediğine, ibn-i tasarruf altında bulunarak, bir kudret tarafından ebede sevk olunduğuna dikkat çekmektedir. İnsanın latifeleri içinde öyle bir latife var ki, ebedden ve ebedi zattan başkasına razı olmaz ondan başkasına teveccüh etmiyor. Masivasına (başkasına) tenezzül etmez. Bütün dünyayı ona versen, o fıtri ihtiyacı tatmin etmez. İnsanın fıtratı zi-şuuru olan vicdanı, saadet-i ebediyyeye bakar, gösterir. Evet, kim uyanık vicdanını dinlese, ‘Ebed, Ebed!’ sesini işitecektir. Bütün kainat o vicdana verilse, ebede karşı olan ihtiyacının yerini dolduramaz. Demek o vicdan, ebed için yaratılmıştır’.

İnsanın mahiyetini yepyeni bir üslupla ele alan Bediüzzaman, ciltler dolusu çalışma gerektiren bu hususu, çok anlamlı şekilde tek paragrafa sıkıştırır. ‘İnsan zaiftir, belaları çok fakirdir, ihtiyacı pek ziyade, acizdir, hayat yükü pek ağır... Eğer, Kadir-i Zü’l-Celal’e dayanıp tevekkül etmezse ve itimad edip teslim olmazsa, vicdanı daim azap içinde kalır. Semeresiz (sonuçsuz), meşakkatler (zahmetler), elemler, teessüfler onu boğar; ya sarhoş veya canavar eder.

BEŞİNCİ BÖLÜM

BEDİÜZZAMAN MODELİNDE IRKÇILIK VE BÖLÜCÜLÜK NEDİR VE BUNA KARŞI NASIL BİR EĞİTİM OLMALIDIR

Milliyetçiliğe iki açıdan bakan Bediüzzaman: ‘Fikri milliyet iki kısımdır. Bir kısmı menfidir, şeametlidir, zararlıdır, diğerlerine adavetle devam eder, müteyakkız davranır’ der. Müspet milliyetçilik için de şunları söyler: ‘Müsbet milliyet, hayat-i ictimaiyyenin (sosyal hayatın) ihtiyac-ı dahilisinden ileri geliyor. Teavüne, tesanüde sebebdir. Menfaatli bir kuvvet temin eder. Uhuvvet-i İslamiyye’yi (İslam kardeşliğini) daha ziyade teyit edecek bir vasıta olur.

Bediüzzaman ırkçılık yönünde bir başka tehlikeyi de şöyle nazara verir:

‘Milletimiz de yalnız islamiyettir. Zira Arap, Türk, Kürt, Arnavut, Çerkez ve Lazların en kuvvetli hakikatları revabıt (bağları) ve milliyetleri İslamiyyetden başka hiçbir şey değildir. Nasıl ki az bir ihmal ile tavaif-i müluk temelleri atılmakta ve on üç asır evvel ölmüş olan asabiyyet-i cahiliyyeyi ihya ile fitne ikaz olunmakta ve oldu; gördük’.

‘Bugünkü Türkiye ahalisi asıl Türk kavimlerinden başka, tarihin en eski çağlarından beri gerek Anadolu’da, gerek imparatorluğun diğer bölgelerinde yaşamış ve asırlar boyu serbestçe birbiriyle karışmış olan ırkların, yani Çerkez’lerin, Arnavut’ların, Boşnak’ların, Kürt’lerin, Gürcü’lerin ve İslamiyyetin kabulü ve evlenme yoluyla Rum’ların, Ermeni’lerin ve Slav’ların karışımından meydana gelmiştir. Bu surette ırkçıların iddia ettiği gibi kan saflığından pek eser kalmamıştır’.

Başka bir beyanında da Bediüzzaman, menfi milliyetçilerin Avrupa’dan geldiğin, onları körü körüne taklit ettiğimiz için içimize girdiğini ve bir çok mukaddesatı da feda ettirdiğini anlatarak şunları ifade etmektedir:

‘Halbuki her milletin kamet-i kıymeti farklı bir elbise ister. Bir cins kumaş bile olsa; tarzı ayrı ayrı olmak lazım gelir. Bir kadına, jandarma elbisesi giydirilmez. Bir ihtiyar hocaya, tango bir libasın giydirilmediği gibi... Körü, körüne taklit dahi çok defa maskaralık olur’.

Gerçek Türkçülüğün İslam’ın içinde eriyen ve İslam’la kaynaşmış olan Türklük olduğunu anlatan Bediüzzaman, çok çarpıcı bir teşhiste bulunur:

‘Türk milleti anasır-ı İslamiyye (İslam unsurları) içinde en kesretli (çok) olduğu halde, dünyanın her tarafında olan Türk’ler ise müslümandır. Sair unsurlar gibi, Müslim veya gayr-i müslim olarak iki kısma inkısam etmiştir. Nerede Türk taifesi varsa, müslümandır. Müslümanlıktan çıkan veya müslüman olmayan Türk’ler, Türklükten dahi çıkmıştır (Macarlar gibi)’.

Bediüzzaman, birincisinde, ‘Mekteplerde din dersi okutulmasını, medreselerde ise fen derslerinin okutulmasını teklif etmişti. İkinci olarak da ‘Din ve fen ilimlerin beraber okutulacağı darü’l-fünunlar açılmasını istemişti.

Büyük karışıklığa sebep olan dil probleminin aşılması için de şu teklifi yapmıştır:

(Doğuda) ‘Fünun-u cedideyi (yeni fenleri), ulum-u medaris (medrese ilimleri) ile mezc ve derc; lisan-ı Arabi (Arapça) vacib, Kürdi caiz, Türki lazım kılmaktır’.

ALTINCI BÖLÜM

BEDİÜZZAMAN MODELİNİ DÜZENLEYEN ESASLAR

Bediüzzaman Modelinin Temel İlkeleri:

a-Eğitim, İslam’ın iki ana kaynağı olan Kur’an ve Sünnet’e dayanmalıdır.

b-Dünya ve ahiret hayatı birlikte ele alınmalıdır.

c-Din ve fen ilimleri birlikte okutulmalıdır.

d-Irkçılık ve menfi fikirler körüklenmemeli, İslam milliyeti esas alınmalıdır.

e-Kardeşlik, birlik ve beraberlik esas alınmalıdır.

f-Verilecek eğitim, Kur’an’a ayna olmalıdır.

g-Talebe; şevk, şükür ve ümit içinde tutulmalıdır.

h-Eğitime ferdden ve nefisden başlanmalıdır.

ı-İnsanın kabiliyet ve arzuları dikkate alınmalıdır.

i-Eğitim hür ve açık ve aynı zamanda topluma yönelik olmalıdır.

j-Eğitimde müspet hareket esas alınmalıdır.

k-Talebe ve okul, siyaset içine çekilmemelidir.

l-Eğitim hizmetinde bulunanların yüksek bir gaye için çalışmaları lazımdır.

Bediüzzaman, Medresetü’z-Zehra adında ideal bir medrese kurmayı ve bunu hızla yaygınlaştırmayı düşünür. ‘Camiü’l-Ezher (Mısır’daki İslam Üniversitesi), Afrika’da bir medrese-i umumiyye olduğu gibi, Asya, Afrika’dan ne kadar büyük ise, daha büyük bir dar-ül fünun (Üniversite) Asya’da lazımdır; ta ki İslam kavimleri, mesela Arabistan, Hindistan, İran, Kafkas, Türkistan ve Kürdistan’daki milletleri, menfi ırkçılık ifsad etmesin (bozmasın), Hakiki müsbet ve kutsi ve umumi milliyet-i hakikiyye olan İslamiyyet, milliyeti ile inneme’l-mü’minune ihvetün (mü’minler kardeştir), Kur’an’ın bir kanun-u esasisinin tam inkişifına (hayata geçmesine) mazhar olsun ve ‘felsefe fünunu’ ile ‘ulum-i diniyye’ (din ilimleri) birbirleriyle barışsın ve Avrupa Medeniyeti, İslamiyet hakkıyla tam müsalaha etsin (barışsın) ve Anadolu’daki ehl-i mektep ve ehli medrese birbirine yardımcı olarak ittifak etsin.

Bediüzzaman’a göre birinci derecede okutulması gereken yüksek ilim dersleri (tefsir, kıraat, hadis, ma’rifetullah, fıkıh, kelam ve ahlak) zamanla arka plana düşmüştür. İkinci derecede okutulması gereken alet ilimleri de (Arapça, gramer, sarf, nahiv, belagat ve mantık) birinci sırayı almıştır. Ayrıca Arapça metinlerin zorluğu nedeniyle, talebeler bütün zamanlarını bunları çözmeye ayırdıkları için, ders kitapları dışına çıkıp, modern ilimlerle meşgul olmaları mümkün olmamıştır. Bu tıkanıklığın aşılması için Bediüzzaman’ın teklifi şudur: Talebenin bütün vaktini alan ve zihinleri fazlaca meşgul eden kitapların sayılarını azaltmak, açıklayıcı metinlerle de uğraşmamak ve bunun için zaman öldürmemektir.

Bediüzzaman, açmayı düşündüğü Üniversitelerle ilgili diğer bir yeniliği de, tek tip öğretim modeli bırakılarak, branşlaşmaya gidilmesini, istemesidir.

Bediüzzaman, eğitici durumunda bulunan kimsenin, bir meseleyi sunmadan önce, onun gereklerini kendi şahsında göstermesi ve nefsinde tatbik etmesi lazımdır. Bunun için Bediüzzaman:

‘Lisan-ı hal, lisan-ı Kalden daha tesirlidir’ der. Öte yandan Bediüzzaman:

‘Hazmolunmayan ilim telkin edilmemelidir’ diyerek bu ölçüyü belirler. Ayrıca, telkin edilen ilmin, seviyeye, sahsa, zamana ve zemine de uygun olmasını istemektedir.

Tahmin ederim ki, nasihlerin nasihatları, şu zamanda tesirsiz kaldığının bir sebebi şudur ki; Ahlaksız insanlara derler: Haset etme, hırs gösterme, adavet etme, inat etme, dünyayı sevme, fanidir, fıtratını değiştir gibi zahiren ma la yutak (kabulü imkansız) bir teklifte bulunurlar. Eğer deseler ki, bunların yüzlerini hayırlı şeylere çeviriniz, mecralarını değiştiriniz; hem nasihat tesir eder, hem daire-i ihtiyarlarında bir emr-i teklif olur. ifadelerden de anlaşıldığı gibi, ders verirken, teklif götürürken ve nasihat ederken, insan psikolojisine, kabiliyyetine ve duygularına uygun şekilde almalıdır. Dersleri monotonluktan ve durgunluktan kurtarmak için, karşılıklı münazara tarzında ders işlenmesini, kabiliyetlerin inkişafı, cesaretin artması ve yapıcı tenkitlerin gelişmesi bakımından gerekli görmüştür.

Ayrıca, öğretimde iş bölümüne dayalı, grup ve ünite çalışmalarını teşvik ederek, talebenin imtihana tabi tutulmasını istemiştir. Öte yandan Bediüzzaman’ın ihtisaslaşmaya çok önem verdiği de görülmektedir.

Anlaşılan dersin pekiştirilmesi için ‘tekrar’ unsurunun kullanılması gereğine işaret etmiş ve şöyle demiştir:

‘Müessese tesbit etmek için tekrar lazımdır. Te’kit için terdad lazımdır’.

Öte yandan, talebeden iyi bir sonuç alınabilmesi için, onu tahsilin önemine inandırmak ve bu mes’uliyyeti öğretmek lazımdır. Bunun için de ahlaki yönün ihmal edilmemesi gerekir. Bu, eğitimin her kademesinde olmalıdır’.

İlmi araştırma yapan ve eğitim hizmetiyle vazifeli olan, ayrıca memleketin istiklalini elinde bulunduran bu kadroların geçim derdine düşmesi, büyük bir eksiklikti. İlmin izzetiyle bağdaşmayan bu konunun önüne geçmek için, ilim adamlarının mali yönden devletin himayesine alınmasına dikkat etmiştir.

Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 14.06.09, 15:10 #27 (Konu Linki)
Üye

İsaKarahan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

Durumu: İsaKarahan isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üyelik: 14.03.09
Nerden: k.maras
Okulu: kahraman maras lisesi
Konular: 3134
Mesajlar: 4.723
Teşekkür Etmiş: 0
Teşekkür Almış: 97
Standart Cevap: KİTAP ÖZETLERİ--(tanıtım amaçlıdır) Cevap: KİTAP ÖZETLERİ--(tanıtım amaçlıdır)

EĞİTİME FARKLI BİR BAKIŞ

Yazarı : Selim AYDIN
Yayınevi : TÖV
Baskı : İzmir / 1993 / 244 shf.

BUGÜNKÜ EĞİTİM SİSTEMİNE GENEL BİR BAKIŞ

Bugünkü Eğitim Sistemimize Kritik Bir Bakış.

Ezbere dayalı olan öğretim sistemimizde bilgi yüklenilmesi ağırlıktadır. Özellikle bilgi yükleme. İlköğretimde, çocuk kendine yabancı olan bir yaygın bilgiden mesul tutulmakta. Özellikle düşünmeye yer verilmeyen, araştırmaya yönlendirmeyen eğitim sistemi ilkokuldan üniversiteye kadar öğretmenin söylediklerini ezberlemeye, imtihanlarda nakletmeye yönlendirilen öğrenci ilmi düşünmeyi gerçekleştirememektedir.

Öğrenci, bilgi yığılan bir nesne olmaktan çıkarılıp, anlama ve bilgi üretme dönemine giren bir özne vasfını kazanınca daha ilkokuldan başlayarak ezberlemeye değil; anlamaya yönelik bir eğitim gördüğünde, yüksek öğretim sırasında artık yalnız öğretim üyesinden birşeyler öğrenen kişi olmaktan çıkıp, kendisi de birşeyler inceleyen araştıran, derse katkıda bulunan bir kişi olacaktır.

Toplumumuzda Kişilik Gelişimi ve Eğitim

Bugün ileri toplumlarda çocuğa aile zenginliği veya onun statüsü değil, güven duygusu, beceri ve sorumluluk kazandırılmakta. Çünkü ‘Kendisini yönetmeyen aciz ve güvensiz insanı, başkalarının kuralları yönetir’. Çocuk değişmez bir zeka ile doğmaz. İlmi çalışmalar zekanın en hızlı şekilde 8 yaşından önceki dönemde geliştiğini ortaya koymuştur. Çocuğa kendine ifade fırsatı verildiği ölçüde gelişir. Küçük yaştan itibaren ona kendine has fikirlere sahip olması ve düşüncelerini belirtmesi için yardımcı olmalı. Yapılan anketler, üniversitede okuyan gençler arasında yüksek oranda yetersizlik ve güvensizlik duygusunun var olduğunu göstermektedir.

Çocuk deneyerek daha kolay öğrenir. Gençlerimiz hep ‘yanılmak korusu’ ile pasif ve çekingen kalmıştır. Bunun da sebebi çocukların hata yapmalarının da onlara güven duygusunun verilmeyişidir. Emeğin ve çalışmanın takdir edilmediği bir toplumda gençlere sürekli ‘çalışın’ demenin hiçbir pratik değeri yoktur.

BUGÜNÜN DÜNYASINDAKİ DEĞİŞİK EĞİTİM

Okulu başarılı yapan şeyler sadece para ve emekle satın alınan veya yaptırılan, güzel binalar ve kaliteli eğitim teknolojileri değil, aynı zamanda öğretmene, onun yetişmesine ve problemlerini çözmesine önem veren zihniyette insanların olması ve paranın öğretmen için harcanmasıdır. Bugün Japonya ve Almanya, okullarında öğrenci başına, A.B.D.’den % 50 daha az para harcamakta. Bununla birlikte birçok konuda A.B.D.’den daha ileri seviyededirler. A.B.D. binalara ve yönetime daha fazla para harcarken, Japonya ve Almanya Yönetim ve binalardan ziyade, öğretmen maaşlarına daha fazla ödemekte.

Osmanlı medreselerinde hocalara günde 50 ile 100 akçe talebelere de 7 akçe burs verip sosyal hayatlarını garantiye almıştır. Bütün eğitim elemanlarının yeme ve içmeleri bedavaydı. (O devirde birkaç akçe ile bir koyun alınmakta idi. Bugünle kıyasını varın siz yapın.)

Ayrıca eğitim sistemleri kaliteli olan ülkeler, öğrencileri daha fazla tutarlar. Mesela, Japonya’nın öğretim süresi bir yılda 240 gün, Almanya’da 210 gün, Türkiye’de ise yaklaşık 180 gündür.

Dünyada matematik öğretiminde en iyi olan Hollanda’da farklı ve ilgi uyandırıcı yapıdaki cisimler derste kullanılır. Gerçek dünyadaki cisimler derste de kullanılır. Çocukların öğrendikleri şeyler onların hayatlarıyla bağlantılıdır. Bilimi, teknolojiye aktarmada en iyi olan Japonlar, diğer ülkelerle kıyaslandığında, avukattan, hukukçudan fazla mühendis ve teknik eleman yetiştirirler.

Japonlar Osmanlı’ların Enderun mektebindeki uygulama ağırlıklı eğitimi benimseyip tatbik etmektedir. Yeni Zelanda’lılar okuma ve anlama kabiliyetini en iyi gerçekleştirenlerdir. Yeni Zelanda’lıların bu metodu, Osmanlı medreselerinde tatbik edilen metoddur.

Öğretmen eğitiminde en başarılı olan Almanya’da öğretmenler, rahat şekilde orta sınıf seviyesinde maaş alırlar ve haklar verilir; ağır bir eğitimden geçirilir. Mesela, Almanya’da bir müzik öğretmenin müzikde veya İngilizce’de master alması mecburidir.

Enderun Mektebi

Enderun mektebi Osmanlı’daki üstün beyin gücünün eğitimi için kurulan 21. asra girerken, ülkelerin benimsediği, hedeflediği eğitim modelinin pek çok yönünü ihtiva eden eğitim müessesesidir. Yeni Zelenda’lıların örnek aldığı eğitim sisteminde öğrenciler yaşlarına göre değil, ilerleme hızlarına, anlama ve kavrama seviyelerine göre gruplandırılırdı. Sınıflar 15’er kişilik olup, her 15 kişiye bir sınıf öğretmeni atanırdı. yine Yeni Zelenda’lılara belletmen sistemini Enderun Mektebinde 10 kişilik öğrenci gruplarına öğretmenden ayrı olarak Lala (rehber) verilirdi. Lalalar kıdemli ve başarılı öğrenciler arasından seçilirdi.

Tanzimat’tan Günümüze Eğitimdeki İnsan Modeli

Tanzimattan sonra ülkemizde Batı’ya ve onun değerlerine bir yöneliş vardır. 1840-1900 yılları arasında Osmanlı toplumunda eğitiminde Batılılaşma ve laikleşme adına çok önemli değişiklikler yapıldı.

1839’da ilk önce askeri sahada batılılaşmaya yönelik reform hareketleri daha sonra, eğitimde, adalet sisteminde ve bürokraside yapıldı. Ülkenin en önemli eğitim kurumları Batılılara teslim edilmesi çok kısa bir zaman sonra açık bir şekilde görülmeye başladı.

Çünkü pozitivist ve materyalist bir eğitim sisteminin uygulanışını, Mc.Farlena hayretler içinde müşahede etmişti. Yabancı okulların açılmasına hız verildi. 1867’de Fransız Devletinin maddi ve manevi büyük yardımlarıyla Fransızca eğitim ve öğretim yapan Galatasaray Lisesi kuruldu. yıllarca imparatorluğun yönetici kadrolarını aydınlarını, yetiştiren bu okulun müdürü ve hocalarının çoğu Fransızdı.

LONDRA’DAN EĞİTİM SİSTEMİMİZİN GÖRÜNÜŞÜ

Lisanımız

Dünyada dil zenginliği kelime açısından, birincisi Arapça ikincisi Fransızca üçüncüsü İngilizce olmasına rağmen İngilizce’den Türkçe’ye tercümede ne kadar zorluk çekildiği malumdur. Çünkü Türkçe’deki bir kelime, az bir nüansla İngilizce’de 60-70 kelime karşılığıdır. Bu da bizim öz Türkçe adına dilimizin ayıklama adına doğurduğu zorluklardandır.

Eğitim görmüş bir İngiliz, Shakespeare’in ve en azından 1800’lerde yazılmış eserlerin dilini rahatça anlarlarken; 1900’lerde Türkçe olarak yazılmış eserler bir Türk vatandaşına yabancı gelmektedir. Bizim Osmanlı’da eleştirdiğimiz ‘halk ile Ulema arasındaki kopukluğun en büyük sebebi olan ‘kullanılan kavramların ve sözcüklerin farklı oluşu’ gibi; İngilizce’de de akademik bilim İngilizce’si ile halkın konuştuğu İngilizce farklıdır. Yine liseyi bitiren bir İngiliz vatandaşı, ana dili İngilizce’den yeterlilik imtihanına girmek zorundadır.

‘Git Doktoranı Yap Gel’ Mantığı

1960’lı yıllardan beri yurt dışına öğrenci ve kamu görevlileri gönderilmesine rağmen hala ülke ve millet çapında Batının bilim ve teknolojisini alarak onu geliştirmiş değiliz. Japonlar bu işi 20-25 yılda gerçekleştirdi. 4-5 yıllık masrafı bugünkü değerlerde 300-350 milyon lira dolayında olan ve her yıl 150-200 öğrenci gönderilerek sayıları 1000 olan ve 1500 tane de kendi imkanlarıyla giden bu öğrenciler spastik olarak ne çalışacaklarını ve döndüklerinde nerelerde istihdam edilip, millete nasıl faydalı olacaklarını bilmiyorlardı. Sonuç ortada: Ülkelerine geri dönenlerin oranı % 30’dur. Ülkelerine dönenler de ya yanlış işlerde istihdam ediliyor, veya bürokratik engellemelere kurban gidiyor. Devletin ‘Git doktoranı yap gel’ mantığı öğrencilere önceden mesuliyeti vermekte. Yurt dışında doktora yapan öğrencilere de hazır bilgilerin olduğu tezler hazırlattırılmakta (Örneğin Rusya’daki Müslüman Türkler).

İngiliz Eğitim Sistemi.

İngiltere’de devlet okullarının yanında en az onlar kadar yaygın özel okullara 7 yaşında alınır, Lise bitinceye kadar da bu okullarda yatılı kalınır. Buradan mezun olanlar da ülkeyi yönetir. İdarecilerin % 80 bu okullardan mezundur.

Batıdaki İlmi Gelişmeler Ve Biz

Bugün Batı dünyası, Düşünce ve fikir bakımından kriz dönemi yaşamaktadır. Bilim ve din arasındaki 150 yıllık mücadelenin artık sona erdirilmesi gerektiği inanç ve bilginin insanın iki temel ihtiyacı olduğu hususlarında pek çok Batıllı bilim adamı ve düşünür kampanya başlatmış bulunmakta. Oysa 1920’li yıllarda Avrupa’da moda olmuş dinin ve inancın gereksiz ve manasız olduğunu ileri süren ‘Mantıki Pozitivizm’ isimli materyalist bilim felsefesi gözlüğü ile yıllardır Türkiye’deki Müslümanları değerlendiren bir grup aydın, özellikle okumuş insanların dine alaka duymaya başlamasını ve dindarlaşmasını mantıki pozitivizm felsefesi çerçevesinde anlamıyorlar. Gerçekte mantıki pozitivizm Hristiyanlığa karşı bir cevaptır. Oysa bizim aydınımız Batıda Hristiyanlık için verilen hükümleri, memleketimizde İslamiyet üzerinde infaz ettiler.

Batının Bilim ve Teknolojideki seviyesine niçin ulaşamıyoruz? Yaklaşık 150 yıldır Batı’ ile sıkı bir alış veriş içinde bulunuyoruz. Bizim toplumumuzda Batıdaki gibi sosyal değişimlere bağlı olarak halkın yapısına uygun kurulmuş ve oturmuş müesseseler mevcut değil. Batının üniversitelerinde memleketimizin ve üniversilerimizin ihtiyaç duydukları konularda, ama çok plansız şekilde küçük bir noktada, kompleks ve pahalı teknoloji ve laboratuar cihazlarını kullanarak, akademik kariyerini tamamlamakta ve ülkemize -eğer vatanperver ise- geri dönmektedir. Göreve başladıktan sonra, Batıda başarılı sonuçlar elde ettiği sistemi, ortamı ve ilmi araştırma atmosferini bulamamakta; üç beş yıl içinde araştırma, okuma aşk ve şevkini kaybederek rutin şekilde dersini veren sisteme adapte olmuş biri veya o üniversiteyi terk edip zengin olma yollarını araştırmaktadır.

MUCİD YETİŞTİRMENİN ÖNEMİ

Durmadan ortaya çıkan yeni problemler karşısında, milletin, hürriyet, refah ve saadetlerini sürdürebilmesi mucid ruhlu insanların yetiştirilmesine bağlıdır. Bilim, teknik ve ekonomide büyük ilerlemelerin hayal gücüne ve üstün zeka, hızlı problem çözme gibi zihni kabiliyetlerin eseri olduğunu çok önceden fark eden bu ülkelerin bilim ve fikir adamları yıllardan beri araştırma yapmaktadırlar.

Bu düşüncelerin akis uyandıracağı anlaşılabileceği çeşitli mesleklerden bir aydın grubuna sahip olmaları da onlar için ayrı bir talih olmuştur. Zaten Almanların 41, Amerikalıların 40, İngilizlerin 32 Nobel mükafatı kazanmalarına karşılık, Müslümanların bir tane bile Nobel Ödülü yoktur.

Dünyanın Dahi Yetiştiren Merkezleri

20-30 yıldır ‘yüksek zeka ve mucitlik testleri’ geliştirerek toplumlarını testlerle sistematik olarak tarayan İsrail, Çin, eski Sovyetler Birliği ve A.B.D. üstün zekalıların eğitimi için özel okullar ve üniversiteler tesis etmiştir. Mesela İsrail’in (Cudin şehrinde ‘Ofek’ isimli özel bir dahi okulu vardır. Bu okulun öğrencilerinden ‘Dan Glük’ 5 yaşında iken İsrail hükümetine yazdığı bir mektupta Filistin meselesinin çözümü için ayrıntılı bir barış planı hazırlayıp teklif etmişti. Okulun en başarılı öğrencisi olan Dan Glük’e geleceğin Einstein’i olarak bakılmaktadır.

Novossibirsk’te dahilerin eğitimini profesörlerin üstlendiği Sovyetler Birliği’nin açtığı dahi okulunun eğitim süresi 3 yıldır.

Mucidler Nasıl Keşfedilir?

Mucidliğin temel işleme mekanizması olan diverjant düşünce, mevcut bilgiye dayanılarak yeni orijinal değişik alternatif ve çözümler üretilmesinde iş görüşü mucidliği ölçen geliştirilmiş özel testlerle mucidler keşfedilir; I.Q. testi ile zeka seviyesi ölçülür. Mucid kimseler, teknik konularda daha çok okurlar. Kendi uzmanlıklarının farklı alanlarıyla ilgili mesleki litaratüre aşırı ilgi duyarlar. Gençliklerinde çok şey okumuşlardır. Kendilerine ait şahsi dökümantasyon çalışmaları vardır.

Mucid Şahsiyetlerin Vasıfları

Mucidlerin gruplandırılmış vasıflarının bazıları: Kararlarında bağımsız, egosu kuvvetli, enaniyetli, kendine güvenen, dediği dedik, herşeyi kolay kolay kabul etmeyen: ferdiyetçi tiplerdir. Şevkli, istekli, hırslı, kendi kendine öğrenebilen, ırarlı ve çalışkandır. Güzel değerlendimeler yapabilen, analiz ve sentez güçleri kuvvetli, anlayışlı ve kavrayışlı, yüksek muhakemelidirler. Bunlar ‘ben merkezli’ olmalarından dolayı kolayca kayıp sapabilmektedirler.

EĞİTİM NASIL OLMALI

İsteklerin Tatmin Edilme Sürecinde Eğitimin Önem

İnsanın çevresine karşı organik ve sosyal intibakının şeklini istek, hedef, engel arasındaki karşılıklı münasebetler belirler. Bunun için başta isteği değerlendirmek, onun önemini ve karmaşıklığını fark edebilmektir. Problem çözme ile ilgili vakaları öğrenmesi problem çözmeyi kolaylaştırmaktadır. ‘Karar vermeden önce düşün, sonra kararını ver’ tembihi gözönüne alınarak istekleri yerine getirmeden önce, o istekle alakalı bütün malumatları gözden geçirmeli, varsa tecrübeleri dinlemeli ve diğer ihtimalleri düşünüp tartmalı ve ona göre, o isteği yerine getirip getiremeyeceğine karar vermeli.

Eğitimde Öğrenci Boyutunun İlk Sıraya Konmasının Önemi

Eğitim ve öğretim müfredatları öğrenci boyutu vurgulanarak hazırlanır. Öğrencinin yaşı, çevresi, ilgi alanları bu sistemde önemlidir. Öğrenciye verilecek bilgiler, öğrencinin daha önceki eğitimine, nasıl yetiştiğine ve onun şartlarına uygun hazırlanır. Kısaca öğrenci merkezli bir eğitimde, öğrenci sistemin temelidir.

Öğrenmede Alternatif bir metod: Grup çalışması

Grup çalışması ile sıcak bir atmosferde; anlatırken öğrenme, dinlerken öğrenme, tartışırken öğrenme, soru-cevap tarzında öğrenme, gibi çok geniş imkanlar ortaya çıkmaktadır. Böylece öğrenciyle birlikte mücadele etme, birlikte başarma birlikte sevinme, kısacası ‘Biz’ olma duygusunu kazandırma fırsatı verir.

Okuma-Yazma Ve Sözlü Anlatımın Geliştirilmesi

Öğrencilerin duygularını, izlenimlerini, tecrübelerini şiir, hikaye fıkra türlerinde dile getirebilip yayınlayabilecekleri bir okul gazetesi çıkartma, öğrenci odaklı eğitimin uygulamasına bir model olabilir. Bu tür faaliyetler hem öğrencinin aktif atılımını sağlayarak kritik düşünmeyi pekiştirecek, hem de dili güzel bir biçimde kullanmasını sağlayacaktır.

Eğitimde Yabancı Dilin Önemi

Birçok sahada ortaya çıkan yenilikleri izleyebilme ya da diğer toplumlara aktarabilme, böylece yaşadığı çağı kavrayabilme bugünün insanı için önemli bir ihtiyaçtır. İlkönce hangi alanlarda ne tür bir yabancı dile gerek duyulduğunu belirledikten sonra, bu dillerin, kullanımında hangi kabiliyetlere ne seviyede öncelik verileceği kararlaştırılmalıdır.

Eğitimde Kitle İletişim Araçlarının Önemi

Kitle iletişim araçlarının kullanıldığı eğitim-öğretim ortamında çocuk ve gençler kendi hızları içinde kendi ilgi ve kabiliyetlerine uygun konuları, kendi çabası ve öğretmenin rehberliği ile öğrenme fırsatına sahip olacaktır.

Bilgisayar Destekli Eğitim

Multimedia ürünlerinin kullanılmasında elde edilen netice şudur: Alışılagelmiş öğretim metodlarına (kitap ve tahta) kıyasen kişiyi daha uzun süreli ve derin bir alakayla mevzua yönlendirmesidir. Ayrıca kişi daha uzun süreli anlaşılmış, sindirilmiş bilgiye sahip olmanın yanında, bilginin nasıl, nerede kullanabileceği hususunda tecrübe kazanır.

Öğrencinin bilgisayarla etkileşim içine girmesi, deneme ve yanılma yoluyla öğrenciye geri besleme sağlanması: Yüksek işlem hızı sayesinde birçok benzetmeye açık olması özellikle gerçek hayatta bile yapılamayacak veya tehlikeli olacak olayları bir anda yapması ve gözlem imkanını sağlaması, görüntüleri istenen hızda ve sırada kompoze ederek kullanabilmeyi mümkün kılmaktadır.

Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 14.06.09, 15:10 #28 (Konu Linki)
Üye

İsaKarahan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

Durumu: İsaKarahan isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üyelik: 14.03.09
Nerden: k.maras
Okulu: kahraman maras lisesi
Konular: 3134
Mesajlar: 4.723
Teşekkür Etmiş: 0
Teşekkür Almış: 97
Standart Cevap: KİTAP ÖZETLERİ--(tanıtım amaçlıdır) Cevap: KİTAP ÖZETLERİ--(tanıtım amaçlıdır)

BAŞARININ OLMAYAN ROTASI

Yazar : Ulaş BIÇAKÇI
Yayınevi : Rota Yayınevi
Baskı : İstanbul / 1996 / 419 shf.

Başarının Olmayan Rotası

Yönetim danışmanları için Amerika'da 'şirket doktoru' benzetmesi yapılır. Bir şirket doktorunun iş yaşamına ilişkin teşhisleri neler olabilir? Yazar iş hayatı ile ilgili problemleri şu şekilde teşhis ediyor.

* İş yaşamı sorunlu

* Sorunlar yaygın

* Sorunlar şiddetli

* Değişen iş yaşamı koşullarında artık başarının belli bir rotası yok

* İş yaşamı, yaşam kalitemizi etkiliyor, hem de çok kötü bir şekilde

Teşhis 1: İş Yaşamı Sorunlu

İş hayatında sorunlar, sıkıntılar, huzursuzluklar, tatminsizlikler, hayal kırıklıkları, umutsuzluklar var. Sorunların bu boyutu üzücü olmakla beraber başka bir boyutu daha var ki o da insanların ve şirketlerin verimlerinin düşmesi.

Teşhis 2: Sorunlar Yaygın

İş yaşamına, problemleri ortaya çıkarma perspektiflerden bakıldığı zaman bu sorunların ve doğurduğu rahatsızlıkların son derece yaygın olduğunu görülür. Yazar yıllardır dinlediklerinden, gözlemlediklerinden, incelemelerinden karşılaştığı problemleri zaman zaman not etmiş. Bunların 16 sayfayı bulduğu dile getiriliyor. İşte sorunlardan bazıları:

*Sorumluluk çok, yetki yok.

*Kim kime bağlı belli değil.

*İş tanımları yok.

*İyi adamlar kaçıyor.

*İnsana değer verilmiyor.

*Patron adam atlayarak herkesle muhatap oluyor.

*Patron herşeye karışıyor, detaylarla uğraşıyor.

*Çok başlılık var.

* Burada insana gelecek yok.

*Kimse işini kendi işi gibi benimsemiyor.

*Ücret düzeyimiz düşük.

*Kurumsallaşamamışız.

*Burada profesyonellik yok, herkes amatör.

*Bir organizasyon şemamız bile yok.

Teşhis 3: Sorunlar Şiddetli

İleride daha geniş bir şekilde değinileceği için burayı geçiyorum.

Teşhis 4: Değişen İş Yaşamı Koşullarında Artık Başarının Belli Bir Rotası Yok.

Değişen teknolojiye bağlı olarak yaşam koşulları değişiyor. Bugün yaşanan değişiklikler ve yarın yaşanacak değişiklikler başarının rotasını iyice karmaşıklaştıracak. Ancak insanların, zihniyeti, kafa yapıları ve iş düzenleri aynı anda değişemiyor. İşte sorunların asıl kaynağı burada. Bu değişime ayak uyduramıyoruz.

Teşhis 5: İş Yaşamı, Yaşam Kalitemizi Etkiliyor, Hem De Çok Kötü Bir Şekilde

Andre Gorz "Çalışanların kaçı kimliğini işinden bağımsız olarak tanımlayabilir?" demiş. Gerçekten de kimlik sorunlarına kadar varan bir derinlik var işin içinde. Herkes iş yaşantısında ki sıkıntılarını alıp eve taşıyor, aile fertlerine yakınlarına bulaştırıyor. Diğer bir deyişle insanların hayatlarını kesin çizgilerle iş-hayatı, aile-hayatı, … gibi birbirinden ayırmak mümkün olmadığı gibi bunların birbirini etkilemesinin de önüne geçilemez. Kitapta bu dile getirilirken problemlerden birinin de bu olduğu vurgulanmış, iş hayatının bizi kötü yönde etkilediği dile getirilmiş. İleri ki kısımlarda bunun nasıl aşılacağına dair bir takım tavsiyeler sunulmuş.

İlk 3 Teşhis: İş Yaşamı Sorunlu, Sorunlar Şiddetli Ve Yaygın

İş yaşamının sorunlu, sorunların yaygın ve şiddetli olduğu teşhisi oldukça açık ve net. Onun için bu üç teşhis bir arada incelenerek bazı örnekler verilmiş. Bu örnekleri fazla tafsile girmeden, umumi problemleri yansıtması açısından bir kaç madde halinde verelim.

Örnek 1: Bir özel şirketin cirosunu 60 milyon dolardan 160 milyon dolara çıkartan genel müdür, buna karşılık patronundan gerekli ilgiyi görmediği gibi satıştaki artışların primlere yansımadığını hatta kendisine bir teşekkür bile edilmediğini söylüyor.

Örnek 2: Büyük bir grupta mali koordinatör olarak çalışan bir kişi, genel müdürün isteği üzerine hafta sonu tatilini iptal ederek bir rapor hazırlayıp, pazartesi sabah genel müdüre teslim etmek zorunda kalıyor. Pazartesi günü ise müdür rapora bakmak lüzumunu bile hissetmiyor ve bir ara bakarız diyor.

Örnek 3: Yine Libya'da iş yapan bir firmanın patronu Boğaziçi Üniversitesinden mezun bir genci işe alıyor. Kendisinden firmasının Libya’daki durumu ile ilgili hayati bir rapor hazırlamasını istiyor. Genç canını dişine takarak kapsamlı bir rapor hazırlıyor. Patron ise "Rapor dediğin böyle kalın olmaz, kim okuyacak onu!" diyerek geri iade ediyor.

*Kimse kimseye başarıyı öğretemez. Sen, kendin öğrenirsin ve onu sen kendin gerçekleştirirsin.

Yazar, kendisine gelip, başarıya ulaşma konusunda bir reçete isteyenlere karşı şunu söylüyor. "İnsanlar doğal olarak başarıyı öğrenmek istiyorlar. Buraya kadar pek bir şey yok. Hatalı olan şu, bu öğrenmeyi kısa yoldan gerçekleştirmek istiyorlar; kısa reçeteler, püf noktalar, altın kurallar okuyarak! Ama başarı pasif bir öğrenme süreci değil, aktif bir eylem sürecidir."

* Şirketler küçülerek büyüyor.

Şirketler artık eski "Kendin pişir kendin ye" felsefesini bırakıyorlar. Şirketler sadece kendi işleriyle ilgilenerek lojistik destek diyebileceğimiz işlere eleman ayırmaktan vazgeçiyorlar. Bunları piyasada bu işler için kurulmuş firmalara yaptırtarak bu tür işler için personel çalıştırmıyorlar. Mesela; aşçı, bulaşıkçı, kurye hizmetleri, nakliye hizmetleri, güvenlik hizmetleri, sekreteryal hizmetler, bakım-onarım hizmetleri…

Bu yeni eğilimi Tom Peters şöyle dile getiriyor: "Şirket ruhu hariç verebileceğin herşeyi dışarı ver."

Kitabın bundan sonraki kısımlarında yazarın reçete olarak sunduğu tavsiyeler yer alıyor. Başta reçetelere karşı olduğunu belirtmişti. Burada kendisininkinin sihirli reçete olmadığı, insanların her şeye rağmen istediği öz öğütler listesi olduğunu söylüyor.

Madde 1: İş Yaşamını Algılayış Biçimleri Değişmeli

Teorik olarak, kuramsal olarak, kitabi olarak, ideal olarak, kağıt üzerinde yazılı-çizili şekliyle doğru, başarılı ve güzel olan şeyler gerçek yaşamda daha farklı bir şekilde gerçekleşiyor. İnsanlar bu farkları anlamaya çalışmıyorlar, olması lazım gelenin etkisinde kalıp hayal kırıklığına uğruyorlar. İnsanlar -meli -malı sendromunun etkisinde kalıyorlar. Halbuki olan ile olması lazım gelen arasındaki farka hazır olmak gerek. Bunun iki yararı olacak. Birincisi olayların içine girdiğinde onların nereye doğru yöneldiğini bilecek ve tedbirlerini ona göre alacaksın. İkincisi, daha baştan hazırlıklı olduğundan bu farklar seni sarsmayacak, üzmeyecek ve iş yapmanı engellemeyecek.

*Geleneksel görüşler üzerimizde hala etkili, bunlardan kurtulmak gerek.

Eskiden etkili olmuş ve başarıya ulaşmış görüşlerin bugün de etkili olacağı düşünülüyor. Halbuki teknolojide, özellikle enformasyon teknolojisindeki gelişmeler değişimi zorunlu kılmaktadır. Bunlar artık iş hayatının felsefsini derinden etkilemiştir. Bu gelişmelere paralel bir değişiklik gereklidir ve eski felsefelerle de bu olmuyor.

Madde 2: İş Yaşamı Felsefeleri Gözden Geçirilmeli Ve Gerekli Değişiklikler Yapılmalı

* Bir vizyon edinilmeli: Vizyon (çizgi) değeri olan bir şeydir. Çizgi para eder. İnsanlar belli bir çizgiyi tutturmuş, imajını sabitleştirmiş yerlerle iş yapmayı tercih ederler. Onun için bir vizyon edinmek gereklidir. Ama bu uzun vade isteyen şey için aceleci olmamak gerek.

* Şarklı ezikliği sendromundan kurtul: Bizde şu anlayış iyice yerleşmiş. Her şeyin en iyisi batıda, veya batıdaki her şey bizden daha iyi. Bu yanlış mantaliteyi aşmak gerekli. Yazar batıda incelediği ve birlikte çalıştığı yerlerin her zaman dört dörtlük olmadığını belirtiyor.

* Bildiğin ve sevdiğin işi yapmaya özen göster. Eğer mümkünse sevdiğiniz ve kendinizi verebileceğiniz bir işe girişiniz. Bu başarı oranınızı yükselttiği gibi karşılaştığınız stres ve zorluklara karşı tahammül oranınızı yükseltir.

* Kişisel kalitene tutkun ol: Kişisel kalite; insanın verimliliği artı etkinliği artı ürettiği ürünün kalitesi artı ürettiği hizmetin kalitesi artı ilişkilerinin kalitesi demektir. En iyi ve mükemmeli yakalamaya çalışmalı. İdeale ulaşmak imkansız gibidir. Yazar şunu tavsiye ediyor. "En iyiyi yakalayamadığına değil hedefleyemediğine üzül."

* Büyüme hırsı kontrol edilmeli ve kök işe bağlı kalınmalı, çok dağılmamalı: Vehbi Koç bunu "İşadamları ve sanayiciler birdenbire zengin olmaya çalışmamalı. Böyle yapmaya çalışanlar yok olup gittiler." Şeklinde özetliyor. Ayrıca büyürken daha değişik alanlara yayılarak büyüme yerine, bir alanda en söz sahibi olmayı ve o sektörde otorite olmayı tavsiye ediyor.

* Güvenilir, dürüst ve itibarlı ol: Bunu en iyi İhlas Holdingin sahibi Dr. Enver Ören özetliyor. "İtibar kaybedeceğime para kaybedeceğim."

* Hayat mücadele değil, mücadele hayattır: Rekabetin kişiyi veya şirketleri daima ileriye götürdüğü vurgulanmış ve "Mücadele edersen yaşarsın" şeklinde özetlenmiş. Bu bir denkleme dökülerek Konfor + Bahtiyarlık = Sabit denilerek konfor ve bahtiyarlığın ters orantılı olduğu vurgulanmış.

Madde 3: Belli Bir Kişisel Kalite Tutturulmalı

*Aşırı bilimsellik (Kalın kafalı rasyonellik): İnsanlar çok uzun süredir yöneticiliği bilimsel yapma çabası içine girmişlerdir. İstenmiştir ki yönetim ve yöneticilik pozitif bilimler gibi determinist neden-sonuç ilişkisine dayanan bir bilim dalı olsun da işletmelerin, organizasyonların yönetimi, yöneticiler tarafından öğrenilerek belli kurallara dayalı bir şekilde doğru olarak yapılsın. Bugün iş yaşamında duruma göre demek olan "Durumsallık yaklaşımı" gibi akımlar geliştirilmiş olmasına rağmen yukarıdaki düşünce insanları hala bilimselliğin yukarıdaki şekline koşullandırmıştır. Burada iş yaşamında bilimsel metodların kullanılmasına karşı çıkılmamakla beraber tamamen bilimsel metodlara bel bağlanmaması gerektiği tavsiye ediliyor. İş hayatında her zaman aynı metodların aynı sonucu vermeyeceği gerçeği dile getirilmiş ve esnekliğe de yer verilmesi istenmiş.

* Çalışma metotları ve yanlış şartlanmalar: İnsanların kişisel kalitelerini, iş yaşamı ve yaşam kalitelerini ve dolayısı ile başarılarını etkileyen sonuç olarak ta sorunlar doğmasına neden olan faktörlerden biri de iş yapış biçimlerine ait yanlış ve aşırı şartlanmalardır. Bunlardan bazılarını şöyle sıralamak mümkün.

-Yönetim tarzı: Otokratik mi, demokratik mi olmalı? Duruma göre değişmeli. Bir çok faktöre; teknolojinin yapısı, çalışanların bilgi ve vasfı yetenekleri, sayılarına göre ayarlanmalı.

-Yaşam bir sahnedir, oynayacaksan kendini oyna: Yazar en kıymetli silahın insanın kendi öz kişiliği olduğunu söylüyor. Piyasada kişilere çeşitli durumlarda nasıl davranmaları gerektiğine dair yazılan kitapların insanı rol yapmaya ittiği ve başarıyı engellediğini söylüyor.

-Başarmak için çok çalışmak lazım: Kitapta çok çalışmak yerine sıkı çalışmayı öneriyor. Profesyonel kendisine ayıracağı zaman çok olsun diye daha sıkı çalışır.

-İş-yaşamı, özel-yaşam ayırımı: Yazar bu ayırımın yapılamayacağını vurgulayarak, "Yaşamımızın tümünü kapsayan aktiviteleri yeterince sürdürebilme konusundaki inisiyatifsizliğimizi, sürekli öğrenme ve gelişme konusundaki ataletimizi gerçeklerin arkasına saklanarak örtbas etmeye çalışıyoruz… Oysa tek bir hayat yaşarız… Sınırları kaldırın. Evinizi işinize, işinizi evinize taşıyınız" diyor.

*İş yaşamında profesyonelizm: Yazar aşağıdaki anlamlardaki profesyonellik tanımlarını reddediyor.

-Profesyonel saatini kiralayan adamdır.

-Profesyonel yönetici, yöneticiliği meslek edinmiş adamdır.

-Profesyonel, mesleğini iyi bilen, iyi okumuş ve tecrübeli adamdır.

-Mesleğini para karşılığı icra eden adamdır.

-Emeğini satan adamdır.

Buna karşılık "Onlar kendilerini çalıştıkları şirkete herhangi bir ortaklık bağı olmadan, ücret karşılığı emeğini o şirkete satan adamdır" tanımını getirilmiş.

Yazara göre Profesyonellik Şartnamesi:

-Profesyonel işinin üzerine gider.

-Profesyonel işine sarılır.

- Profesyonel mesai saatlerini aşsa da işlerini neticeye ulaştırır.

-Profesyonel işlerini yerine getirebilmek için gerekli yetkiyi ne yapıp yapıp elde eder.

-Profesyonel kısıtları engelleri aşmaya çalışan yapıcıdır.

-Profesyonel üstlerini de yönetmesini becerir.

-Profesyonel kaybetmekten hemen hemen hiç korkmaz.

-Profesyonel bir hata yapınca "Benim hatam oldu" der.

-Profesyonel söz verir, profesyonel olmayan vaat eder.

Madde 4 ve 5: Şirketlerdeki Yaşam Felsefesi Ve Yapısal Değişim:

Yazara göre gelecekte şirketleri bekleyen değişimler şunlar:

1-Hiyerarşi darbe alacaktır.

2-Hiyerarşideki piramit modeli yerini daha basık bir modele bırakacak, orta kademelerdeki yönetici sayısı azalacak.

3-İnsanları belli görevlere tasnif eden organizasyon şemaları kalkacak.

4-Astlık üstlük ilişkisi kalkacak.

5-Müdürlük, şeflik vs kalkacak, bunun yerine unvan olarak insanlar yaptıkları işlerin ismini kullanacak.

6-Üstün astı kontrolü yerini oto kontrole bırakacak.

7- Dikey terfiler yerlerini yatay terfilere bırakacak.

8-Otoritenin kaynağı kurallardan ziyade bilgi olacak.

9-İnsanların kapasitelerini daha fazla artırmak için her türlü baskı, otorite, disiplin ve sistemler terk edilecek.

10-İnsanı sisteme, bireyi müesseseye yeğleyen mantık ortadan kalkacak.

11-Şirketlerde dikey karar alma prosesi yerini yatay karar alma prosesine bırakacak.

12-Tüm yazılı kurallar, talimatnameler yönetmelikler fevkalade azalacak.

13-Şirket merkezleri ve holdingler küçülecek ve buralardaki kurmay görevliler azalacak.

14-Kalite bugünkü gibi sadece üretilen ürün ve hizmetin kalitesini değil, kişisel ve örgütsel, iç ve dış tüm ilişkilerin kalitesinide kapsayacaktır.

15-Büyük şirketler hızlı hareket edemediklerinden küçülecekler. Büyüklük anlayışı tamamen değişecek.

Yazar bundan sonra da şirketler için iş felsefesi veriyor.

*Şirketlerin amaçları net olmalı.

*Kök işine sadık ol.

*Şirkette başkalarına yaptırabileceğin işler için personel istihdam etme.

*Bilmediğin işlere girmektense, bulunduğun sektörde söz sahibi olmaya çalış.

*Yeni bir işe girmek durumunda kalırsan bu işi iyice öğren.

*Otonom, küçük birimlerle çalış.

*Merkezi yapılar kurup diğer şirketler üzerinde egemenlik kurma.

*Erken holdingleşme sevdasına kapılma.

*Normal insanlarla normalin üzerinde iş yapmayı bil.

*Rekabetten korkma.

*Sadece kısa vadeli kar peşinde koşma.

*İtibarına yatırım yap.

*Toplam kalite kültürünü şirkete yay.

*Her şeyi sıkı sıkı birbirine bağlı sistemler haline getirme.

*Elin işin üzerinde olsun.

Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 14.06.09, 15:10 #29 (Konu Linki)
Üye

İsaKarahan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

Durumu: İsaKarahan isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üyelik: 14.03.09
Nerden: k.maras
Okulu: kahraman maras lisesi
Konular: 3134
Mesajlar: 4.723
Teşekkür Etmiş: 0
Teşekkür Almış: 97
Standart Cevap: KİTAP ÖZETLERİ--(tanıtım amaçlıdır) Cevap: KİTAP ÖZETLERİ--(tanıtım amaçlıdır)

BÜYÜK FİKİRLER OLUŞTURMANIN 101 YOLU

Yazar : Timothy R.V.FOSTER
Yayınevi : Rota Yayıncılık

SORUNLARI KAVRAMAK

1.YOL: MEVCUT DURUMU TANIMLAYIN

Büyük fikirler oluşturmakta atacağınız ilk adım, o an için nerede olduğunuzu açıkça kavramaktır. Mevcut durumunuzu tanımlarken, yapabildiğiniz ölçüde çok ve farklı ölçüm aracı kullanın. Örneğin, aşağıdaki başlıkları kullanabilirsiniz:

*Arka plan

*Gereksinim

*Coğrafi / fiziksel konum

*Zaman parametreleri

*Rekabet durumu

*Mali durum

*Eldeki kaynaklar

*Elde bulunmayan kaynaklar

Bunun nasıl işlediğine ilişkin bir örnek vereyim. 1982’de New York’taki bir reklam ajansı için çeşitli bağımsız işler yapıyordum. Ajansın müşterilerinden biri, Teksas’tan Granby Havacılık AŞ idi. Granby son derece güzel görünümlü, yüksek randımanlı dört kişilik özel uçaklardan iki ayrı model üretmişti. Granby’nin karşılaştığı sorun “Göklerdeki Porsche” diye sunulan 120.000 dolarlık uçağın satışlarının oldukça yavaş olmasıydı. (sayı 100’ün altındaydı) Oysa Granby’nin en iyi yılında, yani yaklaşık 36 ay önce satılan uçak sayısı 400’ün üzerindeydi. Ajans başkanı Bruce Friedlich, Granby için ortaya bazı fikirler atıp atmayacağımı sordu. Sonuç olarak bir haftam vardı. Ben de yukarıda çerçevesini çizdiğim yöntemi uyguladım.

*Arka plan Granby, dört kişilik tek motorlu özel uçaklardan iki model üretiyor: 400 ve 500. Modeller birkaç yıl önce önemli ölçüde modernize edilip kaliteleri yükseltildiği için, uçakların özellikle randıman ve kalite açısından kusursuz bir imajı var. Buna karşın satışlar düşmüş. Granby uçakları neredeyse özel olarak iş adamları tarafından kendi başlarına uçmak için satın alınıyor. Kullanım alanı, boş zamanlarda uçmaktan çok iş yolculukları. İlk kez uçak satın alanlar için uygun bir model değil.

*Gereksinim Granby için satışları artırmaya yarayacak, alanında süregiden önderliğini iyice açığa çıkaracak, hızla uygulanabilecek ve çok fazla paraya mal olmayacak büyük bir fikir.

*Coğrafya Granby Teksas’ta. ABD’nin dört bir yanından ve sınırlı ölçüde dünyanın çeşitli yerlerinden müşterileri var.

*Zaman Ana kavramlara bu hafta ihtiyacımız var. Birkaç ay içinde fikrin yürürlüğe girmesi gerek.

*Rekabet Durumu Granby uçağı üstün bir ürün, fiyatı da uygun. Yüksek hız ve inanılmaz bir yakıt randımanı sunuyor.

*Mali Durum Son derece düşük bir bütçemiz var.

*Eldeki Kaynaklar Alıcı bir izleyici kitle, 4.500 Granby sahibinden oluşan sadık bir zemin ; destekleyici havacılık medyası

*Elde Bulunmayan Kaynaklar Dünyanın parası, dünyanın zamanı

2.YOL: HEDEFİ TANIMLAYIP ÖLÇÜLEBİLİR KILIN

Hedef önemlidir ve ölçülebilir olmalıdır. Hedefleri nasıl ölçersiniz? Hedefler izi sürülebilecek terimlerle ifade edilebilmelidir. Örneğin: Genel Havacılık İmalatçıları Birliği’nin aylık raporlarından ölçülebilecek şekilde, Granby’nin birinci sıradaki pazar payını geliştirerek satışları yüzde 10 yükseltmek.

3.YOL: BOŞLUKLARI BELİRLEYİN

Bir sonraki basamak mevcut durumunuzla arzuladığınız durum arasındaki boşlukları belirlemek olacaktır. Granby analizimize geri dönelim ve seçenekleri tek tek gözden geçirelim.

*Arkaplandaki boşluk Sanayi kötü durumda. Ürünün kusursuzluğuna karşın müşteriler duraksıyor gibi.

*Gereksinimlerdeki Boşluk Ses getirecek etkili bir promosyon oluşturup satışları ve pazar payını artıracak bir yol bulmak gerek.

*Mali boşluk Ne yaparsak yapalım, maliyeti çok yüksek olmamalı. Bütçemiz 180.000 dolar civarında. Bu da ülke çapında olacak bir kampanya için çok az.

4.YOL: ÇÖZMEYE ÇALIŞTIĞINIZ SORUNUN ÖZÜNÜ SAPTAYIN

Doğru sorunu nasıl saptarsınız? Potansiyel sorun alanlarının bir listesini yapın ve herbirinin karşısına gerçekten bir sorununuz olup olmadığını yazın. Granby örneğimize geri dönelim. Satışlar düşük. Sorunun özü bu değil, satışlar niye düşük?

Öyleyse sorun nedir? Yanıt çok fazlaya mal olmasıdır. Satın almak için çok fazla, kullanmak için çok fazla. Fiyatları nasıl aşağı çekebiliriz? Granby’nin uçak fiyatını fazlaca indirmesi mümkün değil. Yine de satışlara yardımcı olacak tek şey, maliyette düşüş sağlamak. Dolayısıyla gerçek sorun buydu.

5.YOL: İZLEYİCİ KİTLEYİ, KULLANICILARI,

YARARLANANLARI BELİRLEYİN

Bir başka adım, kime konuşuyor olduğunuzu açıkça kavramaktır. Granby örneğimizde bunları şöyle sıralayabiliriz: Granby uçağı sahipleri, granby satıcıları, mevcut başka uçak sahipleri, lisanslı pilotlar, potansiyel uçak sahipleri, yeni pilotlar, havacılık medyası, granby çalışanları (işlerinin geleceği konusunda) .Bu kategorilerin neler olduğunu saptayıp kavramak, fikirlerinizi geliştirmekte önemli bir adımdır.

6.YOL: BİRAZ ARAŞTIRMA YAPIN

Çevrenizde, sizin için yararlı olmayı bekleyen ne çok enformasyon var. Kütüphanelere gidip şunları inceleyebilirsiniz: Rehberler, referans kitapları, ansiklopediler, yıllıklar, atlaslar, sözlükler, biyografiler, gazeteler, dergiler.

Ya da bazı özgün araştırmalar yapabilirsiniz: Anket gibi

7.YOL: BİR ODAK GRUBU OLUŞTURUN

Bu, insanları denetimli bir çevrede gruplar halinde topladığınızda ve uğraşınız için geniş kapsamlı bir araştırma yürüttüğünüzde işe yarar.

İyi odak gruplarının sırrı, gruba doğru insanları almakta ve grubu ne elde etmek istediğinizi gerçekten kavrayan deneyimli ve işi kolaylaştıran biri tarafından yönlendirmektir.

8.YOL: BİR GZFT ANALİZİ YAPIN

Duruma bakıp değerlendirmenin bir başka yolu da GZFT testi yapmaktır. GZFT’nin açılımı “Güçlü yanlar, Zayıf yanlar, Fırsatlar, Tehlikeler”dir.

GZFT tekniği size sorunun özü konusunda sıfır noktasındayken son derece yardımcı olduğunu, hatta olası çözümlerin yönünü belirlemenizi sağladığını göreceksiniz.

9.YOL: ÖDEVİNİZİN KISA BİR TANIMINI YAZIN

İşin önemli yönlerini mantıksal bir düzen içinde sıralamak, boşlukları teşhis etmenize yardımcı olacaktır. Bunu kendiniz ya da çalışma ekibiniz için yazıyor olsanız bile özel bir dil (jargon) kullanmaktan sakının ve önceki bilgilerinize yaslanmayın.

10.YOL: SORUNU ALTI YAŞINDA BİR ÇOCUĞA AÇIKLAYIN, SONRA DA O SİZE AÇIKLASIN

Altı yaşında dost canlısı bir çocuk bulun ve sorunu ona açıklamaya çalışın. Burada hedefiniz işi iyi becerip daha sonra çocuğun sorunu size açıklayabilmesini sağlamaktır.

Çocuğun formüle edeceği sözleri çok dikkatle dinleyin. Önyargılarına ket vurulmamış bir zihnin neler üretebileceğini görünce şaşıracaksınız.

ZİHNİ ANLAMAK

11.YOL: FİKİRLER OLUŞTURMANIN NİÇİN ZOR OLDUĞUNU ANLAYIN

“Fikir insanı” olmanın çok zor olduğunu, onların sonradan ortaya çıkmadıklarını öyle doğduklarını düşünerek büyürüz ve bu duruma razı oluruz. Kendimiz için bu ön yargıya dayanan engeller yaratır ve onları doğruluğun yoluna dikeri; oysa büyük fikirler oluşturabileceğimiz yer tam da orasıdır.

12.YOL: FİKİRLER OLUŞTURMANIN NİÇİN KOLAY OLDUĞUNU ANLAYIN

Fikirler oluşturmak kolaydır. Çünkü bunu yapabilmemizi sağlayacak süreç ve teknikleri öğrenmeye doğuştan yetenekliyiz. Bunun için bütün gereken, temel bir kavrayış ve süreç üzerine birazcık deneyimdir. Böyle olunca bizi engelleyen herşey çözülüp gidecektir.

Pratik yapın. Bir daha deneyin. Deneyimli yaşayın. Rahatlık düzeyi yükselecek ve çok geçmeden kendi yararınıza büyük fikirler oluşturuyor olacaksınız.

13.YOL: SAĞ / SOLBEYİN YAPISINI KAVRAYIN

Beynin sağ tarafı yaratıcı, görsel, mekansal, kavrayışlarımızı yönetir. Beynin sol yanı ise mantıksal, matematiksel, yargıya varıcı ve analitik etkinliklerimizi yönetir.

Burada üzerinde durulması gereken nokta, bunların iki farklı işlev grubunun olmasıdır. Beyin büyük bir buhar makinesi gibi düşünülebilir. Bir yönde hareket etmeye başladı mı bunu sürdürme eğilimindedir.

14.YOL: MANTIK TUZAĞINDAN KAÇININ

Zihin herşeyin mantıksal olarak işlemesini ister. Herşeyi küçük bölmelere ayırarak düzenlemeye ve bunları orada saklamaya yatkınızdır.

Bu büyük fikirler oluşturmanın önünde dikilen bir engeldir. Bazı büyük fikirler görünüşte mantıksızdır. Kendimize farklı davranabilmek konusunda izin vermeliyiz. Mantıksal olmak işe yarayabilir. Buna izin vardır. Mantık tuzağından kaçının.

15.YOL: ZEKA TUZAĞINDAN KAÇININ

Son derece zeki insanlarla son derece yaratıcı insanlar arasında mantıksal bir bağ olduğunu düşünerek kendinizi aldatmayın. Bir insan ne kadar zekiyse, geniş deneyimlerine dayanma olasılığı o kadar artar.

Kendinizi klişelere, basmakalıp düşüncelere bağlamak yaratıcılığınıza zarar verebilir, öyleyse zeka tuzağına düşüp başarısız olmayın.

16.YOL: ENFORMASYON TUZAĞINDAN KAÇININ

Bir sorun hakkında ne kadar çok şey bilirseniz, çözmek o kadar kolaylaşır. Gerçekten öyle mi? Fikirler oluşturmada bilgilenmemiş insanların size yardım etmesine izin verirseniz, son derece açık olan ama bir türlü fark edemediğiniz çözümün bir şans eseri önünüze fırladığını görebilirsiniz. Bir sorunu çözmeye çalışırken araya birkaç tane de hiçbir şey bilmeyen kişi alın.

17.YOL: ANLAMSIZ LAKIRDILARINIZI ANLAMAYA ÇALIŞIN

Uyanık olduğunuz her zaman, bu boş laf etmeler, bu lakırdılar sürüp gider. Kimileri buna alt-konuşma diyor, kimileri de alt-yazı.

Bunun sizi yönlendirmesine izin vermeyin. Onu susturmak için bilinçli bir girişimde bulunmanız gerekebilir. Bu iç lakırdılar özellikle dinleme yeteneğinizin önünü tıkar. Onu düşünmenizle uyumlu tutmaya çalışın. Size rakip olacağına ortak olsun.

KENDİ YARATICILIĞINIZI KURMAK

18.YOL: BİR CEP TEYBİ TAŞIYIN

Cep teybi konuşarak kullanabileceğimiz bir not defteridir. Teybinizi bir yığın notla doldurduktan sonra başa sarıp not defterinizin başına oturun, herşeyi bir güzel yazın. Kaydedip de unuttuğunuz irili ufaklı pek çok başlık karşısında şaşkınlığa uğrayacaksınız.

19.YOL: BİLGİSAYARINIZDA BİR FİKİR - TASLAK

PROGRAMI KULLANIN

Bir fikir - taslak programının işleyişi şöyledir: Program size birbiriyle veya birbiri arasında ilintilendirilebilecek bir dizi başlık ve alt başlık yaratabilme olanağı sunar. Fikirlerinizi geliştirirken bunlar arasında dolaşarak, ayrıntılı bir tanım ve özet yazmak ya da bir teklif veya bir sunum oluşturmak türünden daha sonra gerçekleştirilecek bir çalışmanız için düşüncelerinizi kolaylıkla doğru bir düzene koyabilirsiniz.

Bu program, sizi büyük miktarda konu dışı ayrıntıya boğmaksızın, büyük görüntü üzerinde çalışmanızı sağlar.

20.YOL: DUYULARINIZA ANTRENMAN TAPTIRIN

Bütün duyularınız yaratıcılığınızı kurmakta size yardımcı olabilir. Ancak onları etkin bir konumda tutmak kaydıyla! Görme, işitme, koklama, tatma ve dokunma duyularınız gün boyunca çeşitli girdiler alırlar, ancak kendinizi yeni bir duyum durumuna alıştırıp bu uyumu bozmanız çok uzun zaman almaz.

21.YOL: BİLDİK BİR ŞEYİ ON DAKİKALIĞINA İNCELEYİN

Bildik nesneleri muhakkak sayma, kuşku duymaksızın kabul etme eğilimindeyizdir; zihinlerimizde yalnızca gelişigüzel bir imajını barındırırız. Buradaki ödev algılama becerilerinize biraz idman yaptırmaktır.

Yaratıcılığınızı kurmak zihninizi keskinleştirmek demektir, bunun anlamı da algılarınızı güçlendirmektir.

22.YOL: BİR SORUN ÜZERİNDE DÜŞÜNMEYE ÇÖZÜM ANININ HEMEN ÖNCESİNDE BAŞLAMAYIN

Fikirler hakkındaki en çarpıcı şeylerden biri de beynimizi otomatik pilota bağlayabileceğimiz gerçeğidir. Beyninize temel kavramları ve bunlara ilişkin bir dizi uyarımı verecek olursanız, bir süre sonra size üzerinde çalışabileceğiniz kavramlar verecektir.

Öyleyse: Soruna ilişkin özet metni okuyun. Konuyla ilgili makaleleri tarayın. Videoya bir göz atın. Birkaç kişiyle konuşun. Sonra eski halinize dönün. Siz diğer etkinliklerinizle ilgilenirken, bu konuda düşünmeniz bilinçaltından sürecektir.

23.YOL: GÖZLERİNİZİ KAPAYIP ZİHNİNİZİ KENDİ HALİNE BIRAKIN

Ağır bir iş makinesi ya da araba kullanmıyorsanız, hayal kurmak pek çok harika şeye yarayacaktır.

Arkaya iyice yatırılmış bir uçak koltuğuna oturup sıkça camdan dışarı göz atıp bulutları ya da daha iyisi, bir günbatımını izleyebilirsiniz. Bu türden bir çevrede bilinçaltınızı bir sorunla uğraşmak çok işe yarayacaktır.

24.YOL: RÜYASINA YATIN

Beyninizi durdurmak olanaksızdır. Harıl harıl çalışmaya devam edecektir. Bundan yararlanın. Özellikle de uyurken zihninizde dolanıp duran bir dizi sorunla yatağa girebilirsiniz. Uyumaya çalışın. Sabah olduğunda sizi bekleyen gerçekçi bir çözümle karşılaşacaksınız

25.YOL: YOLCULUK ALIŞKILARINIZI YIKIN

Her yolculuğa tıpkı bir turist gibi, göreceklerinizin düşünü kurarak çıkın. Gittiğiniz yerdeki tuhaf küçük dükkanların vitrinlerine bakın. Zihninizi açık tutup “akışa bırakın” .

26.YOL: OKUMA ALIŞKILARINIZI YIKIN

Bir kütüphaneye gidin veya gazete bayiinden farklı birşey alın. Ön kapağa yakın bir yerde bulunan özetlere, buradaki küçük kutucuklara bir göz atın. İçlerinde bir sürü ilgi çekici şey bulacaksınız. Okurken etkin de olun. Gazeteden makaleler kesin.

27.YOL: TELEVİZYON VE RADYO ALIŞKILARINIZI YIKIN

Bütün bir akşamı TV seyrederek geçirin ama bu normalde hiç seyretmediğiniz bir tv programı olsun. Bütün bu “alışkılarınızı yıkın” alışkınızı kazanmanız amacıyla yaptığımız şeylerde temel hedef sizi yerinizden iyice kıpırdatmak.

28.YOL: YEMEK ALIŞKILARINIZI YIKIN

Garip bir lokantaya gidin. Sipariş için yardım isteyin. Ya da bildiğiniz bir lokantaya gidip her zaman yediklerinizden tümüyle farklı bir şey isteyin.

29.YOL: BİR KİTAPÇIDA YA DA KÜTÜPHANEDE

KİTAPLARI KARIŞTIRIN

Yeni bir konuda bilgilenmek amacıyla bir kitapçıya ya da kütüphaneye gitmek gerçekten ilgi çekicidir. Kitapları böyle karıştırırken, mevcut tasarı ya da sorununuzla bağlantılar kurabilmek için uğraşın. Bu şunu nasıl etkiler? Bunu yapan bir kitabınız olduğunu varsaysak!

30.YOL: GÖZLERİNİZİ AÇIP MİMARİYE BAKIN

Eski bir binaya bundan sonraki ilk gidişinizde yapı özelliklerine şöyle bir bakın. Çevrenizde normalde ayırdına varmadığınız ne çok ayrıntı bulunduğunu görüp çarpılacaksınız. Düş gücünüzün gördüklerinizle canlanmasına izin verin. Ortaya çıkacak fikirler sizi de şaşkınlığa uğratacaktır.

31.YOL: TANIDIK BİR KATLI MAĞAZA YA DA ALIŞ VERİŞ MERKEZİNİ ALIŞILMADIK BİR BİÇİMDE ZİYARET EDİN

Mağazaya girdiğiniz zaman normalde istemeyeceğiniz türden birşeyler arayın. Sergilenen mallardan birinin üreticisi olduğunuzu düşleyin. Ürününüzün nasıl sergilenmesini isterdiniz? Satışları daha iyi duruma getirmek için değiştireceğiniz üç şey ne olurdu? Müşteri için ne yapardınız?

32.YOL: ALIŞILMADIK KÜKKANLARI DOLAŞIN

Tuhaf alış veriş bölgelerinde dolaşmak büyüleyicidir. Ya da daha önce hiç gitmediğiniz küçük bir market veya küçük butiklerin bulunduğu tuhaf kentlerdeki şu eski alış veriş pazarları. Kafanızda çözmeye çalıştığınız bir sorun varken böyle yerlere gidin. Çözümler arayarak ortalıkta dolaşın.

33.YOL: BİR MÜZEYİ ZİYARET EDİN -YANINIZA DA ÇOCUK ALIN

Bir sanat galerisine yada müzeye giderken yanınıza gençten birini alın. Böylece çocuklara kendi yaratıcılıklarını kurmakta yardımcı olurken, siz de kendinize yarayabilecek bir şeyler edinebilirsiniz.

34.YOL: BİR TİCARET FUARI YADA SERGİSİNİ GEZİN

İlgi alanınızdaki son gelişmelerin durumunu öğrenmek istiyorsanız, böyle bir yere gitmeniz gerekir.

Oraya açık bir zihinle gidin. Sergi münasebetiyle basılan broşürlerden edinmeye bakın. Olabildiğince çok kişinin kartını almaya çalışın. Ortalıkta fikirler bulmayı hedefleyerek dolaşın. Standlardaki en yetkili kişilerle temas kurup sohbet etmeye çalışın.

35.YOL: BİLDİK BİR FİLM İZLEYİN

Burada önerilen etkinlik, bir filmi yeniden izlemektir, ama kendimizi film ekibinden birinin yerine koyarak! Sözgelimi yönetmen olun. Çekimlerde kullanılan çerçeveleri inceleyin, kamera hareketlerini izleyin.

Filmdeki gülünç hataları bulmak da çok zevklidir. Küçümen yanlışlıkları bulmak, farkındalığımızı kurmamızda bize yardımcı olur.

36.YOL: “AMA” DEMEYİN, “VE” DEYİN

“Ama” şu anlamlara gelir: Haricinde, müstesna; ancak; ondan başka; ondan başka türlü; lakin; mamafih.

“Ve” şu anlamlara gelir: hem; ek olarak; dahası aynı ölçüde. Ama demek üzereyken kendinizi ve demeye zorlayın ve neler olacağını görün. Şaşkınlığa uğrayacaksınız! Engeller bir bir yıkılacak.

37.YOL: BAŞKA BİRİNİN BAKIŞ AÇISINI KULLANIN

Bu yöntem “eğer” üzerine kuruludur. Eğer siz bir müşteri olsaydınız, ona nasıl görünürdü? Eğer siz satış elemanı olsaydınız yapmayı umduğunuz pazarlığa nasıl bir tepki verirdiniz. Kendinize sorun: “karşımdaki kişinin bu fikre nasıl bir tepki göstermesini istiyorum?”

38.YOL: ÇİZGİ TAMAMLACA OYNAYIN

Gereken tek şey birazcık kağıt ve bir kalemdir. Kağıda birşeyler çiziktirip bunu karşıdakine verirsiniz. Oyun arkadaşınız çabucak bu çiziktirmeyi birşeyin resmine dönüştürmek zorundadır. Ortaya çıkan sonuçlara çoğu zaman siz de şaşıracaksınız.

39.YOL: “BU BAŞKA NE OLABİLİR?” OYNAYIN

Fikir, çocuğa evde kullanılan sıradan bir nesneyi gösterip “bu başka ne olabilir?” diye sormaktır. Burada çarpıcı olan şey, fikirlerin dışarıya sel gibi akmasıdır.

40.YOL: KURALLARIN SÖYLEMEDİĞİ ŞEYLERE KULAK VERİN

Bir grup insanla karşılıklı etkileşime dayalı bir fikir geliştirme seansı düzenlemezden önce şu örneği kullanır: dokuz nokta bulmacası. Hedef kalemi kaldırmadan çizilecek dört düz çizgiyle bütün noktaların üzerinden geçmektir.

41.YOL: YANAL DÜŞÜNÜN

Yanal düşünüş uzmanı Edward de Bono bunu şöyle tanımlar: Bir kavramla başlayan ve ardından çözüme ulaşana dek bu kavramla çalışmaya devam eden dikey düşünüş, gittikçe daha derinleşen bir çukur açmak gibidir; bir çözüm geliştirmeden önce soruna alternatif yollardan bakmayı keşfeden yanal düşünce ise farklı yerlerde bir yığın çukur açmak gibidir.

GRUP HALİNDE FİKİRLER OLUŞTURMAK

42.YOL: BİR BEYİN FIRTINASI SEANSI YAPIN

Bir beyin fırtınası seansı çok sayıda fikri hızlı bir şekilde oluşturmanıza yardımcı olacaktır. Bu yöntem iyi bir yönlendirme altında bir arada çalışan insanların, aynı konuda bireysel olarak çalışmasından çok daha geniş ölçekli fikir ve olanaklar üretebileceği önermesi üzerine kurulmuştur.

43.YOL: KISA BİR TOPLANTI GÜNDEMİ HAZIRLAYIN

Beyin fırtınası seansından bir iki gün önce toplantı gündemini oluşturmak lazımdır. Belge şu bilgileri içermeli:

Yer, tarih, saat Konu Hedeflenen ürünün tanımlanması Hedef ürüne varılması için gereken zaman aralığı Seansa kimlerin katılacağı Destekleyici arkaplan materyali
44.YOL: İŞİ KOLAYLAŞTIRACAK BİRİ KULLANIN

Beyin fırtınası seansları toplantıyı yönlendirip denetleyecek birini gerektirir. Bu süreci kolaylaştırmakta deneyimli biri olmalıdır. Yönlendiricinin şu becerileri olması gerekir:

Bir grup insan önünde durup amaçlanan husus hakkında akıllıca ve ilgi çekici bir şekilde konuşabilme yeteneği Yüksek bir enerji düzeyi gösterebilme, grubun enerji düzeyini kontrol edebilme Grubun yoldan çıkmasını engelleme Grup halinde fikirler oluşturmada kullanılan çeşitli teknikleri bilme İyi bir zamanlama duygusu
45.YOL: SEANSI PLANLAYIN

Yönlendirme işiyle görevli kişi seansı çok önceden planlamak zorundadır. Kullanılabilir zamanı gözden geçirin ve özel alanlar için belli sınırlamalar koyun.

46.YOL: ODADA ÜRKÜTÜCÜ OLMAYAN BİR YERLEŞİM DÜZENİ KULLANIN

Yerleşim düzeni açık olmalı, herkes birbirini görebilmelidir. Herkes yönlendiricinin ve yazmanın neler yaptığını görebilecek konumda olmalıdır.

47.YOL: OLUMSUZ TEPKİLERLE BAŞA ÇIKIN

Grubunuzu fikir geliştirme havasına sokmak istiyorsanız, normalde içinde barındırdığınız kısıtlamaları bir kenara bırakmanız gerekir. Herhangi bir olumsuz düşüncenin su yüzüne çıkmasına izin vermeyin. “Ah bu asla işe yaramaz. Çok pahalıya çıkar, üstelik kısa sürede benimsenmesi olanaksız. Saçmalık bu.” Bu tür yorumlar odada düşmanlık yaratmaya yarar ancak.

48.YOL: UNUTMADAN ÖNCE BİR YERE KAYDEDİN

Yönlendirici ya da bir yazman ortaya çıkan herşeyi kaydetmelidir. Bunun iki amacı vardır. Bir, hiçbirşeyin kaybolmadığından emin olursunuz. İki, bu herkese söyledikleri herhangi birşeyin tekrar ele alınıp aleyhlerinde delil olarak kullanılabileceğini gösterir.

49.YOL: KATILIMI TEŞVİK EDİN

Beyin fırtınası yaparken herkesin buna katılması gerçekten önemlidir. Bazı insanlar toplantının idaresini ele almak isterler, bazıları fırsat düştükçe uçuk bir yorumda bulunmak ister. Herkesin işin içinde olduğundan emin olmak ve bunu sağlamak yönlendiricinin görevidir.

50.YOL: SORUNUN ÇAMURDAN BİR MODELİNİ YAPIN

Bu bir seansın başlangıcında yakın kullanılabilecek iyi bir tekniktir. Çünkü herkesin yaratıcı olabileceğini gösterir, herkesi çabucak sarar ve buzları eritir. Katılımcılardan sorunun ya da iş kolunun veya hizmetin konu her ne ise, üç boyutlu bir modelini yapmalarını isteyin.

51.YOL: YANYANA OTURANLARIN SOHBET ETMESİNİ ENGELLEYİN

Bu tür toplantılarda küçük sohbetlerin boy göstermekte olduğunu ve aynı anda böyle iki üç sohbet merkezi oluştuğunu göreceksiniz. Bunların durdurulması gerekir.

52.YOL: FARKLI DİSİPLİNLERDEN İNSANLARI BİRARAYA GETİRİN

Taze bir bakış açısı her zaman çok değerlidir. Grup ideal olarak bir ya da iki uzman dan, bir ya da iki genel bilgi sahibinden, belki müşterilerinizden ve sorunun bütünüyle dışından bir ya da iki kişiden oluşur.

53.YOL: SORU SORAN BİR TUTUM BENİMSEYİN

Çocukluğumuzda birşeyleri anlamak için kullandığımız yöntem sorular sormaktır. Yaşlandıkça bize anlatılanları kabullenme yönündeki eğilimimiz iyice artar. Bu bizi ne yazık ki, büyük fikirlerin oluşmasının önüne geçen en belirgin kısıtlamalardan birine götürür.

54.YOL: NİTELİĞİN DEĞİL NİCELİĞİN PEŞİNE DÜŞÜN

Grup seansının büyük bir bölümü olabildiğince çok fikir geliştirmeye ayrılmalıdır. Konu “bu işleyecek mi ?” değildir. Asıl konu şudur: “Bu kadarı yetişir mi dersiniz?”

55.YOL: DİNLEMEYİ ÖĞRENİN

Dinlemenin pek çok avantajıdır: Dikkatiniz ele alınan konuya daha da odaklanır ve daha fazla bilgi sahibi olursunuz. Dinlemeyi başarıyorsanız, hedefe ulaşma şansınız artacaktır.

56.YOL: İZLEDİĞİNİZ YOLDA KALIN

Siz fikir oluşturma evresindeyken biri değerlendirme yapmaya başlarsa, konu üzerindeki yargılara daha sonra varacağınızı belirtin.

Eğer katılımcılarınızdan birinin seansa hükmetmesine izin verilmişse, ortada sürüp giden örtülü bir savaş olacaktır. Gerekirse bir mola verin ve suçluyu rahatça konuşabileceğiniz bir köşeye çekip ona seansın amacını ve bu amaca ulaşmanız gerektiğini anlatın.

57.YOL: GRUBUN ENERJİSİNİ ÜST DÜZEYDE TUTUN

Belli bir süre sonra grup enerjisini yitirmeye başlayacaktır. O sırada özellikle zorlu bir sorun üzerine çalışıyor olabilirsiniz. Artık ortalığı birazcık sarsalamanın zamanı gelmiş demektir.

Bu fiziksel bir etkinlik olabilir. Pencereyi açıp odayı havalandırabilir-siniz.

58.YOL: ÖZETLEYİN, FİKİR BİRLİĞİ SAĞLAYIN,

GÖREVLERİ BELİRLEYİN

Seans sonuna yaklaşırken, nerede bulunduğunuzun özetini yapmalı ve durumun bu olduğu konusunda fikir birliği sağlamalısınız. Bundan sonra da ödevlerin belirlenmesi gerekir.

ÇÖZÜM GELİŞTİRME TEKNİKLERİ

59.YOL: İZLEYİCİ KİTLENİZİN GEREKSİNİMLERİNİ ANLAYIN

Büyük fikirler oluşturabilmek için, izleyici kitlenizi bilmeli, onların gereksinimlerini kavramalı ve onlara hizmet vermeyi hem istemeli hem de bunu yapabilecek konumda olmalısınız. Onlarla ne zaman bir araya gelip konuşacağınızı bilmelisiniz. Ve bunu nasıl yapacağınızı da bilmelisiniz.

İzleyici kitlenizi kavramak, yalnızca üstünüzde sizi eleştirecek belli sayıda bir grubun bulunduğunu anlamak değildir. Bunun ötesine geçmelisiniz.

60.YOL: HEDEFLERİNİZİ KAVRAYIN

Hedef önermeniz ne kadar açık olursa, buna ulaşmak için o ölçüde iyi stratejiler geliştirebilirsiniz. Pek çok insan hedef ve strateji kavramlarını karıştırır.

Bir “hedef” basitçe söylersek elde etmek istediğimiz şeydir. “Strateji” ise hedefi elde etmek için nasıl bir plan kurmuş olduğunuz anlamına gelir.

61.YOL: ŞU ANDA NE DÜŞÜNÜYORLAR

İzleyici daha iyi kavramak için kullanılacak yararlı bir yöntem de onların mevcut tutumlarını bulgulamaktır. Bunu şu yolla gerçekleştirebilirsiniz:

Onlarla işe resmiyet karıştırmadan konuşarak Onlar üzerine araştırma yaparak Konuyla ilgili medya organlarıyla konuşmak Rakip firmayla konuşmak Yargılara varmak
62.YOL: NE DÜŞÜNMELERİNİ İSTİYORUZ

Beyin fırtınası seansında herkese, izleyici kitlenin ne düşünecek olduğuna inandıklarını sorun. Duvara asılmış “onların ne düşünmesini istiyoruz” başlıklı bir kağıt süregiden seansa yardımcı olacaktır

63.YOL:. .. . .İÇİN NE YAPMAMIZ GEREK

Önceki iki yöntemi biraraya getirirseniz, yanıt gerektiren mantıksal bir sorun elde edersiniz: “Şu anda ne düşünüyorlar?” “Ne düşünmelerini istiyoruz?” “Onların bu şekilde düşünmeleri için ne yapmalıyız?”

Sorunun dile getirilişine dikkat edin. Soru, en geniş olanaklara izin verecek ölçüde açık uçludur. Bu alıştırma size sorunu çözeceğiniz stratejinin ne olacağını gösterecektir.

64.YOL: BU AŞAMADA BİR STRATEJİYE GEREKSİNİMİNİZ VARDIR

Pek çok insan bir sorun duyar duymaz bunu çözmek için ortaya fikirler atmaya başlar. Ama (ve) fikirler heryere dağılabilir. Fikirleri işe yarar bir biçimde geliştirmek için, belirlenmiş bir soruna yönelik strateji gereksinimiz vardır. Bu fikirlerin bazısı hiç de kötü değildir. Ve eğer stratejiniz varsa sorunla daha ilgili bir grup toparlayabilirsiniz.

65.YOL: DİKEY DÜŞÜNÜN

Doğru yolda ilerlediğinizi duyumsuyorsanız, dikey düşüncenin sakıncası yoktur. Burada bir sorun hakkında sorulabilecek ve doğru yönde çözüm geliştirmeye yardımcı olabilecek bazı sorular veriyoruz:

Sorundan kimler etkileniyor ( bir liste yapın ) Her bir etki türünü belirleyip farklılıklarını araştırın Etkiyi en az üç farklı yoldan tanımlayın Ne tür çözümler önerildiğine bakın
66.YOL: BAŞARININ NEYE BENZEDİĞİNİ TANIMLAYIN

Kendinize ilişkin geleceğe dönük projeksiyonlar yapabiliyorsanız, başardığınızı varsayarak elde ettiğiniz şeyin görünüşünü tanımlayan bir dizi önerme düşünebilirsiniz. Bundan doğrudan bir fikir üretemeyebilirsiniz, bir süre sonra da üretebilirsiniz.

67.YOL: NE TÜR ÖVGÜ SÖZLERİ SÖYLENECEK

Burada amaç kazananın sizin hakkınızda ve yapmış olduğunuz şey üzerine söyleyeceği bir dizi cümle düşlemektir. İdeal olanı sizin için bunu yapmasını müşterinizden istemeniz. Müşterinizden dinleyeceğiniz sözler size tam anlamıyla doğruyu gösterecek bazı gizli hedef ve kaygıları açığa çıkarmanızda yardımcı olabilir.

68.YOL: ÖZNİTELİKLERİN LİSTESİNİ YAPIN

Çözümler geliştirme sürecinin bir parçası olarak yararlı bir teknik de aracın, sorunun ya da çözümün öz niteliklerinin listesini yapıp buradan çıkan şeyleri görmektir. Düşünebildiğiniz öz nitelikler arttıkça, bunlar daha yararlı hale gelecektir.

69.YOL: BİR ÖNERMEDE BULUNUN

İstediğiniz yere varma başarısını göstermenin yolu ne söylediğinizle doğrudan ilgilidir. İnsanlar özellikle de ikna edici bir görüşünüz varsa, söylediklerinizi kabul etme eğilimindedirler.

Yeni bir fikri nasıl başarıyla uygulayabilirsiniz? Buna uygun bir önerme de bulunun. Ve tam da fikir oluşturma evresindeyken herşey hakkında herşeyi söyleyebilirsiniz. Buna izniniz var.

70.YOL: BİR ÇÖZÜM ÜRETİN

Çözüm üretme işi onu hayata geçirmekle başlar. Çözüm bir bütün oluşturmalıdır ve bunu yalın bir geliştirme tekniği gerektirir. Kusursuz olmalı ve içinde yanıtları barındırabilmelidir. Her zaman kullandığım tekniklerden biri, üç basit başlıktan yararlanarak çözümün bir tanımını yapmaktır:

Nedir Nasıl işliyor Ne yapıyor
71.YOL: ÇÖZÜMDEN KAYNAKLANAN GEREKSİNİMLERİ BELİRLEYİN

Çözümü daha da geliştirebilmek için, yaptığınız tanımın sonucunda ortaya çıkan gereksinimleri belirlemek iyi olacaktır. Daha da geliştirmek için her bir gereksinim in üzerinde çalışılması gerekir.

72.YOL: BİR SÖZLÜK VE KAVRAMLAR DİZİNİ KULLANIN

Bir kitapta ikide bir sözlük tanımları verildiğini farketmiş olsanız gerek. Bu, bir noktayı açıklığa kavuşturmak ve hepimizin aynı dalga boyunda bulunduğumuzdan emin olabilmek için çok yararlı bir tekniktir.

73.YOL: SÖZCÜK ÇAĞRIŞIMI

Sorunun tanımını ele alın ve içindeki anahtar sözcükleri belirleyin. Nitelikli insanların çok mu çok istediği, ama esas olarak artık paralarının yetmediği kaliteli özel bir ürünün (kişiye özel uçak) satışlarını nasıl yükseltebiliriz?

Anahtar sözcükler şunlardır:

Satışları yükseltmek Kalite Özel ürün Kişiye özel uçak Nitelikli insanlar Çok istemek Artık satın almaya para yetmemek
74.YOL: BİR SÖZCÜK ÇAĞRIŞIM HALKASI YAPIN

Bir grupla birlikte sözcük çağrışımı oynamanın ev bu arada enerji düzeyini yüksek tutmanın en iyi yollarından biri bir halka yapmaktır. Yönlendirici bir sözcük seçer ve odada olabildiğince hızlı dolaşarak sırası gelen kişiden son duyduğu sözcüğün çağrıştırdığı bir başka sözcük söylemesini ister. Bir süre sonra yeterince sözcüğünüz olduğunda oyunu bırakın ve fikir uyarıcıları yoluyla ortaya neler çıktığını görmek için sözcükleri sıralayın.

75.YOL: FİKİRLERİ BİRBİRİ ÜSTÜNE KOYUP BAĞLAYIN

Eğer bir grup ile birlikte çalışıyorsanız, işte size son derece yararlı bir teknik. Yönlendirici gruptakilerden, önceden üzerinde fikir birliğine varılmış sorunun özel bir yönüne odaklanmanızı ister. Herkes bir parça kağıt alır ev söz konusu yöne ilişkin bir fikir yazar. Fikirlerin yazımı bittiğinde kağıtlar masanın üzerine konur. Sonra herkes bir kağıt alır ve fikirler üzerinde çeşitli düzenleme ve değişiklik yapabilir.

76.YOL: SORUNU BİR İNSAN RESMİYLE İLİŞKİLENDİRİN

Bu, bir önermeyi çeşitli bakış açıklarından değerlendirmek için kullanılabilecek hızlı bir yöntemdir. İşe önermeyi belirtmekle başlayın. Yönlendirici çeşitli kaynaklardan insan resimleri toplamış olmalıdır. Yönlendirici herkese birer resim dağıtıp resimdeki kişiler hakkında birer öykü yazmalarını ve bu kişiler üzerinde çalışılan önermeye nasıl bir tepki vereceklerini anlatmaları istenir.

77.YOL: AYKIRI VEYA KIŞKIRTICI OLUN VE NE ELDE ETTİĞİNİZİ GÖRÜN

Basmakalıp tiplerden sıyrılın. Resimler hakkında öyküler yazarken olabildiğince sıradışı olmalıdır.

78.YOL: PARALEL SORUNLARA / ÇÖZÜMLERE / BENZERLİKLERE GÖZ ATIN

Sorunuzu tanımlayın, ardından herkesten benzer bir sorun ortaya atmalarını isteyin. “Bu sorun neye benziyor?, Başka şeylerle paralelliği ne ?” Bu işleme yaklaşık 20 dakika ayırabilirsiniz. Ardından bu çözümleri gerçek sorununuzla ilişkili kılıp kılmadığına bakın.

79.YOL: SORUNU BİR MECAZLA ANLATIN

Burada hedef sorunu bir mecaz aracılığıyla anlatmaktır. Gruptakilerden bunu yapmalarını isteyin. Ardından da bu mecazların ne tür şeyler dile getirdiğini inceleyin.

80.YOL: BİR RESME BAKIP SORUNLA İLİŞKİLENDİRİN

Bir dizi renkli ve gerçekten güzel fotoğraf göstermek için bir dia projektörü kullanın. Bunlardan biri olağan üstü bir doğa fotoğrafı olabilir. Her resmi perdede en az bir dakika bekletin ve gruptakilerden resme bakarken sorun hakkında düşünmelerini isteyin.

81.YOL: ÇEŞİTLİ EYLEMLER BULUP SORUNA UYGULAYIN

Gruptakilerden 5 dakika içerisinde sorunun çözümüne uygulanabilecek 20 tane eylem bulmalarını isteyin. Gruptakilerden dile getirmelerini isteyeceğiniz eylem türleri şunlar gibi olmalıdır:

Büyüt Küçült Rengini değiştir...vs.
82.YOL: BİR SÖZCÜK BULUP SORUNLA İLİŞKİLENDİRİN

Elinize bir sözlük alın ve rasgele bir sayfa açın. Bu yolla bulduğunuz sözcüğü yüksek sesle okuyun. Gruptaki herkesten sözcüğü sorunla ilişkilendirip aklına gelenleri yazmasını isteyin. Bunu sıkılana dek defalarca uygulayın.

83.YOL: RAKİBİNİZİN YERİNE GEÇİP KENDİ İŞNİZİ BİTİRECEK PLANLAR YAPIN

Kendinizi rakibin yerine koyarak soruna farklı bir perspektiften bakabilirsiniz. Ve bunun sonucu olarak ortaya pek çok ilginç fikir çıkabilir.

84.YOL: HİÇBİR ŞEY YAPMAZSANIZ NE OLUR

Bir dizi eylem planlarken elimizdeki seçeneklerden biri de hiçbir şey yapmamaktır. Sorununuzun ışığı altında bu yaklaşıma bir göz atın. Gruptan eyleme geçmemenin ne tür sorunlar doğuracağını yazmalarını isteyin.

85.YOL: DURUMU TERSİNE ÇEVİRİN, ARDINDA ÇÖZÜMÜ TERSİNE ÇEVİRİN

Durumu elden geldiğince tersine çevirerek tanımlayın. Ortada ne varsa tam tersini söyleyin. Sorunu yeniden tanımlayın. Tersine çevrilmiş sorundan ortaya çıkan çözüm yollarını gözden geçirin. Ardından da bu yeni çözümü de tersine çevirin. Ve size yeni fikirler verip vermediğine bakın.

86.YOL: SORUNU YENİDEN TANIMLAYIN

Uzun bir fikir üretme sürecinin ardından bir değişikliğe hazır olsanız gerek. Sorunu yeniden tanımlayın. Gruptan üç dakika içinde üzerinde fikir birliğine varmış olduğunuz sorunu yeniden tanımlamalarını isteyin. Ve ortaya çıkan sonuçları yeniden gözden geçirin.

87.YOL: TIKANIP KALDIĞINIZDA ZİHİNSEL BİR GEZİNTİYE ÇIKIN

Aynı sorun üzerine uzun süre çalışıyorsanız, artık zihinsel bir gezintiye çıkma zamanı gelmiş demektir. Durumun dinamiklerini değiştirin. Herkes yerini değiştirebilir. Bir başkasını işleri kolaylaştırmakla yükümlü kılabilirsiniz. Gruba tümüyle yeni bir konu verin.

88.YOL: BİR RESİM VEYA AKIŞ ŞEMASI ÇİZİN

Grafiklerle düşünmek, duruma basit bir karalama aracılığıyla bakarken keşfedemediğiniz sorun alanlarını belirlemenize yardımcı olabilir. Gelişmeyi görüntülerle veya tablodaki bir dizi basamak aracılığıyla nasıl betimleyebileceğiniz üzerine düşünün.

89.YOL: PARA GETİRECEK Mİ

Başını alıp uç noktalara gitmek kolaydır ve yaratıcı bir çözüm geliştirme seansının büyük bölümü boyunca yapmak istediğimiz şey de budur. Para uzunca bir süre söz konusu olmamalıdır. Ama bazı katı gerçeklerle yüzyüze kalmanızı gerektiren bir an geliverir. İşte o zaman bu sorunun yanıtı ne olacaktır?

90.YOL: ENGELLERİ FIRSATLARA DÖNÜŞTÜRÜN

Çözüme yaklaşmışsanız, başarının önünde duran engelleri belirleyin ve bunları nasıl birer fırsata dönüştürebileceğinizi düşünün. Olası müşteri itirazlarını içeren bir liste hazırlayabilir ve bu yolla itirazın üstesinden gelebilecek bir önerme üretebilirsiniz.

91.YOL: VARSAYIMLARI SORGULAYIN

Büyük fikirler geliştirme programınızın değerlendirme bölümüne yaklaşırken, sorgulayıcı bir tutum takınmaya başlayın. Projenizden hiç mi hiç etkilenmemiş bir banka müdürü veya bir şirket başkanı olun. Ve münasebetsiz sorular sormaya başlayın.

FİKİRLERİ ÖLÇMEK İÇİN TEKNİKLER

92.YOL: FİKİRLERİ GRUPLARA AYIRIP SIRAYA DİZİN

Duvarlarınız bir yığın karalamalarla dolup taştı, artık bundan bir anlam çıkarmaya gerek duyuyorsunuz. Burada bir “bilgisayar fikir düzenleme programı” işe yarayacaktır. Artık girişilecek iş bütün fikirleri özel kategori altında toplamak olacaktır. Gruptan, bir kategori içindeki fikirleri beş dakika içinde bir sıralama yapmalarını isteyebilirsiniz.

93.YOL: AVANTAJ VE DEZEVANTAJLARA GÖZ ATIN

Hangi yöne gideceğiniz konusunda karara varmakta zorlanıyorsanız, yardımcı olacak iyi bir teknik avantaj ve dezavantajların listesini çıkartmaktır.

94.YOL: ÇIKARDIĞINIZ SONUCU SATAN BİR REKLAM YAZIN

Sonuçta bir reklam kullanacak olun ya da olmayın, düşüncenizin ürününü satan bir reklam yazın. Bu, kavramlarınızı berraklaştırmaya yarayacaktır.

95.YOL: ÇÖZÜMÜ BİLDİREN GAZETE BAŞLIKLARI YAZIN

Değerlendirme tekniğinizin bir parçası olarak, geliştirdiğiniz çözümün basında ne şekilde yer alacağını göstermek amacıyla gazetecilik becerilerinizi açığa çıkarmaya bakın. Yalnızca övgü dolu haberler yazmakla yetinmeyin. Bir dizi eleştirel yaklaşım örneği hazırlayın.

Bu tekniğin bir uzantısı olarak, gazetecilerle söyleşiyormuş gibi yapmak bile işe yarayabilir.

96.YOL: BİR BAŞKA GZFT ANALİZİ YAPIN

GZFT analizinin işe yarayacağı tek yer sorunun sınırlamalarını belirleme değildir. Bu teknik çözümünüzü değerlendirme evresinde de size yardımcı olacaktır. Herşeyi bitirmeden önce bu kez önerilen çözüm üzerine bir GZFT testi yapın ve bundan ne tür düzeltim önerileri çıktığını görün

97.YOL: MODELLER YAPIP SONUÇLARI ARAŞTIRIN

Fikrin tanımlanması ne kadar gerçekçi olursa, onu daha iyi sınama şansınız da o ölçüde artar. Bu yüzden en iyisi bulduğunuz çözümün bir modelini yapmaktır; bunu gerçek ölçülerde yapabilirseniz ideal olur. Yaptığınız ne olursa olsun, bir parça kağıt üzerinde karaladığınız kısa bir tanımın bile çözümünüzün işleyeceğinden emin olmak konusunda size yardımı dokunacaktır.

98.YOL: NİÇİN BAŞARISIZ OLABİLİR? BAŞARISIZLIĞA UĞRAMA POTANSİYELİNİ GÖZDEN GEÇİRİN

Başarmayı umduğunuz şeyi alışılmadık ölçüde karamsar bir bakış açısından ele alın ve en kötüyü düşünün. Kahrolası başarısızlık. Parlak çözümünüz niçin tepetakla gidecek? Olabilecek en kötü şey ne ? Buna ne sebep olacak?

99.YOL: ANA YARARLARI BELİRLEYİP SIRAYA KOYUN

İnsanlar ürünleri değil, yararları satın alırlar. Ana yarar belli bir özelliğe göre kurulmuş önermenizin kabul edilmesinde en belirleyici olan nedendir. Bir özelliğe bakarak bir yararı nasıl tanır ve ana yarara nasıl ulaşırsınız? Bu iş için tavsiye edilen yöntem “yani” sorusunu sormaktır. Çözümünüzden bu yolla seçtiğiniz ana yararları bir araya getirin ve bunları bir önem sırasına koyun.

100.YOL: BİR GERÇEKLİK SINAMASI YAPIN

Bulduğunuz çözümü açıklayacağınız güne kadar tam bir gizlilik içinde çalışarak düşlere dalmak hoş olabilir. İyi de çözümünüzü gerçek dünyaya saldığınız vakit kendi ayakları üzerinde durabilecek mi bakalım? Gerçeklik sınaması kesinlikle çok yararlıdır. Elde edilecek sonuçla öyle ya da böyle hiç ilgisi bulunmayan bağımsız kişilerle belli bir odak grubu içinde konuşmak çok yararlı olacaktır. Sakın yalnızca kendi yargılarınıza yaslanmayın.

101.YOL: İŞİNİZİ BİTİRDİĞİNİZDE SAKIN DURMAYIN

Çünkü bir çözüme ulaşmış, bunu geliştirmek için onay almış, gerekli finansmanı sağlamış, ürünü ortaya çıkarmış olmanız ve bunu piyasaya sürmüş olmanız artık orada durmanız anlamına gelmez. Sonucu gerçek dünyada edinilen deneyimin ışığı altında inceltip işlemeyi sürdürmelisiniz. Büyük fikirler oluşturmayı sürdürün. Pazarın bir adım önünde gidin.

Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 14.06.09, 15:11 #30 (Konu Linki)
Üye

İsaKarahan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

Durumu: İsaKarahan isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üyelik: 14.03.09
Nerden: k.maras
Okulu: kahraman maras lisesi
Konular: 3134
Mesajlar: 4.723
Teşekkür Etmiş: 0
Teşekkür Almış: 97
Standart Cevap: KİTAP ÖZETLERİ--(tanıtım amaçlıdır) Cevap: KİTAP ÖZETLERİ--(tanıtım amaçlıdır)

GEMİSİNİ YÜRÜTEN KAPTAN

Yazar : Roger. A. GOLDE
Yayınevi : İlgi
Baskı : İstanbul / 1989 / 200 shf.

YÖNETİM

Başkaları yoluyla sonuç elde etme tekniği, en çok üstünüzden yakınırsınız üstünüzün kaderinizi hep elinde tutacağını sanırsınız. Az Mutluluğa karşı pek çok üzüntü ve sıkıntı verir.

Patrona hiç bir zaman mantıksız ve tutarsız olduğunu söyleme. patronlar köşeye sıkıştırılmaktan hoşlanmaz. Patronunuzun sizi tanıdığını sanırsınız. Ama hiç kullanmadığınız yetenekleri bilmez. Yeteneklerinizi ona fark ettirmiş olmanız gerekir. Peki kendi astlarınızı ne kadar biliyorsunuz Ör. sekreteriniz bir dosyayı kaç dakikada yazar. Günde ne kadarını telefon ne kadarını daktilo başında geçirir.

Asıl sorun çalışmalarınızı patronunuza haberdar etmemenizdir. Sizi ona tanıtacak en uygun kişi sizsinizdir

YARGI GÜCÜ

Patron sizi tanımıyordur onu ilgilendiren sadece sonuçlardır. Uzun vadeli planlar somut sonuçlar vermeyebilir. üstünüzün çalışmalarınız hakkında doğru bilgiye sahip olmasını istiyorsanız. Kendinizle ilgili bilgileri ona iletme sorumluluğu da size düşer. Bunda da ileri gitmemek gerek, olumlu işlerinizi başkasından duyması daha iyi olur.

ÖDÜL ALMAK VERMEKTEN DAHA KOLAY

Patron ödülden kaçınabilir Astlarından birini önemli bir toplantıya götürerek yada sık sık isminden söz ederek översem neden umduğu terfiyi yada maaş zammını alamadığını sorar.

Patron astın sorun getirmesini istemez. İşin hallini yeğler. patron astından yükü hafifletmeyi bekler sorun götürmek ise yükü çoğaltır.

EĞİTİM GELİŞTİRME

Birinin eğitim yeteneklerini geliştirmekte ayrı bir yeteneği gerektirir. fakat patrondan fazla bir şey bekleme. yetenekliyse eğitime çok ihtiyacı yok diye düşünür yok değil ise eğitimin vereceği çok bir şey olmadığını düşünür.

GÜÇ

Patronunda gücünün sınırları vardır. Bu onu öfkelendirir size yansıtır fakat şöyle düşün “hedef sen değilsin sadece orada bulunuyorsun”. Demek yetkisi dışında güç yetiremeyeceği şeyler istemeyi ve kullanması gereken yetkiyi hatırlatman onu sinirlendirir.

KENDİNİZİ BİR AST OLARAK GÖRÜN

Yetki ve güç arasındaki farklılıklar başka taktiklere başvurdurur. Astlar bazen hoşlanmadığı bir konuda patrondan açıklama istemez. İşi anlamamışlığa vererek sıyrılmak için.

Değer yargılarınızı sık sık gözden geçirin (tahşidat ayaktaki nasır gibidir. Gayeyi hayal unutulunca...) yanlış veya eskimiş olabilir.

Yöneticilerin ortak ihtiyacı güce sahip olmak kontrolü elinde tuttuğunu hissetmek, yetkilerini kullaanabilmektir.

Hiçbir yönetici sürprizlerden hoşlanmaz. Birşeyi önceden tahmin edip etmeme, o şeyi etkileme yeteneğiyle de yetinebilirler.

Bir ast olarak yeni birşey deneyecekseniz patronunuzu önceden uyarmalısınız. Ne kadar bağımsız görünürseniz yöneticinizin, sizin üzerinizdeki otorite kontrol duygularını o kadar çok tehdit etmiş olursunuz. tipik bir patron astlarının kendilerine bağımlı olduklarını hissetmek ister. patronun hoşlandığı işlerde destek verin oda sizi rahat bırakacaktır.

Yönetici herkesten çok hayranlık özlemi içindedir.,bunu almak için bedelini ödemeyede hazır ve isteklidir. İşletmenin amaçları yanında kişisel amaçlarınız vardır. Unutmayınız ki patronunuz sizin kişisel amaçlarınızı düşünmez; prestij, güç, terfi vb. üstelik sizin gibi çok astı olduğundan her birinin kişisel amacına cevap veremez. O halde öz veri, mücadele ile kişisel amaçlarda kendinizi kullanın.

Vazifeyi tam yapmış olmanın olağanüstü bir yanı yoktur. Beklenenden öte sürpriz başarılarda genelde risklidir. Ancak genelde böyleleri taktir görür.

Patronunuz sizi eleştirileriyle üzdüyse hemen tepki göstermeyin. Büronuza çekilin.

Kendinizi beğendirmek için farklı olmaya çalışın. Mesela, genç bir adam büyük bir otomobil fabrikasında posta ve haberleşme bölümünde iş bulmuştu, bölümde çalışan herkesin spor giyindiğini farketti kendisi her zaman takım elbise giydi, bu durum dikkat çekti ve pek yakın bir zamanda daha bir üst mevkiye geldi.

Patronunuzu değiştiremezsiniz boşuna uğraşmayın. Patronunuz başka iş aradığınızı duyarsa şirkete bağımlılığınızda şüphe duyabilir. Aynı zamanda size yapılan iş ve önerileri yetenek ve değerinizin bir ölçüsü olarak kabul eder. Sizinde patronunuza karşı olan gücünüz işi bırakma olabilir. Aslında kimin için çalışırsanız çalışın kendiniz için çalıştığınızı unutmayın.

YETKİ VERME SORUNU

Astlar genellikle daha fazla yetki ister. Yöneticilerse astlara yetki verildiğinde sağlıklı biçimde kullanamamalarından yakınır

İnisiyatif seçebilme ve karar verebilme özgürlüğü öte yandan sağduyulu davranma anlamına gelir. Demek aynı sözcük bir yanda bağımsızlık ifade ederken diğer yandan güvenliğin sağlanması gereğini vurgular. Hem patron hem ast risksiz bir özgürlük arayışı içindedir. Astlar daha fazla inisiyatif ister ama her zaman kullanamaz. Güvenlik yönünden patronlar sık sık inisiyatif verirler ancak endişeyle takip etme ihtiyacı duyarlar.

Bir yöneticinin kesin ya da tatminkar bir sonuç alabilmek için astlarına çok geniş özgürlük vererek hedeflerine ulaşmayı amaçlamasıdır. Burada elde edilen sonuçların tümü sorumluluğu yöneticiye aittir. Bu kurala göre işler yolunda gittiği müddetçe patron asta karışmamalıdır.

Astlarıma işleri yürüten, ilmeleri için tam yetki vermek gerektiğini amaçları açık seçik koymak önemlidir. Bana kalırsa uyguladığımız amaçlara yönelik yönetim sisteminin tek somut sonucu içinde bulunduğumuz bürokrasiyi artırmak ve konuyu ana hedeften saptıran toplantıları başlatmak oldu.

UZMANLARLA ÇALIŞMAK

Uzmanın mesleki bilgisini doğrudan değerlendiremezsiniz. Mülakat yaptığınız öteki uzmanların görüşlerini de almalısınız. Ama mülakat sırasında dikkat edeceğiniz birkaç nokta vardır

Uzman ne istediğinizi araştırıyor mu Sorununuzu dile getirirken, ne dediğinizi hemen anladı mı?yoksa daha ayrıntılı bilgimi istiyor?Cevapların çoğunu biliyormuş gibi bir tavır takındı mı? Uzman, çalışma süresince durumun ayrıntılarını sizden yada öteki çalışanlardan öğrenecektir. Mülakat sırasında bile bu işi beceremiyorsa bunu iş esnasında nasıl yapacaktır.

Arayacağınız ikinci özellik uzmanın ne kadar açık seçik konuştuğudur. Uzman gerekli veriler için sizden yardım beklerken, düşüncelerinizi de size aktaracaktır Özellikle neden söz ettiğini size açıklayabilmelidir. Konuşma sırasında geçen bilmediğiniz teknik kelimeleri Ona mutlaka sormalısınız. Ama o dalda biraz bilginiz varsa uzmanı etkilemek yerine bu dalda bilgileri kendinize saklamanız daha iyi olur.

Uzmanın tecrübelerini öğrenirken yöneticilerin keşfedemedikleri bir yön daha vardır: uzman sınırlarını biliyor mu?Bu sınırlar nelerdir.? Hangi dallarda kendini daha yeteneksiz buluyor? Bunu uzmana açıkça sorabilirsiniz. İyi bir uzman olmak kendi sınırlarının da bilincinde olmayı da gerektirir. Son öneri uzmanla onun bürosunda görüşmenizdir. Çalıştığı çevreyi görerek bilgi edinirsiniz. Şansınız varsa konuşmanız sırasında telefon çalar sizde uzmanı hareket halinde görme fırsatı elde edersiniz.

Uzmanı değerlendirmede bir yol daha vardır ki oda onun diğer ilgi alanlarını sormanızdır, böylece konusu hakkında yorum yapamasanız dahi diğer işlerindeki tutumu size fikir verebilir.

UZMANLARIN YÖNETİLMESİ

Uzmanları gözlemde ölçüler

Size göre hızlımı yoksa yavaş mı çalışıyor? Sorunun önemini abartıyor mu yoksa küçültüyor mu? Organizasyonda çalışanlarla anlaşa biliyor mu? Teşhis etmekte hızlı, harekete geçmekte ağır mı? Ayrıntılarımı yoksa genel durumu geniş olarak görmekte mi daha başarılı?

Uzmanınızın çalışmalarını hızlandırma çabalarından vazgeçmelisiniz.

Uzmanınız size birşey öğretmiyorsa aradığınız kişi olmayabilir. EĞİTİM

Başarının sırrı basit bir cümleyle açıklanabilir ‘’eğitimi eğitimcilerin elinden alın. Gitgide hızlanan değişim ve yenilenme temposu nedeniyle ortaya çıkan değişikliklere ayak uydurabilmek için eğitim gerekli görülmektedir. Günümüzde eğitim departmanı bulunmayan pek az şirket kalmıştır.

Bir yönetici, seminere davet edilmesi terfi sırasının kendisine geldiğini gösteriyorsa buna istekle katılır. Ama genellikle iki görev arasında boş zamanı olduğu için son fırsat olarak seminere gönderildiğini bilir. Bir petrol şirketinin üst düzey deki yöneticilerinden biri, düşüncelerini şöyle dile getiriyor:’’işleri berbat eden birini başımdan atmak için onu eğitim kurslarına gönderirim

Bir yönetici bir kaç günlük bir seminerden döndüğünde, genellikle şu yorumlarla karşılanır.:Herhalde kısa tatilin tadını iyice çıkarın. Haydi şimdi iş başına.. .gerçek dünyaya hoş geldin! Umarım eğitmenleri fazla ciddiye almamışsındır.

Kurslarda önerilen düzenli ve mantıklı reçeteleri gerçek sorulara uygulamak çok zordur. Yönetici bazen. kendi yöntemlerinden memnun olmadığı için önerilen bir dizi yöntemi heyecanla karşılayabilir. Fakat genellikle bu listeyi gerçek dışı bulur ve eğitim bölümünün hayal kurduğunu söyleyip homurdanır. Pek çok eğitmen, “Biz sadece olguları açıklayabiliriz, gerisi öğrenciye kalmıştır” diyerek teselli bulurlar. Yakın zamanda yapılan araştırmalar, iş üzerinde yapılan eğitimin en etkili eğitim yolu olduğunu ortaya koymuştur.

Bir yöneticinin kurstan, yeni düşünce biçimlerini benimsemiş, yeni çözüm yollarını öğrenmiş olarak döndüğünü düşünelim Ama çevresi bıraktığından beri pek değişmemiştir.

Kursiyer uyarlamada sorunlarla karşılaşır. Kimse neden söz ettiğini anlamaz çevreden destek bulamaz. Yepyeni tohumlar daha kök bile salmadan sökülüp atılır.

Uyarlama ve uygulama zaman gerektirir.. Yeni huy ve alışkanlıkların gelişmesi cesaret ve tecrübe kazanabilmek için bu zaman zorunludur.

Eğitime ne kadar önem verilirse verilsin kursiyerin öğrenme arzusu yoksa her şey boşa gider. Belki eğitimin sorunlarla olan bağını gösterebilecek yeni bir eğitim yolu bulunabilir. Bir eğitmen uzun bir süre yöneticilerle çalışabilirse gerekli uyarlamayıda nasıl yapacağını bulabilir. Yönetici, ancak eğitimin her aşamasına katılırsa istenen destek ve uygulama sağlanmış olur.

Yönetici nasıl yapacağını bilmediği ya da bu görevin kendisine ait olmadığına inandığı için, yönetici eğitim sorunundan söz etmekten kaçınabilir. Eğitimi eğitmenlerin elinden alıp yöneticiler tarafından verdirmek isabetli olan görüştür.

Yönetim biçimleri genelde sezgi, muhakeme, çabalama, olarak üçe ayrılır. İnsan etkeni ağır bastığında yönetim ve problemler karmaşıklaştığında çabalama etkili bir biçimdir. Çabalama keşfetme ve fikir üretme görevlerinde sık sık kullanılır. muhakeme ise iletişim sınama görevlerinde sık sık kullanılır. Bir sorunla mantık yoluyla başa çıkabilmek için, başlamadan önce onunla ilgili herşeyi bilme gereğidir. Bu ise son derece mantıksız bir koşuldur. durumun ne olduğunu aşağı yukarı öğrenirsek düşüncelerimizi geliştirmede muhakemenin yararı olabilir. Mantık belkide belli bir cesaretle hata yaptığımız tek yoldur. Hayata mantıkla muhakeme ile değil çabalama ile başlarız.

ÇABALAYARAK KARAR VERME

Kararsızlık, aynı zamanda bir konuya takılıp kalmak anlamınada gelir.

İşin içinden çıkamamak hiçte hoş bir konu değildir. Asıl zorluk sorunun ne olduğunu bilmemekten ileri gelmektedir. Kişisel alarak kendimizi soruna adamamızda işi karmaşık hale getirebilir. Sorunun halledilmesi halinde, kişisel olarak kazanç yada kaybımız söz konusuysa, araya birde kendi karmaşık kişiliğimiz girer.

Kısırdöngü bir sorunun üzerinde bir süre çalıştıktan sonra ortaya çıkar. Neyi amaçladığımızı az çok anladıktan, birçok bilgi topladıktan ve bir dizi seçeneği dikkatle inceledikten sonra kendimizi kısır döngünün içinde buluruz. Bu daireyi kırmaya yaratıcı yada yenilikçi çözüm denir. Çabalayarak karar verme bunun bilinçli ama mantıksız bir düşünme tarzı olduğunu söylemekle yetinelim. Yönetici krizin gelmekte olduğunu bilir ama kaçınılmaz hale gelinceye kadar hiç birşey yapmaz. Oyalama taktiklerini dener. Ancak sorunları görmezlikten gelmekle büyütmüş oluruz. Olumsuz bir karar vermek hiç karar vermemekten daha iyidir. Kaçış stratejisinin dışındaki seçenekleri düşünmeliyiz.

Takılıp kaldığımız bir konuyu zorla bir kılıfa uydururuz. Organizasyon içinde nüfuzlu ya da önemli bir kişi benimsediği içinde o kılıfı seçebiliriz.

Sorunları çözmenin standart tekniği şu aşamaları içerir, sorunları açıklamak, amaçları sıralamak, seçenekleri bulmak ve bu seçeneklerden birini benimsemek.

Öfkeli, bitkin çaresiz üzüntülü, şaşkın bezginmişsiniz. Bu gibi duygular enerjinizin çoğunu alıp götürür aklınızı daha çok karıştırır. Korktuğunuzu kabul etmeniz duygularınızı size açar, buda bir psikoterapi değilsede sizi sorundan uzaklaştırır. Meseleye hangi noktadan başlayacağınızı bilmiyorsanız en azından bildiklerinizi açıklayarak bir başlangıç noktası bulabilirsiniz. Hangi noktada takılmış olduğunuzu belirlemek size çok basit gibi görülebilir. sandıklarınızı açıkça söylemek size durumu değişik bir açıdan bakmaya zorlar.

Bazı araştırmalar beynin beş ile dokuz arası bilgi parçalarından fazlasını etkin biçimde değerlendirilmediğini ortaya koymuştur. Sorunu kafanızda taşımayın. Düşüncelerinizi kendi kendinize hatta bir teybede söyleyebilirsiniz. Tabii sorunu konuya yakınlığı olan bir başkasıyla tartışmak çok daha faydalıdır. Takıldığınız noktayı yazar böylece aklınızdan geçenleri elle tutulur hale getirebilirsiniz. İşin içinden sıyrılmaya kalkmak sorunu çözmez. Ne söylemeye çalıştığınızı bilin.

Sebep sonuç ilişkisi içinde değişik ayrıntılar arasında bir bağ kurmaya çalışın. Bildiklerinizden emin olun. Hata yapma ihtimalini en aza indirin. Kesin olun, genellemeden kaçının. Herşeyden önemlisi tutarlı olun.

Üstünkörü yaklaşım şüphesiz risklidir. Yinede, bulguları iki sayfada toplamak yararlı olabilir.

Bakış açınızı değiştirin Bakış açısı; ifade ortamını değiştirmek, ifade ortamının kullanılış biçimini değiştirmek, durumun değiştiğini tahayyül etmekle olur. Ortamı değiştirmek. Daktilo ile yazmak el yazısı ile yazmaktan çok daha farklı bir ortam olabilir. Dil duygulu mistik iğneleyici veya gülünç olabilir.

Sorunun yüz kat daha ciddi olduğunu düşünün veya konunun küçük bir bölümünü bir o kadar büyütün. Durumunuza başka acılardan, ters yüz ederek bakın. Olaya birde deli gözüyle bakıp saçma sapan sorular sorun. Mantıklı cevaplar almanız mümkündür.

Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Etiketler
amaclidir, kİtap, ozetlerİtanitim

Seçenekler
Stil



Powered by vBulletin® Version 3.8.2
Copyright ©2000 - 2008, Jelsoft Enterprises Ltd.
Bu site en iyi 1024'e 768 ekran çözünürlüğünde izlenmektedir.Ekran Ayarlarınızı Düzenleyiniz.
İletişim Adresileri : Bize "derskaynak.com@gmail.com" a mail göndererek veya üye olup "Özel Mesaj" göndererek ya da üstteki "İletişim" bölümüne tıklayarak kolayca ulaşabilirsiniz.
YASAL UYARI : Sitemizdeki paylaşımların çoğu internet kaynaklarından derlenmiştir. Amacımız öğrencilere ve kaynak ihtiyacı olanlara yardımcı olmaktır. Ayrıca sitemiz, hukuka, yasalara, telif haklarına ve kişilik haklarına saygılı olmayı da amaç edinmiştir. Sitemiz, 5651 sayılı yasada tanımlanan “Yer Sağlayıcı” olarak hizmet vermektedir. 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve TCK'nın 125. maddesine göre sitemizdeki üyeler yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan bir biçimde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahipleri "derskaynak.com@gmail.com" isimli iletişim mail adresimize haber vermeleri durumunda "İhlal Olduğu" düşünülen içerikler, sitemizden hemen kaldırılacaktır. Anlayışınıza sığınır saygılar sunarız...
Twitter