Değerli Ziyaretçimiz ! Tüm Derslerle İlgili Konu Anlatımlarını, Ders Notlarını, Yazılıları, Testleri, Slaytları, Sunumları, Videoları ve Her Türdeki Dökümanı Sizlere Ücretsiz Olarak Sunmaktayız.Bu Kaynaklardan Sorunsuzca,Özgürce Yararlanabilmek İçin {BURAYA TIKLAYARAK ÜYE} Olmanız Gerekmektedir! Üye Olmadan da Bize Kolayca Ulaşıp Mesaj Yollayabilirsiniz {TIKLAYINIZ}    
DersKaynak.Com / Tüm Derslerde Tam Destek !  

Anasayfa Kimler Online Yeni Mesajlar Konularım Bugünkü Mesajlar Site Map
Geri git   DersKaynak.Com / Tüm Derslerde Tam Destek ! > Tarih - İnkılap > Tarih-İnkılap Dersleri
Facebook Facebook

Yeni Konu aç  Cevapla
Seçenekler Stil
Okunmamış 28.10.11, 22:51 #11 (Konu Linki)
Forum Görevlisi

cemaktas96 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

Durumu: cemaktas96 isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üyelik: 21.09.11
Yaş: 16
Nerden: istanbul
Okulu: Kartal Cevizli Lisesi
Sınıf: 11. sınıf
Meslek: öğrenim görevlisi
Konular: 221
Mesajlar: 217
Takımı: Fenerbahçe
Teşekkür Etmiş: 14
Teşekkür Almış: 27
Hobim: futbol oynamak
Yeni1 Cevap: 10.Sınıf Tarih Kitabının Cevapları sayfa2 den 10 a kadar tüm soruların cevapları 2011 2012 Cevap: 10.Sınıf Tarih Kitabının Cevapları sayfa2 den 10 a kadar tüm soruların cevapları 2011 2012

aşağıya inmeyi unutmayın


Konu cemaktas96 tarafından (28.02.12 Saat 19:45 ) değiştirilmiştir..
Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 29.12.11, 22:49 #12 (Konu Linki)
Forum Görevlisi

cemaktas96 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

Durumu: cemaktas96 isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üyelik: 21.09.11
Yaş: 16
Nerden: istanbul
Okulu: Kartal Cevizli Lisesi
Sınıf: 11. sınıf
Meslek: öğrenim görevlisi
Konular: 221
Mesajlar: 217
Takımı: Fenerbahçe
Teşekkür Etmiş: 14
Teşekkür Almış: 27
Hobim: futbol oynamak
Standart Cevap: 10.Sınıf Tarih Kitabının Cevapları sayfa2 den 10 a kadar tüm soruların cevapları 2011 2012 Cevap: 10.Sınıf Tarih Kitabının Cevapları sayfa2 den 10 a kadar tüm soruların cevapları 2011 2012

10.Sınıf Tarih Kitabı Cevapları Sayfa 58

Coğrafi Keşiflerin Avrupa’ya Siyasi,Dini,Ekonomik,Sosyal ve Kültürel Etkileri Nelerdir

Ekonomik Etkisi :

*Eski ticaret yolları değişti. Akdeniz, doğu -batı ticaretindeki önemini kaybetti. Baharat ve İpek Yolları önemini kaybetti. Bu durum Atlas Okyanusu Limanlarının önem kazanmasına neden olmuştur.

*Avrupalılar, yeni keşfedilen yerlerde sömürge imparatorlukları kurdular. Bu durum, keşfedilen ülkelerden Avrupa’ya altın ve gümüş başta olmak üzere bol miktarda hammadde götürülmesine neden olmuştur. Bu gelişmeler Avrupa’nın zenginleşmesini, hayat standartlarının yükselmesini ve Rönesans hareketlerinin gerçekleştirilmesini sağlamıştır.



*Ticaretle uğraşan burjuva sınıfı zenginleşmiş ve Avrupa ürünleri yeni pazarlar bulmuştur. Böylece daha sonraki yıllarda gerçekleşecek olan Sanayi Devrimi’ne ortam hazırlanmıştır.

Sosyal ve Kültürel Etkisi

*Keşfedilen yerlere Avrupa’dan göçler olmuş, bu durum Avrupa kültür ve medeniyetinin yayılmasını sağlamıştır.
Dünyanın bazı yerleri, Avrupalılar tarafından tanınmış, yeni kültürler, canlılar ve ırklar ortaya çıkmıştır.


Ayrıca Şu Cevaba bakınız


Genel Olarak Coğrafi Keşiflerin Sosyal Sonuçları

Uzak sömürgelerden mal getirilmesi, hemen tamamen deniz yolu ile yapılıyordu. Bu da, Avrupa’daki liman şehirlerinin önem kazanması sonucunu doğurdu. Şehirleşme genişledi. Şehirlerin nüfusu arttı. XV. Yüzyılda hiçbir İngiliz, İspanyol, Portekizli, Belçikalı ların nüfusu 100 bin i aşmıyordu. (XVI.yüzyılın sonlarında ise Londra 450 bin, Lizbon 200 bin nüfusu aşacaklardır). Dünyanın en büyük dokuz ülkesi arasında hiçbir Hıristiyan Avrupa ülkesi yoktu. Bu dokuz devletten bir Çin, sekizi ise İslam ülkesiydi. Bu tablo, yaklaşık 200-300 yıl içinde tamamen tersine dönecek ve Avrupa ülkeleri doğuya hakim olacaklardır. Şehirleşme yeni sosyal grupların ortaya çıkışını sağladı. Hayat seviyesi yükseldikçe yaşama şeklide değişti.

Buna karşılık, keşfedilen yeni ülkelerin halkları tam bir soykırımla karşılaştılar. Amerika’nın yerlileri, eski ve ileri medeniyetler kurmuşlardı. Ancak, bazı alanlarda gelişmiş değillerdi. Tarım yöntemleri, savaş araçları ilkeldi. At’ı tanımıyorlardı. Avrupa’nın zırhlı süvarilerini alt tarafı at, üst kısmı insan olan tek bir yaratık sanmışlardı. İspanyollar ve Portekizliler, bunları kitle halinde öldürdüler. Kalanları köle yaptılar. Ancak, nüfusun az olması sebebiyle, Afrika’dan zenci köleler getirtmek zorunda kalmışlardır. Böylece, Amerika’da bir “kamçılı medeniyet” kuruldu. Köle ticareti zamanla çok kârlı hale geldi. Sömürgeci devletler arasında, köle ticareti yüzünden savaşlar bile çıktı. Amerika’nın çeşitli yerlerinde zenci nüfus çoğaldı. Avrupa’dan Amerika’ya göç eden beyazlarla zenciler arasındaki sürtüşme XX.yüzyıla kadar sürdü.


Genel Olarak Coğrafi Keşiflerin Kültürel Sonuçlar

Kıtalararası ticaret ve taşımacılık sayesinde Avrupa’da zenginleşenler, yeni bir hayat tarzı benimsediler. Bunlar, kültür ve sanat hareketlerine ilgi gösterip desteklediler. Büyük servetlerin bir kısmı bu alanlara harcanınca, eser verenlerin sayısı ve gayreti arttı. Böylece, Rönesanssın, İtalya dışındaki Avrupa devletlerinde yayılışı hızlandı.

Buna karşılık, keşfedilen yerlerdeki eski kültürler büyük ölçüde mahvoldu. Binlerce yıllık geçmişe sahipİnka, Aztek, Maya medeniyetlerine ait eserler yerle bir edildi. Kendine özgü kültürleri bulunan insanlar ortadan kaldırıldığı veya köle durumuna getirildiği için, medeniyetleri yavaş yavaş silinip unutuldu.

Keşiflerin sağladığı zenginlik, bilim ve sanat alanındaki gelişmelerin maddi kaynağı oldu. Bu ilerlemeler, zamanla daha da hızlandı. Osmanlı İmparatorluğu bu alandaki ilerlemeye ayak uyduramadı. Sonraki yüzyıllarda Osmanlılar’ın, askeri ve siyasi alandaki gerileyişinde keşiflerin dolaylı etkisi oldu.


Dini Etkisi :

*Hıristiyanlık, yeni ülkelere yayılmıştır. Ancak bazi bilimsel gerçeklerin ortaya çıkması sonucunda Hıristiyanların dini inançları zayıflamış, Kilise’ye güven sarsılmıştır.

Siyasi Etkisi

Keşifleri destekleyen krallar güçlendi.Soylular eski imtiyazlarını kaybettiler.

Soru . Eğer ki biri, dünya üzerinde olup biteni anlamak istiyorsa önce bütün sanatların beşiği,Batı’nın herşeyini borçlu olduğu Doğu’ya Bakmalıdır

Voltere Göre Batı Dünyasının Gelişiminde Doğu Medeniyetlerinin Etkisi İçin Neler Söylenebilir?

Haçlı seferlerine kadar Avrupa yada Batıda bilim ve medeniyetin kırıntısı bile yoktu. Avrupalılar, doğudaki ilmi ve teknik seviyenin üstünlüğünü anladılar. O zamana kadar Avrupa da bilinmeyen pusula, kağıt, matbaa, barut Avrupa ya götürüldü. Avrupa da kültür hayatı canlanmaya başladı. Avrupa da Skolastik düşünce zayıfladı . İslam bilginleri (Ibn-i Sina, Farabi, Ibn-i Rüşd) ve düşünürleri Avrupa’yı etkiledi. Bu etkilenme aynı zamanda Ispanya’daki Islam dünyasından da gerçekleşmiştir. İslam uygarlığından, Eskiçağ (Antik çağ) Yunan ve Hellen uygarlıkları öğrenildi. Bu da Rönesans’a zemin oluşturdu. Kağıt, matbaa, barut, pusula, dokuma ve bir çok tarım ürünü Avrupalılarca öğrenildi. Kağıt ve matbaa, kültürel canlanmaya; barut, askeri teknolojinin gelişmesine; pusula, Coğrafya keşiflerine neden olmuştur. Avrupa medeniyetinin bu gün, bu durumda olmasına, sahip oldukları medeniyetin kendilerinden önceki sahibi doğu kültürlerinin muazzam derecede etkisi olduğunu inkar etmek yalan söylemekten başka bir şey değildir.
Kâğıt da, kitap basma sanatı da bundan İkibin yıl kadar önce Çin’de icat edilmiştir. Yalnız o devirlerde Çin’den Batı ülkelerine ipekli kumaşlar başta olmak üzere birçok eşya geçtiği halde, bugünkü medeniyetin temellerinden kâğıtla basım Batı’ya ancak ondan Bin yıl sonra geçmiştir.

Öte yandan, yine Çinlilerin icadı olan baskı sanatı da, Türkler aracılığıyla Arap ülkelerine gelmiş, tahta kalıplarla kitaplar basılmaya başlanmıştı. Haçlı seferleri sırasında yakın doğu ile ilişkiler kurulunca, Avrupalılar bu sanatı da Türklerden, Araplardan öğrenerek memleketlerine götürdüler.

Haçlı seferlerine kadar şeker nedir bilmezlerdi. Tatlı olarak ancak bal kullanırlardı. Pirinç, Susam, Darı, Zencefil gibi birçok bitkiler de Avrupa’ya Müslümanlar yoluyla geçmiştir. Cam’ı, Cam’dan yapılmış aynayı da Avrupalılara Müslümanlar tanıtmıştır.

Avrupalılar, 1000 yıl önce unuttukları Yunan feylezoflarının, Roma düşünürlerinin fikirlerini İSLAM eserlerinde buldular.

8.yy Kurtuba Kütüphanesi’nde bulunan 500.000 kitap, o tarihlerde bütün Fransa’da bulunan kitap sayısından daha fazla idi!..İşte bu Arap eserleridir ki, 15. asrın sonunda Avrupalılar’ın eline geçecek ve Rönesans’ın temelini teşkil edecektir… Fizik, kimya, matematik, astronomi, tıp ve felsefe, hatta şiir ve edebiyat işte bu şekilde Avrupa’ya girecekti.



Matbaanın rönesans’ın yayılma sürecine etkileri neler olmuştur?
Matbaanın icadı ve kâğıdın bol miktarda yapılması sayesinde yeni buluş ve düşüncelerin kolayca herkes tarafından öğrenildi



10.Sınıf Tarih Kitabı Cevapları Sayfa 59

Soru : Rönesans’ın Ortaya Çıkmasında Doğu Medeniyetinin Katkıları Nelerdir
12. Yüzyıl Rönesans’ının Doğuşu ve Etkileri

8. ve 9. yüzyıllarda Müslümanlar, Yunanlıların bilimsel bilgi bi*rikimlerinin büyük bir bölümünü Arapça’ya aktarmışlar ve yapmış oldukları çalışmalarla bu birikime önemli katkılarda bulunmuşlardı. Hıristiyanlar ise, uzun bir süreden beri içlerine kapanmışlar ve Dün*yevî sorunların çözümünde gelişmemiş ansiklopedik bilgilerle yetin*meyi yeterli görmüşlerdi. Bu arada bazı çeviriler yapmışlardı, ama bunlar nicelik ve nitelik itibariyle bir Hıristiyan Uyanışı’nı gerçekleş*tirebilecek düzeye ulaşmamıştı. Bilime ve doğaya yönelmeleri için uyarılmaları gerekiyordu ve bu uyarılma süreci ise çeviriler yoluyla başlamıştı.


11. ve 12. yüzyıl başlarında özellikle bilim ve felsefeye olan ilgi yoğunlaştıkça, geleneksel öğretinin yetersiz olduğu görüşü hâkim olmuş ve bilim adamları geçmişin mirasına ulaşmak için harekete geçmişlerdi. 12. yüzyıl boyunca Arapça’dan Latince’ye yoğun bir şekilde çeviriler yapmışlar ve 13. yüzyılda İslâm biliminin ve felsefe*sinin önemli bir bölümünü Latince’ye kazandırmışlardı.

Eşine ender rastlanır bu çeviri etkinliği sırasında, meselâ Johannes Hispanus, İbn Sina’nın Kitâbu’n-Nefs (De Anima), Kitâbü’ş-Şifâ (Suffıcientia), Kitâbü’s-Semâ ve’l-Âlem’ini (De Coelo et Mundo), Fergânî’nin astronomiye ilişkin bir yapıtını, Gazzâlî’nin Makâsıdü’l-Felâsife’sinin mantık, metafizik ve fiziğe ilişkin bölümlerini (Logika et Phüosophia Algazalis), yazarı bilinmeyen el-Medhal ilâ İlmi Ahkâmi’n-Nücûm (Introductio ad Scientiom Judiorum Astrorum) adlı bir astroloji kitabını, Hârizmî’nin aritmetiğe ilişkin eserini (Liber Algorismi de Praetica Arismetica) ve Râzî’nin Sırrü’l-Esrâr’ım (Secretum Secretorum), Dominicus Gundissalvi İbn Sina’nın el-Necât’mı (Avicenna Metaphysicorum Libri Decem Interprete Dominico Gondisalvo) ve en ö-nemli mütercimlerden Gerardus Cremonensis ise, Hârizmî’nin Kitâbü’l-Cebr ve’l-Mukâbele’si (Liber Akhoarismi de lebra et Almucabla Tractatus) ile İbn Sina’nın el-Kânûn fî’t-Tıbb’ı (Canon Aviceni) başta olmak üzere bilim ve felsefenin çeşitli dallarında yetmişi aşkın değerli yapıtı Arapça’dan Latince’ye çevirmiştir; bu dönemde çalışan müter*cimleri ve tercüme ettikleri eserleri sayfalarca sıralamak olanaklıdır, ama yukarıdaki küçük liste bile çevirinin Ortaçağ Hristiyanları tara*fından ne kadar ciddiye alındığı konusunda sağlıklı bir fikir verebile*cek düzeydedir.

12. ve 13. yüzyılarda yapılmış olan bu çeviriler olmasaydı, Orta*çağ zihniyeti aşılamaz ve 17. yüzyıldaki Bilim Devrimi gerçekleştiri*lemezdi. Ancak, bu çeviriler sonucunda aktarılan bilimsel bilgi biri*kimi o denli büyüktü ki ilkin özümsenmesi gerekiyordu ve bu özüm*seme işlemi bütün 13. ve 14. yüzyıllar boyunca sürmüştü.

Öyleyse, Müslümanlar yalnızca bilimsel düşünce geleneğini ko*rumakla ve sürdürmekle kalmamışlar, bu düşüncenin Avrupa’da yeniden canlanmasında da etkin bir rol oynamışlardır. 12. yüzyıl, İslâm Dünyası’ndaki bilimsel çalışmaların sürdüğü ve yavaşlamanın ve duraklamanın açıkça ortaya çıkmadığı bir dönemdir; Batı Dünyası ise bu dönemde bilim alanında ne kadar geri olduğunun bilincine varmış ve Arapça’dan yapmış olduğu çeviriler yoluyla Müslümanlarla aralarındaki farkı kapatmaya başlamıştır.

12. yüzyıl aslında bir geçiş çağıdır ve bu çağda Akdeniz’i çevre*leyen İslâm, Hıristiyan ve Yahudi Dünyaları önceki yüzyıllara oranla çok daha sıkı bir bağ kurmuşlar ve birbirlerini karşılıklı olarak etki*lemişlerdir; ancak bu dünyalar arasında en belirleyici ve en etkin olanı kuşkusuz ki İslâm Dünyası’dır; diğerleri sürekli olarak onu sömürmeye ve ondaki bilgileri ve becerileri kendi bünyeleri içine alarak sindirmeye çalışmışlardır. Bu uğraş o kadar canlıdır ki bu ne*denle bilim tarihçileri bir 12. Yüzyıl Rönesans’ından söz ederler.

Öyleyse, bu dönemde büyük bir yeğinlik ve yoğunluk kazanan Batı Ortaçağ Dünyası’ndaki düşünsel uğraşının en temel özelliği bilime katkı değil, çeviriler yolu ile eski ve yeni kültürlerin aktarıl*masıdır. Batı kültürünü oluşturan ilmî ve felsefî bilgiler, Batılıların yapmış oldukları araştırmaların bir sonucu değil, Arapça’dan yapılan çevirilerin bir sonucudur.

Kültür ve medeniyetin yayılmasında önemli bir rolü olan kağıdın seri üretimini gerçekleştirenlerde yine Müslüman Araplardır.Batı kağıt yapmayı italyan tüccarlar sayesinde doğudan öğrendi.

Matbaanın icadı ve kâğıdın bol miktarda yapılması sayesinde yeni buluş ve düşüncelerin kolayca herkes tarafından öğrenildi


Soru : Rönesans’ın gelişmesinde bilim insanlarının katkıları nelerdir

XVI. yüzyılda ilimde de rönesans oldu. Bilim alaninda, yapilan yenilikler devrim niteligindedir. Matematik re astrono*mide büyük ilerlemeler görüldü: Polonyalı Kopernik (Corpernic) dünya*nın güneş etrafında döndüğünü gösterdi.


Kadavra üzerinde deneme yapılmaya başlandı. Kanın küçük devri bulundu. İlim, iskolastik düşünceden kurtulmaya ve deney metodu ile ha*kiki şeklini almaya başladı.

Ayrıca, bilim akademileri üyeleri arasında işadamları, mimarlar, kaşifler, bilim adamları ve sanatçıların olması, endüstri ile bilimin etkileşmesini de sağlamıştır.

Rönesans döneminin bilim adami yeni bir bakis degil, yeni bir olusum ortaya koymustur.

baska dilde yazilan eserler kendi dillerine cevrilmistir boylece kılıseye duyulan guven azalmıstır skolastik dusunce onemi kaybetmıs ve yerine deney ve gozleme dayilan pozitif dusunce gelmistir

Soru : Rönesans hareketinin Osmanlı Devletin’nde yaşanmamasının nedenleri nelerdir

Rönesans ın etkileri avrupa dışında görülmedi.Osmanlı devleti XV.veXVI. yüzyıllarda bilim,teknik ve mimaride avrupadan çok ilerideydi bu yüzden osmanlı devleti avrupada yaşanan bu gelişmelerden yararlanma ihtiyacı duymadı



10.Sınıf Tarih Kitabı Cevapları Sayfa 60
Soru : Halifeliğin Osmanlı Devleti’ne Geçişinin Önemi Nedir?
CEVAP:
NOT: Bu cevap kendi araştırmalarım sonucunda yazdıklarımdır.Lütfen öğretmenlerinize danışınız..
Yavuz Sultan Selimin 1517 Mısır seferi sonucu “halifelik” Osmanlı padişahlarına geçmiştir.Hilafet kurumu ya da makamı, İslam ve Osmanlı tarihinde en önemli kurumların başında gelmektedir.Halifelik Osmanlıya geçince, Osmanlı Devleti dünyanın en büyük siyasi ve dini kuruluşu haline geldi Böylelikle Osmanlı hükümdarları padişah olarak devletin başı, halife olarak da müslümanların dini lideri olma özelliği taşımışlardır.Halife müslümanların dünya sorunlarını çözer,müslümanları korur dinsel birliğini muhafaza ederdi.Osmanlı padişahları halife ünvanını, yalnızca İslam ülkeleri içindeki önemlerini belirtmek ve İslam dinini, yasalarını yaymak ve savunmak hakkını göstermek için kullanırlardı.Halife yeryüzündeki bütün müslümanların lideridir.Hilâfet müminlerin emirliğidir. Osmanlı Devleti Müslümanlar’ın birliğini simgeleyen bu ku*rumdan yararlanmaya çalışmışlardır.Sonuç olarak Osmanlı Devleti, halifeliğin Osmanlı Sultanlarına geçişiyle Türk-İslam birliğini sağlamıştır.

K. Atatürk Hilâfet konusunda şunları söylemiştir.
“Halifelik makamı da bütün İslam aleminin ruh ve vicdanının ve imanının birleşim noktası, İslam kalplerine ferahlık verebilecek bir şeref ve yücelikle tecelli edecektir.”

Soru: Osmanlı Devleti’nin Yavuz Sultan Selim Döneminde sadece doğuya sefer düzenlemesinin nedenleri neler olabilir?

Sultan Selim tahta çıktığında Osmanlı İmparatorluğu sıkıntılı bir dönem yaşıyordu. Bu bunalımlı dönemin en büyük nedeni doğudaki Şii Safevi Devleti olarak kabul edilmekteydi. Safevi Devleti’nin ortadan kalkmasıyla Anadolu’daki Osmanlı egemenliği sağlamlaşacak ve doğudan gelebilecek tehditlere karşı dağlık Doğu Anadolu Osmanlı savunmasını güçlendirecekti. Yavuz Sultan Selim’in bir başka amacı da doğudaki bütün İslam devletlerini tek bir devlet çatısı altında birleştirmekti.Yavuz Sultan Selim bu amaçlarla, 1514 yılı baharında ordusuyla birlikte doğu seferine çıkmıştır

Soru: Çaldıran ve Turnadağ Savaşlarının Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğüne katkısı ne olmuştur?

Çaldıran Savaşında, Anadolu’daki Osmanlı egemenliği sağlamlaştı.Doğudan gelebilecek tehditlere karşı dağlık Doğu Anadolu Osmanlı savunmasını güçlendirdi.

Turnadağ Savaşında, Dulkadiroğulları Beyliğine son verilerek Anadolu’da Türk siyasi birliği tam anlamıyla sağlanmış oldu.





DEVAMI GELECEK AŞAĞI İNMEYİ UNUTMAYIN ! TEŞŞEKKÜR YETER

Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 21.01.12, 19:00 #13 (Konu Linki)
Forum Görevlisi

cemaktas96 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

Durumu: cemaktas96 isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üyelik: 21.09.11
Yaş: 16
Nerden: istanbul
Okulu: Kartal Cevizli Lisesi
Sınıf: 11. sınıf
Meslek: öğrenim görevlisi
Konular: 221
Mesajlar: 217
Takımı: Fenerbahçe
Teşekkür Etmiş: 14
Teşekkür Almış: 27
Hobim: futbol oynamak
Standart Cevap: 10.Sınıf Tarih Kitabının Cevapları sayfa2 den 10 a kadar tüm soruların cevapları 2011 2012 Cevap: 10.Sınıf Tarih Kitabının Cevapları sayfa2 den 10 a kadar tüm soruların cevapları 2011 2012

10.Sınıf Tarih Kitabı Cevapları Sayfa 60
Soru : Halifeliğin Osmanlı Devleti’ne Geçişinin Önemi Nedir?
CEVAP:
NOT: Bu cevap kendi araştırmalarım sonucunda yazdıklarımdır.Lütfen öğretmenlerinize danışınız..
Yavuz Sultan Selimin 1517 Mısır seferi sonucu “halifelik” Osmanlı padişahlarına geçmiştir.Hilafet kurumu ya da makamı, İslam ve Osmanlı tarihinde en önemli kurumların başında gelmektedir.Halifelik Osmanlıya geçince, Osmanlı Devleti dünyanın en büyük siyasi ve dini kuruluşu haline geldi Böylelikle Osmanlı hükümdarları padişah olarak devletin başı, halife olarak da müslümanların dini lideri olma özelliği taşımışlardır.Halife müslümanların dünya sorunlarını çözer,müslümanları korur dinsel birliğini muhafaza ederdi.Osmanlı padişahları halife ünvanını, yalnızca İslam ülkeleri içindeki önemlerini belirtmek ve İslam dinini, yasalarını yaymak ve savunmak hakkını göstermek için kullanırlardı.Halife yeryüzündeki bütün müslümanların lideridir.Hilâfet müminlerin emirliğidir. Osmanlı Devleti Müslümanlar’ın birliğini simgeleyen bu ku*rumdan yararlanmaya çalışmışlardır.Sonuç olarak Osmanlı Devleti, halifeliğin Osmanlı Sultanlarına geçişiyle Türk-İslam birliğini sağlamıştır.

K. Atatürk Hilâfet konusunda şunları söylemiştir.
“Halifelik makamı da bütün İslam aleminin ruh ve vicdanının ve imanının birleşim noktası, İslam kalplerine ferahlık verebilecek bir şeref ve yücelikle tecelli edecektir.”

Soru: Osmanlı Devleti’nin Yavuz Sultan Selim Döneminde sadece doğuya sefer düzenlemesinin nedenleri neler olabilir?
Cevap
NOT: Bu cevap kendi araştırmalarım sonucunda yazdıklarımdır.Lütfen öğretmenlerinize danışınız.

Sultan Selim tahta çıktığında Osmanlı İmparatorluğu sıkıntılı bir dönem yaşıyordu. Bu bunalımlı dönemin en büyük nedeni doğudaki Şii Safevi Devleti olarak kabul edilmekteydi. Safevi Devleti’nin ortadan kalkmasıyla Anadolu’daki Osmanlı egemenliği sağlamlaşacak ve doğudan gelebilecek tehditlere karşı dağlık Doğu Anadolu Osmanlı savunmasını güçlendirecekti. Yavuz Sultan Selim’in bir başka amacı da doğudaki bütün İslam devletlerini tek bir devlet çatısı altında birleştirmekti.Yavuz Sultan Selim bu amaçlarla, 1514 yılı baharında ordusuyla birlikte doğu seferine çıkmıştır

Soru: Çaldıran ve Turnadağ Savaşlarının Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğüne katkısı ne olmuştur?
Cevap:

NOT: Bu cevap kendi araştırmalarım sonucunda yazdıklarımdır.Lütfen öğretmenlerinize danışınız..

Çaldıran Savaşında, Anadolu’daki Osmanlı egemenliği sağlamlaştı.Doğudan gelebilecek tehditlere karşı dağlık Doğu Anadolu Osmanlı savunmasını güçlendirdi.

Turnadağ Savaşında, Dulkadiroğulları Beyliğine son verilerek Anadolu’da Türk siyasi birliği tam anlamıyla sağlanmış oldu.


10.Sınıf Tarih Kitabı Cevapları Sayfa 61
Soru:Tarih şeridindeki savaşlar

Cevap:
İran Seferi:Çaldıran Savaşı,Turnadağ Savaşı
Mısır Seferi:Mercidabık Savaşı,Ridaniye Savaşı

10.Sınıf Tarih Kitabı Cevapları Sayfa 62

Osmanlı Devleti’nde Ekonomik Gelişmeler ve Toplum Yapısı

SoRu 1: Bütçe,Üretim Dengesi ve Ekonomik Faaliyetler Kavramlarının Anlamları
CEVAPLAR
Bütçe Nedir: Gelecek faaliyet dönemi için, işletmenin amaçlarına, hedeflerine ve işletme politikalarına uygun olarak işletme yönetimi tarafından hazırlanan gelecek dönem faaliyetlerini ve sonuçlarını parasal ve sayısal olarak ifade eden raporlara bütçe deniliyor.

Üretim Dengesi : İnternette yaptığım araştırmada üretim dengesinin tanımını bulamadım.Üretici dengesi var.ÜRETİCİ DENGESİ : üretim biriminin kâr maksimizasyonu ilkesi uyarınca davranarak en uygun olan üretim yöntemini seçmesiyle maliyeti minimuma indirmesi, dengeyi bulması.Üretim dengesinin tanımını bulan lütfen aşağıya yazsın..

Ekonomik Faaliyetler : Ekonomik faaliyet, sermaye, emek ve hammadenin birleştirilerek anlam kazanmasına ekonomik faaliyet denir.

Bireysel anlamda Ekonomik faaliyet: Bir kişinin işe giderek para kazanıp hayatını bügün ve yarın için sürdürebilmesi için faaliyette bulunmasıdır.
Kurumsal alanda Ekonomik faaliyet: Bir kurmun sermaye, emek ve hammede sağlayarak para kazanması, kazandırması ve üretim yapıp bunu idare etmesine denir.
Devlet anlamında Ekonomik faaliyet: Devletin halkının geçimini sağlaması vede ülkesinde üretilen ürünlerin yurt içi ve dışında rahatça dolaşımına ilişkin yaptığı icraatlardır.

SoRu 2: Osmanlı Devleti sınırları içinde çeşitli etnik grupların uzun yıllar barış içinde yaşamasının nedenleri neler olabilir?
CEVAP:
NOT: Bu cevap kendi araştırmalarım sonucunda yazdıklarımdır.Lütfen öğretmenlerinize danışınız..

Osmanlı Devleti’nin toplumsal, hukukî, siyasî ve idarî yapısı ırk esasına göre değil, “Millet Sistemi” denilen inanç temeline göre şekillenmiştir.

Osmanlı Devleti fethettiği topraklardaki etnik gruplara goşgörüyle davranmış,dillerinde inançlarında,kendi aralarındaki ilişkilerinde onları serbest bırakmıştır.İslam Hukuku’ndaki “dinde zorlama yoktur” esasını benimsemiş olan Osmanlı Devleti, ele geçirdiği topraklarda yaşayan gayrimüslimlerle bir zimmet anlaşması imzalamış, gayrimüslimler haraç ve cizye ödeyerek can ve mal güvenlikleri devlet tarafından emniyet altına alınmıştır.Osmanlılar fethettikleri topraklarda yaşayan farklı dinlere mensup insanların İslâm dinine girmeleri yönünde baskı uygulama bir tarafa bu insanların inanç ve vicdan hürriyetlerini koruma altına almışlardır. Üstelik birinin diğerine baskısına da müsamaha etmemiştir. Böylece etnik gruplar Osmanlı Devleti himayesinde yüzyıllarca barış, huzur ve rahat içinde yaşamışlardır.Ulaşım ve iletişim teknolojisinin günümüzün sınırlarına bile ulaşmadığı çağlarda bu kadar etnik ve dini farklılıklara sahip gayr-ı Müslim toplulukların idaresi Osmanlı yönetiminin hoşgörüsü ve müsamahası ile mümkün olmuştur. Osmanlı’nın siyasi hakimiyet sahası içerisinde bulunan tebanın güvenliği ve hukukunun korunması esastır. Her iki ilkenin gerçekleşmesi bir tarafta barışı mümkün kılıyor, diğer tarafta hoşgörülü davranmayı sağlıyordu.

EKONOMİK GELİŞMELER
Soru : Paralar dönemsel olarak karşılaştırıldığında Osmanlı ekonomisinin gelişimi hakkında neler söylenebilir
10.sınıf Tarih Kitabında sayfa 62 de : Paralar dönemsel olarak karşılaştırıldığında Osmanlı ekonomisinin gelişimi hakkında neler söylenebilir sorusu var.Yıldırım Bayezıt döneminde gümüş para,Fatih Sultan Mehmet döneminde altın para bastırılıyorsa bu Osmanlı ekonomisinin geliştiğini gösterir.

Osmanlı Paraları Hakkında Genel Bilgi
İlk [Osmanlı parasını] Osman Gazi bastırdı. Devlet geleneğine uygun olarak basılan paralar 19. Yüzyıla kadar kullanıldı. Altın olarak basılan paralara sikke-i hasene, gümüş olanlarına akçe denirdi. İlk altın para (sikke) Fatih Sultan Mehmet devrinde basıldı. Osmanlılarda; altın, para, kuruş gibi paraların başlangıçta oranları şöyleydi: Bir altın altmış akçe, bir kuruş kırk akçe, bir para dört akçe idi. Enflasyondaki artış sebebiyle bu değerlerde zamanla değişmeler meydana geldi. ‘Kaimi-i nakdiye-i mutebere’ adıyla 1839 yılında ilk kağıt para bastırıldı. 1863 yılında bu paralar tedavülden kaldırıldı. Sultan Abdulmecid zamanında ilk madeni para basıldı. Basılan gümüş paraya, yirmi kuruş değerinde ‘mecidiye’ adı verildi. Yüz kuruş ‘bir Osmanlı Lirası’ olarak belirlendi.

Osmanlılarda Para ve Fiyat Hareketleri:
Osmanlılar, XIX.yüzyıla kadar bakır, gümüş ve altından yapılmış paralar kullandılar. Bu paralar darphane denilen yerde basılır ve genelikle adına sikke denirdi. Para gümüşten yapılmışsa akçe, altından yapılmışsa sikke-i hasene veya kırmızı adı verilirdi. Devletin bastırdığı bu paraların yanında yer yer ve zaman zaman başka ülkelerin paraları da kullanılırdı. Akçe aynı zamanda diğer paraların değerlerini belirlemede kullanılan
bir ölçekti. Meselâ bir altın 60 akçe, bir guruş 40 akçe, bir para 4 akçe idi. Geçen yıllar içinde Osmanlı parası da değer kaybına uğradı ve para sisteminde değişiklikler oldu. Akdeniz havzasındaki hızlı nüfus artışı, aynı yıllarda Amerikan gümüşünün Avrupa’ya akması, Avrupa’nın ticaret faaliyetlerini genişletmesi gibi nedenler yüzündenmOsmanlı ülkesinde hızlı fiyat artışları, yani yüksek enşasyon olayı görüldü. 1839
yılında ilk kez kâğıt para basıldı. Klasik dönemde Osmanlı toplumunun büyük bir bölümü mütevazı bir hayat
yaşamıştır. Genellikle hayat standardı geçimlik bir anlayış içinde olmuştur. Yöneticiler gibi toplumun üst grupları, nisbeten daha geniş imkânlara sahip olmuştur.

Soru: Üretilen malların halka ulaşmasında çarşıların önemi nedir?
CEVAP:
NOT: Bu cevap kendi araştırmalarım sonucunda yazdıklarımdır.Lütfen öğretmenlerinize danışınız..

Kentte üretilen ürünlerin yanı sıra, kent ve ülke dışından getirilen ürünler yerli ve yabancı alıcılarla çarşılarda buluşur. Çarşılar aynı zamanda kendi ticari ve ekonomik kurallarını oluşturur.
‘kale düşerse kent düşer, çarşı düşerse kent ölür’ sözü çarşıların toplum hayatında ne kadar önemli olduğunu gösterir..
ÇARŞI HAKKINDA GENEL BİLGİ
Çarşı, üstü kapalı ya da açık alışveriş yerleri topluluğudur. Günümüzde daha çok dükkân topluluğu olarak algılanır. Farsça “çâr-su” (dört taraf, dört tarafa hakim olan mevki) sözünden bozulmuştur. Farsça da olmayan Türkçe “çarşu-çarşı” kelimesi Türkler tarafından Farsçadan alınan “çâr-su” kelimesi ile ifade ediliyordu. Fakat İranlılar Farsça “çâr-su” kelimesini hiçbir zaman “çarşı-bazar” anlamında kullanmamış, bu kullanımı sadece Türkler tercih etmişlerdir. Fars dilinde üstü kapalı alım-satım yerlerine bâzâr denildiği bilinmektedir. Bu tabir zamanla Batı dillerine de geçmiştir.
İstanbul’da Osmanlı döneminde bazar/pazar ve çarşı kelimeleri birçok hususlarda birbirine karışmıştır. Türkler “bazar ve çarşı” kelimelerini birbiri ile aynı anlamda kullanmalarına rağmen, Selçuklu döneminde ve Osmanlı’nın ilk devrelerinde daha çok kullanılan “bazar” sözcüğünün yerini XV. yüzyıldan itibaren giderek çarşı kelimesinin aldığı görülmektedir. Bazar/Pazar kelimesi ise kırsal kesimlerde mevsimlik oluşturulan alışveriş mekânları, köy ve kasabalarla şehirlerde haftanın belirli günlerinde kurulan açık alışveriş yerleri için kullanılmıştır. Çarşı ise yerleşik esnafın faaliyet gösterdiği dükkânların toplandığı yerlerle kapalı alışveriş mekânlarını ifade eder hale gelmiştir.
Tarih boyunca önemli bir ticaret merkezi olan İstanbul’un çarşıları, Bizans’tan günümüze, zenginliği, çeşitliliği, canlılığıyla ünlüdür.
Bizans döneminde şehrin belirli yerlerinde belirli caddelerin iki tarafında sütunlar bulunuyor ve bunların yağmur ile güneşten koruduğu saçakların gerisinde dükkânlar sıralanıyordu. Böyle caddelere “embolos” deniyordu. Bu caddelerin en önemlisi şehrin ana yolu olan “Mese” idi. (Şimdiki Divanyolu-Yeniçeriler Caddesi)
Fetihten sonra, XV. yüzyılın ortalarından itibaren imar ve iskânına başlanan İstanbul’un her iki yakasında kurulan yeni mahallelerde çarşılar ve pazarlar oluşmaya başlamıştır. Bu çarşılardan bir bölümü, günümüze kadar gelen semt ve sokak adlarından da anlaşılacağı gibi, belli bir ürünün yapım ve satışında uzmanlaşmışken, bir bölümü her çeşit dükkânın ve imalathanenin bir arada yer aldığı çarşılardır.
İstanbul’un, ticaret yolları üzerinde olması, gerek kültürel gerekse ticari faaliyetler açısından büyük önem arz etmektedir. Bu nedenle İstanbul, tarih boyunca hep önemli bir alışveriş merkezi olmuş ve değişik ülkelerden gelen tüccarların buluşma noktası haline gelmiştir. Önceleri Hindistan ve Uzakdoğu’dan, daha sonra ise Avrupa’dan gelen mallar İstanbul’da toplanmış; aynı şekilde Osmanlı ülkesinde üretilen en değerli mamuller payitaht olan İstanbul’un pazarlarında satışa sunulmuştur. Fakat belirtmek gerekir ki İstanbul sadece ithal edilen veya başka bölgelerde üretilen malların satıldığı zengin bir pazar değil, aynı zamanda çok önemli bir üretim merkezidir. Dolayısıyla İstanbul’un çarşılarında hem ithal edilen hem de burada üretilen her türden ve kaliteden mallar bulunabilmekteydi.
Çarşılar, Osmanlı toplumunda günlük yaşamın en hareketli olduğu ve hayatın nabzını takip edebileceğiniz en uygun mekânlardan biridir. Çarşılar ister kapalı, ister açık şekillerde olsunlar binlerce yıldan beri toplumsal yapının en hareketli ve renkli tarafını teşkil etmişlerdir. Çünkü orada her kesimden erkek, kadınla karşılaşabilirsiniz. Dünyanın farklı yerlerinden insanlarla muhatap olabilir ve değişik dillere ve yerel ağızlara rastlayabilirsiniz. Dolayısıyla bu mekân, kültürel kaynaşma ve tanışma açısından da önemli bir görev üstlenmiştir. Sosyal ve ekonomik hayatın sahneleri bu çarşılardır, bazıları cıvıl cıvıl kaynaşan, bazıları az fakat özlü müşteriyi bekleyen tezgâhlardır. İstanbul’da ev, çarşı, pazar, cami, medrese, mezarlık, kahve, han, hamam, arasında dikkat çekici bir bağlantı vardı. Eskilerin şehircilik anlayışlarında bunlar önemli bir yere sahipti. Bunlar içinde de çarşılar, toplum hayatına dinamizmi veren müesseseler olarak öne çıkmaktaydı.
Osmanlı çarşılarının işleyişinde lonca teşkilatları etkin bir güçtü. Lonca teşkilatı sayesinde esnaf belli bir sistem ve düzene göre ticaret yapmaktaydı. Bu teşkilat satış ve üretimle alakalı bazı ahlak kurallarının oluşumunu sağlamıştır. Osmanlı çarşısında bir esnafın komşusu siftah yapmamışsa müşteriyi ona göndermek bir âdetti. Yine varisleri bulunan ama mezada düşmüş hacizli malın satışına “ağlayanın malı gülene hayır etmez” düşüncesiyle çarşı esnafından kimse katılmazdı. Çarşılarda aynı iş kolundan birinin diğerinin önüne çıkmasına ya da ona engel olmasına izin verilmezdi. Tüm bu ayrıntılar da Osmanlı toplumunda iş, ticaret ve esnaf ahlakını göstermesi bakımından önemlidir. Esnafın kendi kazancını sağlamaya çalışmasının yanında komşusunu da gözetmesi, zor durumdaki bir kişinin durumundan faydalanmaya tenezzül etmemesi, tam manasıyla yardımlaşma, fedakârlık ve düşünce örneğidir.
İstanbul’da, büyük camilerin çoğunun çevresinde, medrese, imaret gibi yapılarla birlikte muntazam çarşılar da inşa edildiği bilinmektedir. Cami külliyelerine dâhil olan ve “arasta” diye adlandırılan bu çarşılar külliyelerin bakımları için gelir sağlamak ve külliyenin çevresine canlılık vererek, külliyenin merkez konumdaki camiye cemaat sağlamak amacıyla yapılmışlardır. Bu çarşıların bir kısmı Osmanlı’nın son dönemlerinde, önemli bir kısmı da İstanbul’daki Cumhuriyet sonrası altyapı çalışmalarında yıkılmıştır.

10.Sınıf Tarih Kitabı Cevapları Sayfa 63

Soru: Grafikten yararlanarak 1523-1584 yılları arasındaki Osmanlı devleti’nin bütçesi hakkında nasıl bir yargıya varılabilir.

Olumlu bir yargıya varabiliriz.Devletin geliri giderinden hep daha fazla olmuştur.

Soru: Osmanlı toplumunda hangi sınıf vergiden muaftır? Niçin?
Osmanlı Devleti’nde yönetenler (askeri sınıf) görevleri icabı vergiden muaftı.Yaptığı hizmet karşılığında devletten maaş alıyor veya herhangi bir ayni geliri tasarruf ediyordu.

Osmanlı Vergi Sistemi Şöyle
* Seri Vergiler: Bunların seriatın emrettiği vergilerdi.
a) Öşür: Müslümanlardan alınan toprak ürünü vergisidir. Elde edilen ürünün onda biri vergi olarak alınırdı.
b) Haraç: Müslüman olmayanlardan alınaaan vergiydi.
Haraç ikiye ayrılıyordu:
-Harac-ı Mukassem : Elde edilen üründen alınırdı.
-Haracı Muvazzaf : Toprak vergisiydi.
c) Cizye: Müslüman olmayan erkeklerden, askerlik görevi karşılığı alına vergidir.
d) Ağnam : Hayvandan sayısına göre alınan vergi.

* Örfi Vergiler: Padişahın iradesiyle konulan vergilerdi.
Başlıca Örfi Vergi Çeşitleri
a)-Çift Resmi : Reayanın sipahiye ödediği toprak vergisi
b)-Çift bozan vergisi : Toprağını izinsiz olarak terkeden veya üç yıl üst üste ekmeyenlerden alınan vergi.
c)-Avarız : Olağanüstü hallerde, divanın kararı ve padişahın emri ile toplanan vergilere denirdi.

Soru: Metne göre Avrupadaki sosyal yapı ile Osmanlı Devleti’ndeki sosyal yapı arasındaki belirgin farklar nelerdir?
cevap: osmanlı toplumu avrupadan farklı olarak sınıflar arasında aşılmaz duvarlarla birbirinden ayrılmamıştır.

10.Sınıf Tarih Kitabı Cevapları Sayfa 64
Soru : Busbecg’in anlatımına göre Türklerin mimari anlayışları ve yemek kültürleri için neler söylenebilir?

CEVAP:
NOT:Bunlar benim cevaplarım,doğruluğunu öğretmenlerinize mutlaka danışınız

1-Binalar gösterişsiz ve konforsuz.
2-Binalardaki gösteriş ve konfor büyüklük ve gurur belirtisi olduğu için tercih etmezler.
3-Zenginlerin evleride gösterişten uzak mütavazidir.
4-Temiz bildikleri balıkları yerler
5-Kurbağa, salyangoz,kaplumbağa gibi hayvan etlerini kesinlikle yemezler.
6-Obur değildirler.Çoz az yerler.
7-Harareti teskin etmek için ekmekli yoğurt yerler.
8-Yoğurt çok tüketilir.
9-Yolculuk sırasında sıcak yemek aramazlar.Yoğurt,peynir,üzüm gibi şeyler yerler
10-Yiyecek içecek masrafları çok azdır.
11-Prinçten yapılan yemekleri vardır.
12-Koyun kuzu eti tüketirler.
13-En mükemmel içecekleri bal ve şeker şerbetidir
14-yazın yemek üzere üzümleri muhafaza ederler..

10.Sınıf Tarih Kitabı Cevapları Sayfa 67

Soru: Padişahların vakıfların korunması ve geliştirilmesindeki hassasiyetlerinin nedenleri nelerdir?
NOT: Bunlar sizlere ödevlerinizde fikir vermesi için benim kendi araştırmalarım sonucunda bulup yazdığım cevaplardır.Cevapları öğretmenlerinize danışınız.

Soru: Padişahların vakıfların korunması ve geliştirilmesindeki hassasiyetlerinin nedenleri nelerdir?
Cevap :
Vakıfların Osmanlı sosyal hayatındaki önemleri kavrandığında padişahların vakıflara neden çok önem verdikleri daha iyi anlaşılacaktır.Vakıfların birçok sosyal fonksiyonu vardır. Vakıfların sosyal başlıca fonksiyonları; Sosyal çatışmayı engellemesi, gelir-servet dağılımını dü*zenlemesi, sosyal ilişkileri düzenlemesi, istihdamı artırıcı etkisi, yabancılaşmayı önleyici etkisi, sosyal bütünleşmeye etkisi olarak sıralanabilir.Vakıflar, toplumdaki mevcut gelir farklılıklarının giderilmesi, sosyal yardımlaşmanın sağlanarak fertler arasındaki gelir dağılımının dengelenmesi ve ce*miyetin sosyal huzurunun sağlanması için büyük önem arz etmektedir.Emir ül müminin olarak görevi halkı korumak halkın refah ve mutluluğunu sağlamak olan padişahlar bütün bu sebeblerden vakıfların korunmasını ve geliştirilmesini sağlamışlardır.Ayrıca Vakıf eserler, bilhassa devlet bütçesinin zayıfladığı zamanlarda, devletin hizmet götüremediği sahalarda büyük bir boşluğu doldurmuş, adeta birer “hizmet supapı” vazifesi görmüştür; yani, devletin mali gücü zayıfladığı durumlarda, aksayan hizmetleri yürütmek üzere vakıflar devreye girmişlerdir.

Soru:Soru:Yukardaki metne göre Osmanlı Devleti’nin sosyal devlet anlayışında vakıfların rolü neler olabilir?
Cevap
1-Vakıflarda din dil ırk ayrımı yapılmadan herkese hizmet veriliyordu.
2-Vakıflar toplumun ihtiyaçlarına cevap veriyordu.
3-Metinde Osmanlı devletinin medeniyette ulaştığı noktayı da görebiliriz.

VAKIFLARIN GENEL OLARAK SOSYAL DEVLET ANLAYIŞINDAKİ ÖNEMİ
Kelime olarak vakıf, bir kimsenin Allah’a yakın olmak gayesiyle menkul , gayrimenkul veya mülkünü , dini ve sosyal bir gaye için tahsis etmesidir. Türkler İslamla şereflendikten sonra Türk sultanları, devlet adamları ve halk tarafından ölmez vakıf eserleri hizmete sunulmuştur.Sultan Orhan ile başlayan Osmanlı selatin vakıfları ise, diğer Osmanlı padişahları tarafından da birbiriyle yarışırcasına devam ettirilmiş, bu hizmet yarışına devlet adamları ve halk da katılınca, imparatorluk toprakları bir uçtan bir uca çok faydalı hizmetler veren vakıf eserlerle bezenmiştir. Osmanlı sultanları sadece vakıf kurmakla yetinmediler, aynı zamanda baş*kaları tarafından kurulan vakıflara da yardımda bulundular. Nitekim meşhur va*kıflar arasında padişahın maddî yardımları ile senelik bütçelerini denkleştirenler az değildir. Bu yardım nakdî olduğu gibi bazen de aynî oluyordu Vakıf eserler, bilhassa devlet bütçesinin zayıfladığı zamanlarda, devletin hizmet görtüremediği sahalarda büyük bir boşluğu doldurmuş, adeta birer “hizmet supapı” vazifesi görmüştür; yani, devletin mali gücü zayıfladığı durumlarda, aksayan hizmetleri yürütmek üzere vakıflar devreye girmişlerdir.
Osmanlı vakıflarının tarihine bir göz atacak olursak, vakıfların sosyal hayatta hemen hemen her sahaya girdiğini ve büyük hizmetler verdiğini görürüz. Bunlar arasında cami, tekke, mekteb, medrese, kitap, yol, köprü, çeşme, han,hastahane, yurt, imaret ve çamaşırhane gibi her türlü dini ve içtimai ihtiyaçlara cevap veren vakıf müesseseleri dışında, muhtaç kimselere,nakdi yardımlar yapılması için tesis edilen para vakıfları .da bulunuyordu.

Vakıflar, toplumdaki mevcut gelir farklılıklarının giderilmesi, sosyal yardımlaşmanın sağlanarak fertler arasındaki gelir dağılımının dengelenmesi ve ce*miyetin sosyal huzurunun sağlanması için büyük önem arz etmektedir.

Vakıf, toplumun sosyal yaşantısında önemli yere sahip kurumlardan birisidir. Tarihi gelişimi içerisinde vakıflar, Türk toplumunun önemli sosyal problemlerine çare olmuştur. Vakıflar sayesinde toplum birçok sosyal tesi*se kavuştuğu gibi, yine vakıflar sayesinde yardıma muhtaç olan birçok insan hiçbir kimseye ihtiyaç duymadan hayatlarını devam ettirebilmişlerdir.

Vakıfların birçok sosyal fonksiyonu vardır. Vakıfların sosyal başlıca fonksiyonları; Sosyal çatışmayı engellemesi, gelir-servet dağılımını dü*zenlemesi, sosyal ilişkileri düzenlemesi, istihdamı artırıcı etkisi, yabancılaşmayı önleyici etkisi, sosyal bütünleşmeye etkisi olarak sıralanabilir.

Bunlar ön plana çıkan fonksiyonlar olup, detayda kalan fonksiyonlardan da bahsedilebilir. Vakıfların iktisadî fonksiyonları da kapsayıcı mahiyettedir. Sosyal yardım, sosyal güvenlik, gelir-servet dağılımına etkisi ve istihdamı artırıcı etkisi bunlardan sayılabilir.

10.Sınıf Tarih Kitabı Cevapları Sayfa 68
Soru:I.Süleyman’a Türklerde Kanuni Avrupalılarda ise Muhteşem Süleyman denmesinin nedenleri neler olabilir?
Kanuni Sultan Süleyman babasının ölümü üzerine tek varis olduğu için ,sorunsuz bir şekilde başa geçti.Kanuni Sultan Süleyman’ın kırk altı yıllık hükümdarlık döneminde kültür,uygarlık alanında gelişmeler ve fetihler oldu.Osmanlı devleti hem doğuda hemde batıda ekonomik,siyasi ve askeri yönden güçlü bir duruma geldi.Bu nedenle Avrupalılar onu Muhteşem Süleyman,biz ise yaptığı kanunlardan dolayı Kanuni unvanıyla tanırız.Başa geçergeçmez koyduğu ilk kanun ,Yavuz zamanında İran’dan yapılan ipek ticareti yasağını kaldırmak oldu.I. Süleyman döneminde çok önemli idari gelişmeler yaşandı. Bu devirde çok sayıda kanun düzenlenmiş ve hukuki anlamda Osmanlı’da büyük ilerlemeler görülmüştür. Düzenlediği kanunlar ve adalete duyduğu önem dolayısıyla bunun sonucunda I. Süleyman daha sonraki tarihçiler tarafından Kanuni Sultan Süleyman ismine layık görülmüştür.
Kısaca Yaptığı kanunların gücüyle anıldı ve bu yüzden ona Kanuni denildi.

10.Sınıf Tarih Kitabı Cevapları Sayfa 70
Tarihte birçok istanbul antlaşması var. hepsini sırayla yazmaya çalışacağım.
ilk olarak 1533 İstanbul Antlaşmasının Önemi
İstanbul Antlaşması (1533) 22 Temmuz 1533 tarihinde Osmanlı İmparatorluğu ve Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu arasında imzalanmış bir barış antlaşmasıdır.Bu antlaşma ile Osmanlı Devleti Avrupa’da üstünlüğü ele geçirmiştir.Bu antlaşmayı Fransa, Venedik Cumhuriyeti ve Papalık da tasdik etmiştir. Osmanlı Devleti’nin İmparatorluk şanı resmen Avrupa tarafından tanınmıştır.
Almanya Seferi (1532):
Ferdinand’ın tekrar Macaristan’a saldırması üzerine meseleye köklü çözüm bulmak amacıyla Kanuni, Şarlken üzerine sefere çıkmıştır. Karşısına hiçbir ordu çıkmamıştır. Ferdinand’ın barış teklifini İran sorunu yüzünden kabul etmiştir.
1533 İstanbul Antlaşması’na göre;
¨ Ferdinand, Yanoş’un Macar krallığını kabul edecek.
¨ Avusturya kralı protokolde Osmanlı sadrazamına eşit sayılacak
¨ Barış süresi Avusturya’ya bırakılacak.
¨ Avusturya yıllık vergi ve tazminat ödeyecek.
Not:
Avusturya ile yapılan ilk antlaşmadır. Osmanlılar Avusturya’ya üstünlüğünü kabul ettirmiştir.

10.Sınıf Tarih Kitabı Cevapları Sayfa 71

Süveyş Kanalı Projesi’nin Amaçları:

Akdeniz ticaretini canlandırmak.
Baharat Yolu’nu Akdeniz’e çevirerek bu yola yeniden işlerlik kazandırması
Güney Asya’daki Müslümanlar üzerindeki Avrupalı baskısını kaldırmak
Portekiz’in Hint Okyanusu’ndaki faaliyetlerini önlemek
Asya ile yapılan ticaret Osmanlı topraklarından geçecekti. Osmanlı Devleti’ni ekonomik bakımdan da güçlendirecekti.
İlk olarak Yavuz döneminde gündeme gelen Akdeniz ile Kızıldeniz’in birleştirilmesi projesi 1568′de kanalın açılacağı bölgede incelemeler yapılmış, fakat Sokullu Mehmet Paşayı çekemeyenlerin engellemeleri nedeniyle, bu düşünce de gerçekleştirilememiştir. Süveyş Kanalı 1869 yılında İngiltere tarafından açılmıştır.

10.Sınıf Tarih Kitabı Cevapları Sayfa 72

Soru: Barbaros Hayrettin Paşa’nın Osmanlı Denizciliğine Katkıları
NOT: Bunlar benim kendi araştırmalarım sonucunda yazdığım bilgiler.Cevapları mutlaka öğretmenlerinize danışmalısınız.

Barbaros Hayrettin Paşa’nın Osmanlı Denizciliğine Katkıları

Cezayir beyi Barbaros Hayreddin Paşa,1534 yılında İstanbul’a gelip Kaptan-ı Derya oldu.Osmanlı Devleti adına birçok savaşlara katılıp, birçok zaferler kazandı.Avrupalılar çocuklarını Barbaros geliyor diye korkutur hale geldiler.Barbaros Hayreddin Paşa zamanında Osmanlı denizciliği gücünün zirvesine ulaşmış, onun mektebinde yetişen değerli denizciler ve teşkilatlı tersane sayesinde bu güç varlığını bir süre daha devam ettirmiştir

Soru:Preveze Deniz Zaferinin Kazanılmasında Barbaros Hayrettin Paşa’nın Etkisi Ne Olmuştur
Preveze Deniz Savaşı

l538 senesi kisinin sonlarina dogru Kanunî, vezirlere kendi masraflari ile hazirlayip techiz etmelerini emreyledigi l50 gemi henüz hazir degilken, Barbaros Hayreddin Pasa’ya denize açilmasini emreder. Bu arada Andrea Doria’nin Girit’e geldigi haberini alan Barbaros, 40 gemi ile 9 Muharrem 945 (7 Haziran l538) günü Istanbul’dan hareket edip Akdeniz’e açilir. Kendisine 3.000 yeniçeri ile deniz ümerâsindan olan bazi sancakbeyleri (Kocaeli Beyi Ali Bey, Teke sancagi Beyi Hurrem Bey, Sayda sancak Beyi Ali Bey ve Alaiye Beyi Mustafa Bey) katilmislardi.


Bilindigi gibi, Ege Denizi’nin kontrolü bakimindan oldukça önemli olan Girit, o dönemlerde Venediklilerin elinde bulunuyordu. Barbaros komutasindaki Osmanli donanmasi, Ege’de bazi hareket ve fetihlerde bulunduktan ve Istanbul’dan bekledigi 90 gemi ile Salih Reis’in Misir’dan getirdikleri de kendisine iltihak ettikten sonra Girid’e ugrayarak adanin bazi mevkilerine asker çikarir. Donanma daha sonra Preveze’ye yönelmek için buradan ayrilir. Bu esnada Rodos civarindaki bazi adalara da ugrar. Donanma Modon açiklarinda iken Andrea Doria’nin Preveze’yi zapta çalistigi, fakat sonradan kusatmayi kaldirarak müttefik Haçli donanmasinin harekat üssü olarak kararlastirdigi Korfu’ya çekildigi haberi gelir.

Gerçekten, Barbaros’un Ege ve Akdeniz’deki faaliyetleri, Sarlken’i harekete geçirmisti. Papa da Osmanlilar’in aleyhinde ittifak yapilmasi hususundaki çalismalarina hiz vermisti. Osmanlilar’in, Ege’deki bu harekâti üzerine Korfu’da toplanan Venedik donanmasina, Alman, Ispanyol, Portekiz, Malta, Ceneviz ve Papalik gemileri de yardima gelecekti. Bu ittifaktan dolayi öyle bir donanma toplanmisti ki, tarih, o zamana kadar bu büyüklükte bir donanmaya sâhid olmamisti. Bu durumu haber alan Barbaros, bir kesif kolu göndererek düsmanin durumunu ögrenir. O, bu kadarla da etinmeyecek gönderdigi bir iki gönüllü gemisi ile “kâfir yakasina gönderip dil (esir)” aldirmis ve bunlari Bogdan seferinde bulunan Pâdisah’a göndermisti. Müttefik bir donanma meydana getiren düsmanin durumunu ögrenen Barbaros, Preveze’ye dogru hareket eder. Emrinde l22 kadar gemi vardi. Andrea Doria’nin idaresindeki Haçli donanmasinin savas yapabilen (savas gemisi) gemi mevcudu ise 302 idi. Bunlardan l62′si kadirga idi. Bu gemilerde 2500 top ve 60.000 asker vardi. Su halde sayi itibariyle Osmanli donanmasi düsmana nazaran üçte bir oldugu gibi top itibariyle de onaltida birdi. Bundan baska Barbaros idaresinde bulunan Osmanli donanmasinda 8.000 cenkçi askere karsi müttefiklerin gemilerinde forsalar hariç altmis bin asker bulunuyordu. Asker, silah ve gemi üstünlüklerine magrur olan Haçli reisleri, kudretlerinin azameti karsisinda zaferden o kadar emindiler ki, kisa bir müddet sonra gerçeklesecek olan galibiyet ve basarilarinin meyvelerini pesin olarak yani daha savas baslamadan önce paylasmislardi.

24 Eylül l538′de Preveze önlerine gelen Barbaros, harp vaziyeti alir. Bir gün sonra Preveze önlerine gelen Doria da Barbaros’un bulundugu yerin iki mil açigina demir atar. Andrea Doria, Barbaros’u Preveze’den çikarip savasa girmeye mecbur etmek için 27 Eylül’de Inebahti’ya hücumda bulunmak üzere harekete geçer. Ayni günün sabahi Osmanli donanmasi da Korfu istikametinde harekete geçmisti. Günes yükseldiginde müttefik Haçli donanmasinin komutani olan Doria, Osmanli donanmasini arkasinda görüp sasirir. Bu saskinligi ile savasa girip girmeme hususunda tereddüdler geçirir. Bu saskinligindan biraz kurtulduktan sonra harp vaziyeti alir. Iki taraf Ayamavra Adasi’nin bati kiyisinda üç dört mil açikta karsi karsyia gelirler. Bunun üzerine Barbaros, alinacak tedbirleri kararlastirmak üzere harp meclisini toplar. Sonra da donanmaya harp nizami aldirir.

Bu muharebede Osmanli donanmasi hilâl seklinde tertibat alir. Arkada Turgut Reis idaresinde ihtiyat kuvvetleri bulunuyordu. Osmanlilar’in hilâl nizamina karsilik Haçli donanmasi, borda nizami almis ve birbiri arkasinda üç saf teskil etmisti. Bu sirada rüzgârin güneyden esmesi, Osmanlilar için büyük bir tehlike meydana getiriyordu. Bunun üzerine Barbaros Hayreddin Pasa, Kâtib Çelebi’nin ifadesine göre Kur’an-i Kerim’den âyetleri yazdirdigi varaklari (sayfalari) derya yüzüne serptirip Cenab-i Hakk’a tazarru ve niyazda bulunur. Duasi ind-i Ilâhî’de kabul olunmus oacak ki, rüzgâr hafifleyip yön degistirir. Kâtib Çelebi, Tuhfetu’l-Kibâr fi Esfari’l-Bihar adli eserinde yukaridaki ifadelerine sunlari da ilâve eder: ” Bu kissadan hisse sudur ki, serdar olanlar, yalniz esbab-i cismaniye itibar etmeyüp, kadir olduklari kadar ruhanî sebeplere de riâyet etmelidirler.” diyerek muharebelerde mânevî kuvvetin ihmal edilmemesi gerektigine isâret eder. Rüzgârin bu sekilde yön degistirisi, manevra kabiliyeti az olan düsman gemilerinin hareketlerini yavaslatir.

Barbaros, gemilerini kivrik bir hançer (hilâl) seklinde yan yana dizerek savas düzeni alir. Sag kanat komutanligini Turgut Reis’e, sol kanadinkini de Sâlih Reis’e vererek kendisi ortada yer alir. Düsmanin sayica üstünlügü karsisinda bir yarma harekâtina girisen Barbaros, müttefik Haçli filosunun gerilerine kadar ilerler. Büyük bir hayret ve saskinlikla Osmanli donanmasinin kendisini çevirdigini gören Doria, ancak ertesi gün (28 Eylül) donanmasini harekete geçirebilir. Böylece, büyük bir bozguna ugratilan müttefik donanmasinin otuz alti teknesi ele geçirildigi gibi 2l75 de esir alinir. Bu savasta Türk donanmasinin kayiplari ise oldukça azdi.

Doria’nin her türlü savas taktigine, ayni sekilde karsilik veren Barbaros, küçük bir kuvvetle büyük bir zafer kazanir. Gece karanliginin basmak üzere oldugu bir sirada Doria, bir donanma için hem serefsizlik, hem de ugursuzluk alâmeti olan fener söndürme emrini vermisti. Böylece o, gecenin karanligindan istifade ederek kaçmayi basarir. Barbaros’un bu muharebede cesaretle tatbik ettigi yarma harekâti, daha sonra pek çok meshur amirale örnek olur. Gerçekten, Hiristiyan Avrupa’nin çikarabilecegi en büyük deniz gücü, bes saat içinde tamamen tahrib edildigi gibi, Akdeniz hâkimiyeti de Osmanlilarin lehine olarak kesin bir sonuca baglanmisti. Preveze zaferiyle Dogu Akdeniz’den sonra Orta Akdeniz bölgesinde de Osmanli hâkimiyeti saglanmis olur.

Anlasildigi kadari ile Avrupa’li bazi yazarlar, bu savasi küçümsemeyi bir âdet hâline getirmislerdir. Böylece, Doria’i düstügü durumdan kurtarmaya gayret ederler. Bununla beraber Osmanlilarin bu zaferle denizlerde nasil bir prestij kazandiklarini da söylemeden edemezler. Nitekim, “Muhtesem Süleyman” diye bir eser yazmis bulunan Renzo Sertoli Salis, Osmanlilarin denizlerdeki basarisindan bahs ederken: “Türklerin stratejik ve taktik zaferi, onlarin denizlerdeki prestijini bir parça artirmisti. Süleyman, adam seçme hususundaki kabiliyeti sâyesinde, o zamana kadar Osmanli sultanlarinin ihmal etmis olduklari bu prestiji kazanmasini bilmisti” der.

Bogdan seferinden dönmekte olan Kanunî, Barbaros’un gönderdigi zafer haberini Yanbolu konaginda iken almisti. Bu haberi müteakip Kanunî, Divan-i Humâyûnu fevkalade bir toplantiya çagirarak zafernâmeyi okutturmustu. Sultan, bu zaferi, bir kita büyüklügünde olan ülkesinin her tarafina duyurarak senlik ve dualarla kutlanmasini emretmistir. Barbaros Istanbul’a dönünce halkin coskun tezâhüratiyle karsilanmisti. Bizzat kendisi Sultan’a bütün detaylari ile muharebeyi anlatmisti.

Bilhassa yabanci kaynaklarin dili ve bakis açilariyla bize Preveze Zaferi hakkinda bigi veren ve onun, Akdeniz tarihinde açilan yeni bir dönemin baslangici olduguna isaret eden A. Büyüktugrul, bu konuda sunlari söylemektedir:

“Muharebenin uzak sonuçlarina bakacak oursak; Preveze’den kaçmak, Ispanyollara otuz yillik mahcubiyet, agir zararlar ve deniz yenilgilerine mal olmustu. Tam da Akdeniz egemenligini kazanacagi bir anda V. Charl, Andrea Doria vâsitasiyle pek rezil bir halde bunu kaybedip Türklere birakmisti. Bu davranisin üzücü tepkileri Cezayir’de bizzat görüldügü gibi ayni rezilligi halefi de Cerbe muharebesinde görmüstü.

Preveze günü Ispanyol armadasi için, yüz serefli yenilgiden baska mes’um bir gün oldu. Düsünülerek yapilan bu kaçisin tepkileri Lepanto muharebesine kadar pek çok yillar ve hatta daha sonralari da görüldü.

Kendi konularina büyük bir askla bagli bulunan ve bu askin etkisinde olaylari büyük mübalagalarla anlatan Kardinal Guglielmotti, olaylar arasindaki baglantilari da açik biçimde görerek, Preveze muharebesini söyle özetlemisti: O ana kadar denizlerde belirli bir noktaya kadar korkak ve asagi yukari ümitsiz bulunan Türkler, bu kadar büyük olan basarinin kusurlu taraflarini baskalarina yüklemeyi asla düsünmediler. Fakat sadece kendi muazzam üstünlüklerinden söz ederek sonradan, asla büyüklügü görülmemis biçimde haddini bilmemezlik ederek küstahlasmislar ve Hiristiyan adina karsi muazzam istihfaflar sürdürmüslerdir. Bundan sonra biz, Hiristiyan filolarinin Türklerin önünden daima kaçtiklarini fazlasiye görecektik.” dedikten sonra Cerbe’deki yenilginin sebebini de böyle bir korkakliga baglar.

Preveze zaferinden sonra, Hersek’e bagli olan ve daha önce Doria tarafindan ele geçirilen Adriyatik kiyisindaki Nova (Castelnuova) l0 (veya 24) Agustos l539′da kolaylikla ele geçirilir.

10.Sınıf Tarih Kitabı Cevapları Sayfa 73

NOT: Bunlar benim kendi araştırmalarım sonucunda yazdığım bilgiler.Cevapları mutlaka öğretmenlerinize danışmalısınız

Soru:Kızıldeniz ve Basra Körfezinin Portekizliler tarafından ablukaya alınmasının Osmanlı Devleti için önemi nedir?
Kızıldeniz ve Basra Körfezi ticaret ve hac yolu olduğu için Osmanlı Devleti için çok büyük önem arzediyordu.Portekizlilerin bu iki yeri ablukaya alması, Osmanlı Devletinin ticaret ve hac yolu güvenliğini tehlikeye atıyordu.

Soru:Osmanlı Devleti’nin Fransa ile İttikfak Kurmasının Temel Nedeni Nedir?
Hristiyan dünyasını parçalamak.Aralarında birlik kurmalarına engel olmak.

Soru:Osmanlı Devleti’nin Şarlken’e Karşı İzlediği Politikanın Amaçları Nelerdir?
Şarlken Avrupa’da kendi egemenliği altında birleşmiş,Katolik bir imparatorluk kurmak istiyordu. Bu yüzden Osmanlı Devleti’nin Şarlken’e karşı izlediği politikanın en büyük amacı O’na Avrupada hristiyan birliğini kurdurmamaktı.

10. Sınıf Tarih Kitabı Sayfa 86-87
10. sınıf tarih kitabı cevapları sayfa 86-87

1=B
2=E
3=D
4=A
5=A
6=B
7=C
8=C
YDYDYYDY


boslukları sırayla yazıyrmm
kapitülasyon
fatih
seri ve örfi
harem enderun birun
defterdar ve nısancı
beylerbeyı,kadı
lonca
cografı kesıfler
ronesans
vakıf
1-Teknolojik gelişmelerle pusula pratik hale getirilip kullanılmaya başlandı.
2-Millet sistemi Osmanlının toplumsal yapısının ırk esasına göre değil inanç temeline göre şekillendirilmesidir.Bu sistem sayesinde Osmanlı Devlentinde farklı topluluklar bir arada yaşamıştır.
3-Reaya devlete vergi vermekle yükümlüydü.
4-Preveze Deniz Savaşıyla Akdenizde üstünlük sağlanmış oldu.
5-Osmanlı bilim insanlarını korumayı ve onlara karşı saygılı olmayı devlet politikası haline getirmiştir.Bilimsel çalışmalar yapanlar saray tarafından desteklenmiştir.
6-Kadılar kararlarında tamamen serbest bırakılmışlardır.
7-Memlük Devleti yıkılmıştır.
Halifelik Osmanlıya geçmiştir.
Venedik Osmanlıya vergi ödemeye başlamıştır.
8-?
9-Karadenizin en önemli ticaret limanlarından olan Kili ve Akkerman alınmıştır.Moradaki İnebahtı, Modon, Koron ve Navadin fethedilmiştir.
10-Defterdar ve nişancı

10.Sınıf Tarih Kitabı Sayfa 88 Cevapları
III:Ünite Arayış Yılları
Temel Kavramların anlamları nedir
Ekber ve Erşed ,Arşidük,Merkantilizm ,Islahat ,Mültezim ,Mutlakiyet ,Meşrutiyet ,Parlamento ,Bütçe ,Kutsal İttifak ,Vakanüvis

Ekber ve Erşed :Ailenin aklı başında olan en büyük üyesi .Hanedan üyelerinin en yaşlı ve en akıllısının başa geçme geleneği. bu sistem sancağa çıkma usulunu kaldırdığı için şehzadelerin devlet yönetiminde bilgi ve tecrübe kazanmasını engelledi. sarayda kafes sistemini beraberinde getirdi
1.Ahmet padişah olduktan sonra Fatih Sultan Mehmet döneminde getirilen kardeş katli geleneğine son vererek,padişahlığın Osmanlı soyundan büyükve aklı başında olanına(ekber ve erşed) geçmesi usulünü getirdi.Bundan sonra şehzadeler,sancaklara gönderilmeyip sarayda kafes hayatı yaşadılar.Bu durum,şehzadelerin devlet yönetiminde bilgi ve deneyim kazanmalarını engelledi.Sarayda öldürülme kaygısı içinde yaşadıklarından,birçoğunun ruh sağlığı bozuldu


Arşidük: Kutsal Roma İmparatorluğu’nun veya Avusturya-Macaristan İmparatorluğunun prenslerine verilen isimdir. Kral ve grandük arasındaki bir rütbedir. Latince archi (baş) ve dux (lider) kelimelerinden türemiştir. Arşidüklerin eşleri arşidüşes ünvanını taşıyorlardı

Merkantilizm :Merkantilizm orta çağın sonları ile sanayi devrimi arasında kalan Dönemdir (1500-1800).Avrupa’ya özgüdür, orada doğmuş ve gelişmiştir. Döneme damgasını vuran iktisadi faaliyet türü “ticaret”tir. Ticaretteki artış geçimlik tarımı yıktı ve piyasaya yönelik üretim yapmasına yol açtı. Sınaî üretim alanında ise; ev-sanayi şeklinde başlayan sınaî kapitalizmin ilk biçimi ortaya çıktı( puttin out ya da verlay sistemi). Bu sistemde sermaye sahibi hammaddeyi evlerinde çalışmak isteyenlere veriyor. Daha sonra bu tip üreticiler bir üretim merkezinde toplanarak üretim gerçekleşiyor. Bu dönemim kapitalist sınıfını sanayiciler, büyük tüccarlar ve bankacılar oluşturmaktadır

Islahat :Islahat var olan düzenin üzerinde yapılacak değişikliklere denir ve ıslahatta zor kullanma yoktur.
Islâhat Fermânı ( Islâhat Hatt-ı Hümâyûn-û,), Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş döneminde devletin yıkılmaktan kurtarılması amacıyla; siyasî kuruluşlar, kişi hakları ve yeni kurumların kurulması konularında yapılması tasarlanan köklü değişiklikler için Sultan Abdülmecid zamanında yayımlanan fermândır

Mültezim :Mültezim, Osmanlı toprak sisteminde açık artırma usulüyle, belirli eyaletleri (Özellikle merkezden uzak olanları) kiraya vermeye iltizam, iltizam sahibi olan kişiye de mültezim denirdi. Bu yolla elde edilen para doğrudan devlet kasasına giderdi. İltizam usulü kiraya verilen eyaletlerde çalışan devlet görevlilerin maaşını devlet karşılardı.
Köylülerden alınan vergiyi toplamakla birlikte, politik olarak yerel yönetimle, devlet yönetimi arasında bir aracı kuruluş oluştururdu. Gerek duyulduğunda politik ve ekonomik güç olarak devlete yardımda bulunurdu. 18. yüzyılda birçok mültezim Osmanlı devletinde ayan olarak tanımlanmıştır

Mutlakiyet :Mutlakiyet, tek bir kişinin veya bir zümrenin yönetimine dayalı yönetim şekillerine verilen genel ad. Monarşi ve Oligarşiyi kapsar. Halen pek çok ülkede uygulanmaktadır. Mutlaki yönetimlere örnek olarakRoma İmparatorluğu, Osmanlı Devleti verilebilir.

Meşrutiyet :Meşrutiyet veya Parlamenter Monarşi (İng: constitutional monarchy), hükümdarın yetkilerinin anayasa ve halkoyuyla seçilen meclis tarafından kısıtlandığı yönetim biçimine denir. Meşrutiyet, bir hükümdarın başkanlığı altında parlamento yönetimine dayanan yönetim biçimidir.

Parlamento :Parlamento, isim kökeni İtalyanca olup yasama gücüne ve yetkisine sahip meclis veya meclislerdir. Kelime kökeni “Konuşmak” anlamına gelen İtalyanca ”parlare” eyleminden türemiş bir sözcük olup, “konuşulan yer” anlamına gelmektedir. Ayrıca bir takım dilbilimciler tarafından, Fransızca’daki “parler” (konuşmak) fiili ile “mentir” (yalan söylemek) fiilinin birleşmesi olarak da anlamlandırılır (parle+mento).

Bütçe :Bütçe (eski Fransızca: bougette sözcüğünden), devletin, bir kuruluşun, bir aile veya bir kimsenin gelecekteki belirli bir süre için tasarladığı gelir ve giderlerinin tümüdür. Devlet, satış, gider, üretim, genel yönetim gibi bütçe türleri vardır.

Kutsal İttifak :Kutsal İttifak tarihin çeşitli dönemlerinde Katolik Kilisesi’nin ruhani lideri olan Papa’nın teşvikiyle Avrupa ülkeleri arasında kurulan ittifaklardır. Bu ittifakların çoğu Osmanlı Devleti’ne saldırmayı hedef almışlardır:
Kutsal İttifak (1495), ya da “Venedik İttifakı”, Papa VI. Alexander tarafından Fransa’ya karşı toplanmış bir ittifak
Cambrai İttifakı, Papa II. Julius tarafından Venedik Cumhuriyeti’ne karşı toplanmış, Fransa Kralı XII. Louis, Kutsal Roma İmparatoru I. Maximilian ve İspanya Kralı II. Fernando’yu içeren ittifak
Kutsal İttifak (1538), Papa III. Paulus tarafından Venedik Cumhuriyeti’nin ısrarıyla Osmanlı Devleti’ne karşı toplanmış kısa süreli ittifak
Kutsal İttifak (1571), Papa V. Pius tarafından Osmanlı Devleti’ne karşı toplanmış Akdeniz’in bütün Katolik güçlerini kapsayan ittifak
Kutsal İttifak (1684), Papa XI. Innocentius tarafından Osmanlı Devleti’ne karşı toplanmış, Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu, Venedik Cumhuriyeti, Lehistan-Litvanya Birliği ve Rus Çarlığınıkapsayan ittifak.
Kutsal İttifak (1717), Papa tarafından Osmanlı Devleti’ne karşı toplanmış Papalık Devleti, Portekiz, Venedik ve Malta’nın katıldığı ve Matapan Savaşı’yla sonuçlanan ittifak
….
Vakanüvis :
Vak’a-Nüvis, Osmanlı İmparatorluğu zamanında saltanatın tarihî olayları kaydetmekle görevlendirdiği kişilere verilen isimdir.
Vakanüvîsân devlet görevlisi oldukları için olayları aktarırken tümüyle tarafsız değillerdi. Her yılın sonunda saraya o yıl içinde ölen önemli şahısların biyografilerini vermekle yükümlüdürler. Vakanüvislik kurumu birçok olayı, padişahı, sadrazamı, vezirleri ve diğer devlet görevlilerini iyi gösterecek şekilde kaleme almışlardır. Osmanlıların tarihi kayda geçirmekteki özeni, Osmanlı tarihinin vakanüvisler tarafından detaylı olarak korunmasını ve saklanmasını sağlamıştır.
Osmanlı tarihine ait bilgilerin en önemli bölümü vakanüvisler aracılığıyla günümüze ulaşmıştır. Kanuni Sultan Süleyman döneminde resmi bir kurum halini almıştır. Divan-ı Hümayun’a bağlı ilk resmi vakanüvis Halepli Mustafa Naima, sonuncusu ise Abdurrahman Şeref olup Osmanlı’nın yetiştirdiği en büyük vakanüvis Ahmet Cevdet Paşa olarak kabul edilir. 17. yüzyılda yaşayan Evliya Çelebi, Kâtip Çelebi ve Halepli Mustafa Naima ilk bilinen vakanüvisler arasındadır. Naima tarihi, Keşfüz Zunun, Miratü’l Memalik dönemin en önemli eserleridir. Ayrıca Fatih Sultan Mehmet devrinin meşhur vak’anüvisiTursun Bey’dir.

10.Sınıf Tarih Kitabı Sayfa 90 Cevapları

XVII. Yüzyılda Asya ve Avrupa
Hazırlanalım
NOT: Bu cevaplar benim kendi araştırmalarım sonucunda yazdığım ve azda olsa sizlere fikir vermesi için yaptığım paylaşımdır.Cevapları öğretmenlerinize mutlaka danışınız..

SORU : Bir devletin içerde isyanlarla dışarıda ise düşmanlarla aynı anda mücadele etmek zorunda kalmasının o devlet açısından sakıncaları neler olabilir ?

İçerde isyanlarla dışarıda ise aynı anda düşmanlarla mücadele etmek zorunda kalan devlet siyasi,ekonomik,toplumsal sorunlar yaşar.İdari mali yapısı bozulur.
Merkezi otorite sarsılır..
Devlet kendi nizâmını(düzen,kural) muhâfaza edemez bir hâle gelir.Memlekette can, mal, ırz ve namus güvenliği kalmaz.
Topraklarını kaybeder.
Ekonomisi bozulur.Devletin gelirleri azalır.Toplumda umutsuzluğa,yoksulluğa neden olur.Dirlik ve düzen bozulur.
Askeri gücü zayıflar.
Devlet parçalanır.
Kısaca eğer devletin içerde isyanlarla dışarda düşmanla mücadele edecek gücü yoksa devlet zayıflar, çöker, dağılır ve halkının refahını,güvenliğini ve huzurunu sağlayamayan devlete güven kalmaz sonunda yıkılır!

SORU : Haritaya göre XVII. Yüzyılda Osmanlı Devleti’nin Avrupa’da Siyasi ve ticari ilişki kurabileceği devletler hangilerdir.

Cevap: Haritada gösterilen bütün ülkelerle siyasi ve ticari ilişkiler kurabilir..

10.Sınıf Tarih Kitabı Sayfa 91 Cevapları
Soru : Görsellerden ve gazete haberlerinden hareketler dünya kültür mirasına Türklerin katkıları hakkında neler söylenebilir?

Dünyanın yeni yedi harikası içinde Türk izlerinin bulunduğu tek eser Tac Mahal’dir.Tac Mahal, Babür İmparatorluğu’nun 6. hükümdarı Şah Cihan (Şah-ı Cihan:Dünyanın Şahı) (1593-1666) tarafından, o zamanki imparatorluğun başkenti olan Hindistan’ın Agra şehrinde, Jumna (Yamuna) Nehri’nin kıyısında yaptırılmıştır.(Babür Şah’ın Hindistan da kurduğu Türk İmparatorluğu, Hindistan’da 332 yıl (1526-1858) egemen oldu.)
Bir isyanı bastırmak için ordularıyla Burhanpur’a giden Şah Cihan’a, dokuz aylık hamile olmasına rağmen her zamanki gibi eşi Mümtaz Mahal(Ercümend Banu Begüm) de eşlik etmişti. Mümtaz Mahal, 14. çocuklarını doğururken öldü.(1631)Şah Cihan, eşinin ölümünden sonra 2 yıl yas tuttu. Artık devlet işlerine ilgisini kaybeden hükümdar, teselliyi sanat ve mimaride buldu. Eşinin ölümünün ertesi yılı 1632′de Tac Mahal’in temeli atıldı
Efsaneye göre yapımı bittikten sonra, türbe işçilerinin kolları aynı yapıttan bir tane daha yapılmaması için kesilmiştir. Bugün Hindistan’ın en fazla turist çeken bölgesi. Ancak çevresinde oluşan çarpık yapılaşma, bu tarihi yapıtın geleceğini tehdit ediyor. Bulunduğu şehrin bir çok noktasından açıkça görülebilen Tac Mahal, Türk-İslam Mimarisi’nin en önemli yapıtları arasında yer almaktadır.
Dünyada ask için dikilmiş en büyük ve en güzel anıt olarak kabul edilen bu türbe, Şah Cihan’ın büyük bir aşkla sevdiği eşi Ercümend Banu Begüm’ün doğum sırasında ölümü üzerine, onun anısına yaptırılmıştır.(Çocuk doğururken ölen kadınların kutsal olduğuna inanılır.)
Yapının mimarları; Mimar Sinan’ın talebelerinden Mehmet İsa Efendi ve Mehmet İsmail Efendi ile yapıdaki yazıları yazan Hattat Serdar Efendi, eserin yapımı için Şah Cihan tarafından İstanbul’dan davet edilmişlerdi. 1632′de inşasına başlanan eser, 20 yıl sonra 1652′de tamamlanmıştır.[2]
Tac Mahal’in yapımında parlak, ince mavi damarları olan beyaz mermer kullanılmıştır. Aynı mermerden yapılan ve yerden yüksekliği 82 metre olan kubbe, Mimar İsmail Efendi tarafından yapılmış ve 1648 yılında tamamlanmıştır
Kubbe üzerinde altınlı bir alem vardır. Türbenin beyaz mermerden 4 minaresi vardır. Anıtın dört yanına Hattat Serdar Efendi tarafından Yasin suresinin tamamı yazılmıştır.
İnşaatta çok sayıda ustanın da yanı sıra, günde 20 bin işçinin çalışmasıyla türbe 1643′te, çevresindeki avlu ve yapılar 1649′da bitirildi. Tac Mahal, 20 yılda 1652′de bütünüyle tamamlandı.
Agra ilinin dışında Yamuna Irmağı’nın kıyısında, 305×580 metre ölçülerinde dikdörtgen avluda yer alan Tac Mahal, dört cephesinin ortalarında 33 metre yüksekliğindeki taç kapılarıyla 75 metre yüksekliğindeki anıt kubbeyi çevreliyor.
İç mekanı örten 30 metre yüksekliğindeki alt kubbeyle üst kubbe arasında türbe mekanı kadar ölü hacim var.
Mümtaz Mahal ve Şah Cihan’in sandukaları üst katta, kubbenin altındadır. Sandukaların bulunduğu yerdeki kubbede insan ağzından çıkan her ses 7 kez yankılanacak şekilde bir akustiğe sahiptir. Şah’ın ve eşinin asıl lahitleri ise, en alt katta bulunmaktadır.
Tac Mahal’in yüz binlerce akik, sedef ve firuze gömülü olan duvarlarında ayrıca 42 zümrüt, 142 yakut, 625 pırlanta ve 50 adet çok iri inci vardır.
Romantik görünüşü ile herkesi büyüleyen, Doğulu Batılı birçok ünlü yazar ve şaire ilham kaynağı olan Tac Mahal, mehtaplı gecelerde bile aydan daha parlak görünür.
Tac Mahal, 1983’ten bu yana UNESCO’nun Dünya Miras Listesi’nde yer almaktadır
Dünyanın 7 harikasından birisi olarak seçilmesi

İsviçre merkezli New7Wonders Vakfı, dünyanın yeni yedi harikasını belirlemek için başlattığı yarışmaya 21 finalist eser katıldı. Dünyanın dört bir yanından yaklaşık 100 milyon kişi cep telefonu ve Yeni 7 Harika[3] adlı internet sitesinde 6 yıl boyunca oy kullanarak dünyanın yeni 7 harikasını seçti. Cep telefonu ve internet oylarıyla belirlenen dünyanın yeni 7 harikası, 7 Temmuz 2007′de Portekiz’in başkenti Lizbon’da ilan edildi. Dünyanın yeni 7 harikası; Ürdün’deki Petra Antik Kenti, Çin Seddi, Brezilya’daki Kurtarıcı İsa Heykeli, Peru’daki Machu Picchu Antik Kenti, Meksika’daki Chichen Itza Piramidi, İtalya’nın Roma kentindeki Kolezyum ve Hindistan’daki Tac Mahal anıtmezarı şeklinde sıralandı.

Soru : Yazıldığı dönem hakkında Babürname’den hangi bilgileri öğrenebiliriz.
Babürname Babür Hanedanının kurucusu Babür Şah’ın yazdığı otobiyografik seyahat ve hatıra kitabıdır..
Bu kitaptan, Babür Şah’ın yaşadığı dönemdeki olayları,gezip gördüğü yerleri,orada yaşayan insanların gelenek ve göreneklerini öğrenebiliriz.

10.Sınıf Tarih Kitabı Sayfa 92 Cevapları
Soru : Koçi Bey’in açıklamalarından yararlanarak XVII. Yüzyılda Osmanlı Devleti’ne ait kurumlar hakkında neler söylenebilir..Tartışınız..
Koçi Bey’e göre Osmanlı Devleti

Değişim ya da buhran döneminde yönetim problemleri: Koçi Bey’e göre Osmanlı Devleti’nde değişim Kanunî Sultan Süleyman döneminde başlamıştır. Kanunî dönemi devletin en olgun dönemiyken, aynı zamanda muhtelif sahalardaki problemlerin de baş göstermeye başladığı dönemdir. Kanunî’nin son zamanlarına kadar vezir-i azamlar tam yetkiye sahiptiler. Oysa bu dönemden itibaren padişaha yakın olan kişiler devlet işlerine karışmaya başladılar. Saray halkının işlere karışmaları, yöneticilerin onlarla iyi geçinmelerine sebep oldu. Bu durum devletin çıkarlarının ikincil konuma itilmesine, yöneticilerin çıkarlarının ve makamda kalma isteklerinin ön plâna çıkmasına sebebiyet verdi. Ayrıca, yönetimde etkinliğini artıran Enderun görevlileri, tımar ve zeametleri kendi adamlarına vermeye başladılar. Bu ise zamanla rüşveti ve iltiması doğurdu.


Devlet yöneticilerinin kolayca görevden alınmaları, onları itaatkâr hâle getirdi ve doğruyu yapma ve âdil davranma yerine dalkavukluk yapmayı tercih eder oldular. Ayrıca, devlet görevleriyle ilgili memurluk kadroları artırıldı. Bu durum, bir yandan rüşvet almayı pekiştirirken diğer yandan devlet memurunun itibarını sarstı. Aynı zamanda kanunlara itaati zayıflattı, dirlik ve düzeni bozdu.

Devlet yönetiminde vezir-i azam ve üst düzey yöneticilerinin bütün işleri kendi ellerinde toplama gayretleri haksızlığı artırdı. Onların alt kademedeki yöneticilerin işlerine müdahale etmeleri sebebiyle, problemin mahallinden uzakta verecekleri yanlış kararları şikâyet edecek merci kalmamıştı. Bundan dolayı haksızlık ve zulüm ortalığı sardı.

Tımar ve zeametin hak sahibi olmayanlara verilmesi ve devşirme olmayanların yeniçeri olmaya başlamaları, askerlik sistemini bozdu. Bu da bu iki ocağın bozulmasına ve devlet hazinesinin zor duruma düşmesine sebep oldu. Bu durumu çözmek için reayadan alınan vergilerin artırılması halkın fakirleşmesine yol açtı. Koçi Bey burada klâsik Türk-İslâm devlet geleneğinin temel ilkelerinden birini belirtir: “Küfr ile dünya durur, zulm ile durmaz.” Yani zulmün var olduğu yerde düzen olmaz; düzenin en temel saiki halka âdil davranmaktır.

Problemlerin çözümünde kullanılacak tedbirler: Daha önceden de ifade edildiği gibi Koçi Bey, sadece problemlerin ortaya çıkışını ve gelişimini incelememiş, onların teşhisini ve tanımını yaparak uygun çözümler sunmuştur. Koçi Bey’e göre, problemlerin çözümünde temel ilke İslâm esaslarına sıkı sıkıya bağlanmaktır. Ayrıca devletin klâsik döneminde uyguladığı yönetim ilke ve politikalarına yeniden işlerlik kazandırılması gerekmektedir. Bunun gerçekleştirilebilmesi için şöyle bir yol izlenmelidir:

Mevcut has, zeamet ve tımar sahibi olanların, devlet memurlarının, yeniçeri ve kapıkulu askerlerinin, ilmiye sınıfı mensuplarının sahip oldukları mal, mülk, makam ve mevki gözden geçirilmeli, kuralına uygun olmayan herşey iptal edilmelidir. Bu işi İstanbul’da vezirlerin (üst düzey yöneticiler) değil, beylerbeyinin (yerel yönetici) yapması daha doğrudur. Bu sebeple beylerbeyi ve kazaskerlere yetkiler yeniden devredilmelidir. Böylece işlerin bozulmasıyla artan merkeziyetçilik ortadan kalkacak ve problemler çözümlenecektir. Yerel yönetime ehil olanlar getirilmeli ve İstanbul’dan kimse onların işine karışmamalıdır.

İşlerin düzelmesi, adaletin sağlanması ve hak sahiplerine haklarının verilebilmesi için rüşvet, iltimas mutlaka önlenmelidir. Vezir-i azam, görevlerini ifa ederken tam yetkili olmalı, saray halkı onun işine karışmamalıdır. Üst düzey yöneticiler, görevlerinden kolayca ve sıkça azlolunmamalıdır. Padişah perde arkasında kalmamalı, işleri bizzat kendi yapmalı ve üst düzey yöneticilerini yakından tanımalıdır. Saray halkının bu yöneticilerin işlerine karışmasına ve onların hakkında konuşmalarına fırsat vermemelidir.

Sonuç
Koçi Bey, çözülme ya da buhran vakasını belirli düşünce geleneğini tevarüs etmiş bir fikir erbabı olarak geleneksel Osmanlı devlet ve toplum anlayışı çerçevesinde tahlil etmiştir.

Koçi Bey, Osmanlı’daki değişimin idarenin tepesindeki bozulma, daire-i adliye ve kanun-u kadim’de ihmal (eski sultanlar devrinde uygulanmış ve faydaları sınanmış kanun ve kaideler bütünlüğü), rüşvetin ve iltimasın artması, makamları ehline vermemek, erkân-ı erbaa ve toplum hiyerarşisindeki bozulma, hazinenin dengesindeki bozulma ve ahlâkî çürüme olgularını inceleyerek analiz etmeye çalışmıştır. Daha sonra bu problemlerin çözümü için bazı gerekli ıslahatlar önermiştir. Bu ıslahat teklifleri idarî niteliktedir ve uygulamada baskı unsuru ön plândadır. Kulların itaat altına alınmasından bahsederken “… benî âdem kahr ile zabtolur hilm ile olmaz” (insanoğlu yumuşaklıkla değil, zor-güç kullanılarak düzene sokulabilir) demektedir.

Koçi Bey’in Osmanlı ülkesinin dışındaki gelişmelere ve bunun yansımalarına hiç değinmemesi bir eksiklik olarak görülebilir. Bu gelişmelerin Koçi Bey’in çözülme analizinde değerlendirilmemiş olması onun meseleyi içe dönük bir bakış açısıyla ele almasının bir sonucu olarak görülmelidir.

KISACA:

17. yüzyıl başlarından itibaren Osmanlı Devleti eski gücünü kaybetmeye başladı.Osmanlı Devleti duraklama dönemine girdi.Devletin duraklamasında; Ordunun bozulması, maliyenin bozulması, yönetimdeki bozulmalar ve yöneticilerin yetersizliği, hükümdarların iyi yetişmemesi veya çocuk yaşta tahta geçmesi, bilim ve teknik alanda Avrupa’nın gerisinde kalınması, devletin doğal sınırlarına ulaşması ve kuvvetli devletlerle karşılaşılması etkili olmuştur.

Soru : Ekber ve erşed sisteminin Osmanlı yönetim sistemine etkileri neler olabilir ?
1.Ahmet padişah olduktan sonra Fatih Sultan Mehmet döneminde getirilen kardeş katli geleneğine son vererek,padişahlığın Osmanlı soyundan büyükve aklı başında olanına(ekber ve erşed) geçmesi usulünü getirdi.Bundan sonra şehzadeler,sancaklara gönderilmeyip sarayda kafes hayatı yaşadılar.Bu durum,şehzadelerin devlet yönetiminde bilgi ve deneyim kazanmalarını engelledi.Sarayda öldürülme kaygısı içinde yaşadıklarından,birçoğunun ruh sağlığı bozuldu.

10.Sınıf Tarih Kitabı Sayfa 94 Cevapları
Tabloda verilen nedenler içerisinde hangileri Osmanlı halkının isyan etmesinde daha etkili olmuştur?

Bütün hepsi etkili olmakla birlikte bence en etkilileri


Merkezi otoritenin ve yönetimin bozulması

Askeriyenin bozulması

Savaşların uzun sürmesi

Üretimin bozulması.

Rüşvet ve adam kayırmanın artması

Halktan ağır vergilerin alınması.

Ekonominin bozulması.

10.Sınıf Tarih Kitabı Sayfa 95 Cevapları

İç isyanların genel nedenlerini aşağıdaki tabloya gruplandırarak yazınız

Siyasi Nedenler
-Yönetimde saray adamlarının ve valide sultanların etkili olması
-Rüşvet adam kayırmanın artması
-Veraset sistemindeki değişiklikler

Ekonomik Nedenler
Tımar sisteminin bozulması
Tarımsal üretimin azalması
Halktan ağır vergilerin alınması

Askeri Nedenler

-Yeniçeri ocağının bozulması
-Savaşların uzun sürmesi
-Ordunun bozulması

Soru :İstanbul Ayaklanmalarının halk üzerindeki etkileri neler olabilir?
(17. yüzyılda başta İstanbul olmak üzere büyük şehirlerin nüfusları hızla artmış, bu durum şehirlerde işsizliğe ve güvenliğin bozulmasına neden olmuştur.Halkın devlete güveni azalmıştır).)

Soru:yukardaki metinden hareketle Yeniçeri Ocağındaki bozulmaların nedeni olarak neler söylenebilir?

1-genç ve vücudu kuvvetli olanların emekli olması.devlet hazinesinin bu suretle zarara uğraması
2-Çavuşların başarda üç iken sonradan kırk-elli kadar olması
3-Kale fetheden kethüdaların emekli edilmesi.
4-İşin ehli olmayanların göreve getirilmesi.
5-Milleti ve mezhebi bilinmeyenlerin katılması.
6-Usul ve kuralların bozulması.
7-Kanun ve kuralların kalkması
8-Kötülük,kavga ,fitne ve fesatın eksik olmaması..

10.Sınıf Tarih Kitabı Sayfa 96 Cevapları


Soru : Osmanlı devleti’nin Celali Ayaklanmalarının olduğu dönemde İran ve Avusturya ile Savaşıyor olmasının etkileri nelerdir.

İran, Osmanlı-Avusturya savaşları ve Celali İsyanlarını fırsat bilerek harekete geçti. Tebriz ve Revan’ı alarak Diyarbakır’a ulaştı.

Avusturya’nın Erdel Beyliği’nin iç işlerine karışması üzerine savaşlar yeniden başladı.

Savaşlar Osmanlı imp. da huzursuzluğa ve isyanlara sebeb oldu. Osmanlı Devleti barış istemek zorunda kaldı.

10.Sınıf Tarih Kitabı Sayfa 97 Cevapları

Soru : İngiltere ve fransa arasındaki rekabetin teme nedeni nedir*
Sömürge elde etme yarışı.

Soru : Coğrafi keşifler sonrası ticaret yollarının değişmesinin Osmanlı devletine etkileri neler olabilir.
Coğrafi Keşifler, bütün insanlığı etkilemiştir. Bu yönüyle evrensel bir özelliğe sahiptir.

1-Akdeniz Limanları, Coğrafya Keşifler sonucunda önemini kaybetti. Ancak 1869′da Süveyş Kanalı’nın İngilizler tarafından açılmasıyla bu limanlar yeniden önem kazanmıştır.
2-Coğrafi Keşifler, Müslüman ülkeler açısından büyük zararlara neden olmuştur. İslam ülkeleri yoksullaşmış, Türkistan Hanlıkları giderek zayıflamış ve Ruslar karşısında gerilemiştir.
3- Osmanlı İmparatorluğu, İpek ve Baharat Yollarına hakim olmasına rağmen yolların değişmesinden dolayı umduklarına ulaşamamıştır.
4- Osmanlı İmparatorluğu, ticaret faaliyetlerini yeniden geliştirebilmek için Avrupalı devletlere kapitülasyonlar vermek zorunda kaldı.
5-Coğrafi Keşiflerin etkisi bununla da kalmamış yeni keşfedilen yerlerden Avrupa ya taşınan değerli madenler ve Avrupa devletlerinin izlediği Merkantalist politikalar ,16. yy da Osmanlı ülkesinde büyük bir fiyat artışına (Enflasyon-Fiyat Devrimi)neden olmuştur.

6-Ayrıca Osmanlı topraklarında kervan yolları boyunca faaliyet gösteren halk ve zanaatkârlar işsiz kaldı. Bu durum, Osmanlı Devleti’nde ekonomik sıkıntılara ve Celali İsyanları’na zemin hazırlamıştır.

7-Osmanlı Devleti, Hint ticaret yolunun hakimiyeti için Portekizlilerle, Akdeniz hakimiyeti için de İspanyollarla mücadele etti. Endonezya’da savunma ve koruma savaşları yapan Osmanlı Devleti, Hristiyan Avrupa karşısında Doğu Kalkanı haline gelmiştir

10.Sınıf Tarih Kitabı Sayfa 98 Cevapları
Soru: Osmanlı devletinin avrupa devletleriyle rekabet edememesinin sonuçları neler olmuştur.
Teknolojide geri kalan Osmanlı devleti yapılan deniz savaşlarında yenilgiler almaya başlamış ve denizlerdeki etkinliğini yitirmiştir…

Soru : Yukardaki metni dikkate alarak merkantilizmi Avrupalı ve Osmanlı tüccarlar açısından değerlendiriniz.

10.Sınıf Tarih Kitabı Sayfa 98 Cevapları

DEVEAMI GELECEK AŞAĞI İNMEYİ UNUTMAYINIZ !!! TEŞEKKÜR YETER

Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 21.01.12, 19:02 #14 (Konu Linki)
Forum Görevlisi

cemaktas96 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

Durumu: cemaktas96 isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üyelik: 21.09.11
Yaş: 16
Nerden: istanbul
Okulu: Kartal Cevizli Lisesi
Sınıf: 11. sınıf
Meslek: öğrenim görevlisi
Konular: 221
Mesajlar: 217
Takımı: Fenerbahçe
Teşekkür Etmiş: 14
Teşekkür Almış: 27
Hobim: futbol oynamak
Yeni1 Cevap: 10.Sınıf Tarih Kitabının Cevapları sayfa2 den 10 a kadar tüm soruların cevapları 2011 2012 Cevap: 10.Sınıf Tarih Kitabının Cevapları sayfa2 den 10 a kadar tüm soruların cevapları 2011 2012

10.Sınıf Tarih Kitabı Cevapları Sayfa 60
Soru : Halifeliğin Osmanlı Devleti’ne Geçişinin Önemi Nedir?
CEVAP:
NOT: Bu cevap kendi araştırmalarım sonucunda yazdıklarımdır.Lütfen öğretmenlerinize danışınız..
Yavuz Sultan Selimin 1517 Mısır seferi sonucu “halifelik” Osmanlı padişahlarına geçmiştir.Hilafet kurumu ya da makamı, İslam ve Osmanlı tarihinde en önemli kurumların başında gelmektedir.Halifelik Osmanlıya geçince, Osmanlı Devleti dünyanın en büyük siyasi ve dini kuruluşu haline geldi Böylelikle Osmanlı hükümdarları padişah olarak devletin başı, halife olarak da müslümanların dini lideri olma özelliği taşımışlardır.Halife müslümanların dünya sorunlarını çözer,müslümanları korur dinsel birliğini muhafaza ederdi.Osmanlı padişahları halife ünvanını, yalnızca İslam ülkeleri içindeki önemlerini belirtmek ve İslam dinini, yasalarını yaymak ve savunmak hakkını göstermek için kullanırlardı.Halife yeryüzündeki bütün müslümanların lideridir.Hilâfet müminlerin emirliğidir. Osmanlı Devleti Müslümanlar’ın birliğini simgeleyen bu ku*rumdan yararlanmaya çalışmışlardır.Sonuç olarak Osmanlı Devleti, halifeliğin Osmanlı Sultanlarına geçişiyle Türk-İslam birliğini sağlamıştır.

K. Atatürk Hilâfet konusunda şunları söylemiştir.
“Halifelik makamı da bütün İslam aleminin ruh ve vicdanının ve imanının birleşim noktası, İslam kalplerine ferahlık verebilecek bir şeref ve yücelikle tecelli edecektir.”

Soru: Osmanlı Devleti’nin Yavuz Sultan Selim Döneminde sadece doğuya sefer düzenlemesinin nedenleri neler olabilir?
Cevap
NOT: Bu cevap kendi araştırmalarım sonucunda yazdıklarımdır.Lütfen öğretmenlerinize danışınız.

Sultan Selim tahta çıktığında Osmanlı İmparatorluğu sıkıntılı bir dönem yaşıyordu. Bu bunalımlı dönemin en büyük nedeni doğudaki Şii Safevi Devleti olarak kabul edilmekteydi. Safevi Devleti’nin ortadan kalkmasıyla Anadolu’daki Osmanlı egemenliği sağlamlaşacak ve doğudan gelebilecek tehditlere karşı dağlık Doğu Anadolu Osmanlı savunmasını güçlendirecekti. Yavuz Sultan Selim’in bir başka amacı da doğudaki bütün İslam devletlerini tek bir devlet çatısı altında birleştirmekti.Yavuz Sultan Selim bu amaçlarla, 1514 yılı baharında ordusuyla birlikte doğu seferine çıkmıştır

Soru: Çaldıran ve Turnadağ Savaşlarının Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğüne katkısı ne olmuştur?
Cevap:

NOT: Bu cevap kendi araştırmalarım sonucunda yazdıklarımdır.Lütfen öğretmenlerinize danışınız..

Çaldıran Savaşında, Anadolu’daki Osmanlı egemenliği sağlamlaştı.Doğudan gelebilecek tehditlere karşı dağlık Doğu Anadolu Osmanlı savunmasını güçlendirdi.

Turnadağ Savaşında, Dulkadiroğulları Beyliğine son verilerek Anadolu’da Türk siyasi birliği tam anlamıyla sağlanmış oldu.


10.Sınıf Tarih Kitabı Cevapları Sayfa 61
Soru:Tarih şeridindeki savaşlar

Cevap:
İran Seferi:Çaldıran Savaşı,Turnadağ Savaşı
Mısır Seferi:Mercidabık Savaşı,Ridaniye Savaşı

10.Sınıf Tarih Kitabı Cevapları Sayfa 62

Osmanlı Devleti’nde Ekonomik Gelişmeler ve Toplum Yapısı

SoRu 1: Bütçe,Üretim Dengesi ve Ekonomik Faaliyetler Kavramlarının Anlamları
CEVAPLAR
Bütçe Nedir: Gelecek faaliyet dönemi için, işletmenin amaçlarına, hedeflerine ve işletme politikalarına uygun olarak işletme yönetimi tarafından hazırlanan gelecek dönem faaliyetlerini ve sonuçlarını parasal ve sayısal olarak ifade eden raporlara bütçe deniliyor.

Üretim Dengesi : İnternette yaptığım araştırmada üretim dengesinin tanımını bulamadım.Üretici dengesi var.ÜRETİCİ DENGESİ : üretim biriminin kâr maksimizasyonu ilkesi uyarınca davranarak en uygun olan üretim yöntemini seçmesiyle maliyeti minimuma indirmesi, dengeyi bulması.Üretim dengesinin tanımını bulan lütfen aşağıya yazsın..

Ekonomik Faaliyetler : Ekonomik faaliyet, sermaye, emek ve hammadenin birleştirilerek anlam kazanmasına ekonomik faaliyet denir.

Bireysel anlamda Ekonomik faaliyet: Bir kişinin işe giderek para kazanıp hayatını bügün ve yarın için sürdürebilmesi için faaliyette bulunmasıdır.
Kurumsal alanda Ekonomik faaliyet: Bir kurmun sermaye, emek ve hammede sağlayarak para kazanması, kazandırması ve üretim yapıp bunu idare etmesine denir.
Devlet anlamında Ekonomik faaliyet: Devletin halkının geçimini sağlaması vede ülkesinde üretilen ürünlerin yurt içi ve dışında rahatça dolaşımına ilişkin yaptığı icraatlardır.

SoRu 2: Osmanlı Devleti sınırları içinde çeşitli etnik grupların uzun yıllar barış içinde yaşamasının nedenleri neler olabilir?
CEVAP:
NOT: Bu cevap kendi araştırmalarım sonucunda yazdıklarımdır.Lütfen öğretmenlerinize danışınız..

Osmanlı Devleti’nin toplumsal, hukukî, siyasî ve idarî yapısı ırk esasına göre değil, “Millet Sistemi” denilen inanç temeline göre şekillenmiştir.

Osmanlı Devleti fethettiği topraklardaki etnik gruplara goşgörüyle davranmış,dillerinde inançlarında,kendi aralarındaki ilişkilerinde onları serbest bırakmıştır.İslam Hukuku’ndaki “dinde zorlama yoktur” esasını benimsemiş olan Osmanlı Devleti, ele geçirdiği topraklarda yaşayan gayrimüslimlerle bir zimmet anlaşması imzalamış, gayrimüslimler haraç ve cizye ödeyerek can ve mal güvenlikleri devlet tarafından emniyet altına alınmıştır.Osmanlılar fethettikleri topraklarda yaşayan farklı dinlere mensup insanların İslâm dinine girmeleri yönünde baskı uygulama bir tarafa bu insanların inanç ve vicdan hürriyetlerini koruma altına almışlardır. Üstelik birinin diğerine baskısına da müsamaha etmemiştir. Böylece etnik gruplar Osmanlı Devleti himayesinde yüzyıllarca barış, huzur ve rahat içinde yaşamışlardır.Ulaşım ve iletişim teknolojisinin günümüzün sınırlarına bile ulaşmadığı çağlarda bu kadar etnik ve dini farklılıklara sahip gayr-ı Müslim toplulukların idaresi Osmanlı yönetiminin hoşgörüsü ve müsamahası ile mümkün olmuştur. Osmanlı’nın siyasi hakimiyet sahası içerisinde bulunan tebanın güvenliği ve hukukunun korunması esastır. Her iki ilkenin gerçekleşmesi bir tarafta barışı mümkün kılıyor, diğer tarafta hoşgörülü davranmayı sağlıyordu.

EKONOMİK GELİŞMELER
Soru : Paralar dönemsel olarak karşılaştırıldığında Osmanlı ekonomisinin gelişimi hakkında neler söylenebilir
10.sınıf Tarih Kitabında sayfa 62 de : Paralar dönemsel olarak karşılaştırıldığında Osmanlı ekonomisinin gelişimi hakkında neler söylenebilir sorusu var.Yıldırım Bayezıt döneminde gümüş para,Fatih Sultan Mehmet döneminde altın para bastırılıyorsa bu Osmanlı ekonomisinin geliştiğini gösterir.

Osmanlı Paraları Hakkında Genel Bilgi
İlk [Osmanlı parasını] Osman Gazi bastırdı. Devlet geleneğine uygun olarak basılan paralar 19. Yüzyıla kadar kullanıldı. Altın olarak basılan paralara sikke-i hasene, gümüş olanlarına akçe denirdi. İlk altın para (sikke) Fatih Sultan Mehmet devrinde basıldı. Osmanlılarda; altın, para, kuruş gibi paraların başlangıçta oranları şöyleydi: Bir altın altmış akçe, bir kuruş kırk akçe, bir para dört akçe idi. Enflasyondaki artış sebebiyle bu değerlerde zamanla değişmeler meydana geldi. ‘Kaimi-i nakdiye-i mutebere’ adıyla 1839 yılında ilk kağıt para bastırıldı. 1863 yılında bu paralar tedavülden kaldırıldı. Sultan Abdulmecid zamanında ilk madeni para basıldı. Basılan gümüş paraya, yirmi kuruş değerinde ‘mecidiye’ adı verildi. Yüz kuruş ‘bir Osmanlı Lirası’ olarak belirlendi.

Osmanlılarda Para ve Fiyat Hareketleri:
Osmanlılar, XIX.yüzyıla kadar bakır, gümüş ve altından yapılmış paralar kullandılar. Bu paralar darphane denilen yerde basılır ve genelikle adına sikke denirdi. Para gümüşten yapılmışsa akçe, altından yapılmışsa sikke-i hasene veya kırmızı adı verilirdi. Devletin bastırdığı bu paraların yanında yer yer ve zaman zaman başka ülkelerin paraları da kullanılırdı. Akçe aynı zamanda diğer paraların değerlerini belirlemede kullanılan
bir ölçekti. Meselâ bir altın 60 akçe, bir guruş 40 akçe, bir para 4 akçe idi. Geçen yıllar içinde Osmanlı parası da değer kaybına uğradı ve para sisteminde değişiklikler oldu. Akdeniz havzasındaki hızlı nüfus artışı, aynı yıllarda Amerikan gümüşünün Avrupa’ya akması, Avrupa’nın ticaret faaliyetlerini genişletmesi gibi nedenler yüzündenmOsmanlı ülkesinde hızlı fiyat artışları, yani yüksek enşasyon olayı görüldü. 1839
yılında ilk kez kâğıt para basıldı. Klasik dönemde Osmanlı toplumunun büyük bir bölümü mütevazı bir hayat
yaşamıştır. Genellikle hayat standardı geçimlik bir anlayış içinde olmuştur. Yöneticiler gibi toplumun üst grupları, nisbeten daha geniş imkânlara sahip olmuştur.

Soru: Üretilen malların halka ulaşmasında çarşıların önemi nedir?
CEVAP:
NOT: Bu cevap kendi araştırmalarım sonucunda yazdıklarımdır.Lütfen öğretmenlerinize danışınız..

Kentte üretilen ürünlerin yanı sıra, kent ve ülke dışından getirilen ürünler yerli ve yabancı alıcılarla çarşılarda buluşur. Çarşılar aynı zamanda kendi ticari ve ekonomik kurallarını oluşturur.
‘kale düşerse kent düşer, çarşı düşerse kent ölür’ sözü çarşıların toplum hayatında ne kadar önemli olduğunu gösterir..
ÇARŞI HAKKINDA GENEL BİLGİ
Çarşı, üstü kapalı ya da açık alışveriş yerleri topluluğudur. Günümüzde daha çok dükkân topluluğu olarak algılanır. Farsça “çâr-su” (dört taraf, dört tarafa hakim olan mevki) sözünden bozulmuştur. Farsça da olmayan Türkçe “çarşu-çarşı” kelimesi Türkler tarafından Farsçadan alınan “çâr-su” kelimesi ile ifade ediliyordu. Fakat İranlılar Farsça “çâr-su” kelimesini hiçbir zaman “çarşı-bazar” anlamında kullanmamış, bu kullanımı sadece Türkler tercih etmişlerdir. Fars dilinde üstü kapalı alım-satım yerlerine bâzâr denildiği bilinmektedir. Bu tabir zamanla Batı dillerine de geçmiştir.
İstanbul’da Osmanlı döneminde bazar/pazar ve çarşı kelimeleri birçok hususlarda birbirine karışmıştır. Türkler “bazar ve çarşı” kelimelerini birbiri ile aynı anlamda kullanmalarına rağmen, Selçuklu döneminde ve Osmanlı’nın ilk devrelerinde daha çok kullanılan “bazar” sözcüğünün yerini XV. yüzyıldan itibaren giderek çarşı kelimesinin aldığı görülmektedir. Bazar/Pazar kelimesi ise kırsal kesimlerde mevsimlik oluşturulan alışveriş mekânları, köy ve kasabalarla şehirlerde haftanın belirli günlerinde kurulan açık alışveriş yerleri için kullanılmıştır. Çarşı ise yerleşik esnafın faaliyet gösterdiği dükkânların toplandığı yerlerle kapalı alışveriş mekânlarını ifade eder hale gelmiştir.
Tarih boyunca önemli bir ticaret merkezi olan İstanbul’un çarşıları, Bizans’tan günümüze, zenginliği, çeşitliliği, canlılığıyla ünlüdür.
Bizans döneminde şehrin belirli yerlerinde belirli caddelerin iki tarafında sütunlar bulunuyor ve bunların yağmur ile güneşten koruduğu saçakların gerisinde dükkânlar sıralanıyordu. Böyle caddelere “embolos” deniyordu. Bu caddelerin en önemlisi şehrin ana yolu olan “Mese” idi. (Şimdiki Divanyolu-Yeniçeriler Caddesi)
Fetihten sonra, XV. yüzyılın ortalarından itibaren imar ve iskânına başlanan İstanbul’un her iki yakasında kurulan yeni mahallelerde çarşılar ve pazarlar oluşmaya başlamıştır. Bu çarşılardan bir bölümü, günümüze kadar gelen semt ve sokak adlarından da anlaşılacağı gibi, belli bir ürünün yapım ve satışında uzmanlaşmışken, bir bölümü her çeşit dükkânın ve imalathanenin bir arada yer aldığı çarşılardır.
İstanbul’un, ticaret yolları üzerinde olması, gerek kültürel gerekse ticari faaliyetler açısından büyük önem arz etmektedir. Bu nedenle İstanbul, tarih boyunca hep önemli bir alışveriş merkezi olmuş ve değişik ülkelerden gelen tüccarların buluşma noktası haline gelmiştir. Önceleri Hindistan ve Uzakdoğu’dan, daha sonra ise Avrupa’dan gelen mallar İstanbul’da toplanmış; aynı şekilde Osmanlı ülkesinde üretilen en değerli mamuller payitaht olan İstanbul’un pazarlarında satışa sunulmuştur. Fakat belirtmek gerekir ki İstanbul sadece ithal edilen veya başka bölgelerde üretilen malların satıldığı zengin bir pazar değil, aynı zamanda çok önemli bir üretim merkezidir. Dolayısıyla İstanbul’un çarşılarında hem ithal edilen hem de burada üretilen her türden ve kaliteden mallar bulunabilmekteydi.
Çarşılar, Osmanlı toplumunda günlük yaşamın en hareketli olduğu ve hayatın nabzını takip edebileceğiniz en uygun mekânlardan biridir. Çarşılar ister kapalı, ister açık şekillerde olsunlar binlerce yıldan beri toplumsal yapının en hareketli ve renkli tarafını teşkil etmişlerdir. Çünkü orada her kesimden erkek, kadınla karşılaşabilirsiniz. Dünyanın farklı yerlerinden insanlarla muhatap olabilir ve değişik dillere ve yerel ağızlara rastlayabilirsiniz. Dolayısıyla bu mekân, kültürel kaynaşma ve tanışma açısından da önemli bir görev üstlenmiştir. Sosyal ve ekonomik hayatın sahneleri bu çarşılardır, bazıları cıvıl cıvıl kaynaşan, bazıları az fakat özlü müşteriyi bekleyen tezgâhlardır. İstanbul’da ev, çarşı, pazar, cami, medrese, mezarlık, kahve, han, hamam, arasında dikkat çekici bir bağlantı vardı. Eskilerin şehircilik anlayışlarında bunlar önemli bir yere sahipti. Bunlar içinde de çarşılar, toplum hayatına dinamizmi veren müesseseler olarak öne çıkmaktaydı.
Osmanlı çarşılarının işleyişinde lonca teşkilatları etkin bir güçtü. Lonca teşkilatı sayesinde esnaf belli bir sistem ve düzene göre ticaret yapmaktaydı. Bu teşkilat satış ve üretimle alakalı bazı ahlak kurallarının oluşumunu sağlamıştır. Osmanlı çarşısında bir esnafın komşusu siftah yapmamışsa müşteriyi ona göndermek bir âdetti. Yine varisleri bulunan ama mezada düşmüş hacizli malın satışına “ağlayanın malı gülene hayır etmez” düşüncesiyle çarşı esnafından kimse katılmazdı. Çarşılarda aynı iş kolundan birinin diğerinin önüne çıkmasına ya da ona engel olmasına izin verilmezdi. Tüm bu ayrıntılar da Osmanlı toplumunda iş, ticaret ve esnaf ahlakını göstermesi bakımından önemlidir. Esnafın kendi kazancını sağlamaya çalışmasının yanında komşusunu da gözetmesi, zor durumdaki bir kişinin durumundan faydalanmaya tenezzül etmemesi, tam manasıyla yardımlaşma, fedakârlık ve düşünce örneğidir.
İstanbul’da, büyük camilerin çoğunun çevresinde, medrese, imaret gibi yapılarla birlikte muntazam çarşılar da inşa edildiği bilinmektedir. Cami külliyelerine dâhil olan ve “arasta” diye adlandırılan bu çarşılar külliyelerin bakımları için gelir sağlamak ve külliyenin çevresine canlılık vererek, külliyenin merkez konumdaki camiye cemaat sağlamak amacıyla yapılmışlardır. Bu çarşıların bir kısmı Osmanlı’nın son dönemlerinde, önemli bir kısmı da İstanbul’daki Cumhuriyet sonrası altyapı çalışmalarında yıkılmıştır.

10.Sınıf Tarih Kitabı Cevapları Sayfa 63

Soru: Grafikten yararlanarak 1523-1584 yılları arasındaki Osmanlı devleti’nin bütçesi hakkında nasıl bir yargıya varılabilir.

Olumlu bir yargıya varabiliriz.Devletin geliri giderinden hep daha fazla olmuştur.

Soru: Osmanlı toplumunda hangi sınıf vergiden muaftır? Niçin?
Osmanlı Devleti’nde yönetenler (askeri sınıf) görevleri icabı vergiden muaftı.Yaptığı hizmet karşılığında devletten maaş alıyor veya herhangi bir ayni geliri tasarruf ediyordu.

Osmanlı Vergi Sistemi Şöyle
* Seri Vergiler: Bunların seriatın emrettiği vergilerdi.
a) Öşür: Müslümanlardan alınan toprak ürünü vergisidir. Elde edilen ürünün onda biri vergi olarak alınırdı.
b) Haraç: Müslüman olmayanlardan alınaaan vergiydi.
Haraç ikiye ayrılıyordu:
-Harac-ı Mukassem : Elde edilen üründen alınırdı.
-Haracı Muvazzaf : Toprak vergisiydi.
c) Cizye: Müslüman olmayan erkeklerden, askerlik görevi karşılığı alına vergidir.
d) Ağnam : Hayvandan sayısına göre alınan vergi.

* Örfi Vergiler: Padişahın iradesiyle konulan vergilerdi.
Başlıca Örfi Vergi Çeşitleri
a)-Çift Resmi : Reayanın sipahiye ödediği toprak vergisi
b)-Çift bozan vergisi : Toprağını izinsiz olarak terkeden veya üç yıl üst üste ekmeyenlerden alınan vergi.
c)-Avarız : Olağanüstü hallerde, divanın kararı ve padişahın emri ile toplanan vergilere denirdi.

Soru: Metne göre Avrupadaki sosyal yapı ile Osmanlı Devleti’ndeki sosyal yapı arasındaki belirgin farklar nelerdir?
cevap: osmanlı toplumu avrupadan farklı olarak sınıflar arasında aşılmaz duvarlarla birbirinden ayrılmamıştır.

10.Sınıf Tarih Kitabı Cevapları Sayfa 64
Soru : Busbecg’in anlatımına göre Türklerin mimari anlayışları ve yemek kültürleri için neler söylenebilir?

CEVAP:
NOT:Bunlar benim cevaplarım,doğruluğunu öğretmenlerinize mutlaka danışınız

1-Binalar gösterişsiz ve konforsuz.
2-Binalardaki gösteriş ve konfor büyüklük ve gurur belirtisi olduğu için tercih etmezler.
3-Zenginlerin evleride gösterişten uzak mütavazidir.
4-Temiz bildikleri balıkları yerler
5-Kurbağa, salyangoz,kaplumbağa gibi hayvan etlerini kesinlikle yemezler.
6-Obur değildirler.Çoz az yerler.
7-Harareti teskin etmek için ekmekli yoğurt yerler.
8-Yoğurt çok tüketilir.
9-Yolculuk sırasında sıcak yemek aramazlar.Yoğurt,peynir,üzüm gibi şeyler yerler
10-Yiyecek içecek masrafları çok azdır.
11-Prinçten yapılan yemekleri vardır.
12-Koyun kuzu eti tüketirler.
13-En mükemmel içecekleri bal ve şeker şerbetidir
14-yazın yemek üzere üzümleri muhafaza ederler..

10.Sınıf Tarih Kitabı Cevapları Sayfa 67

Soru: Padişahların vakıfların korunması ve geliştirilmesindeki hassasiyetlerinin nedenleri nelerdir?
NOT: Bunlar sizlere ödevlerinizde fikir vermesi için benim kendi araştırmalarım sonucunda bulup yazdığım cevaplardır.Cevapları öğretmenlerinize danışınız.

Soru: Padişahların vakıfların korunması ve geliştirilmesindeki hassasiyetlerinin nedenleri nelerdir?
Cevap :
Vakıfların Osmanlı sosyal hayatındaki önemleri kavrandığında padişahların vakıflara neden çok önem verdikleri daha iyi anlaşılacaktır.Vakıfların birçok sosyal fonksiyonu vardır. Vakıfların sosyal başlıca fonksiyonları; Sosyal çatışmayı engellemesi, gelir-servet dağılımını dü*zenlemesi, sosyal ilişkileri düzenlemesi, istihdamı artırıcı etkisi, yabancılaşmayı önleyici etkisi, sosyal bütünleşmeye etkisi olarak sıralanabilir.Vakıflar, toplumdaki mevcut gelir farklılıklarının giderilmesi, sosyal yardımlaşmanın sağlanarak fertler arasındaki gelir dağılımının dengelenmesi ve ce*miyetin sosyal huzurunun sağlanması için büyük önem arz etmektedir.Emir ül müminin olarak görevi halkı korumak halkın refah ve mutluluğunu sağlamak olan padişahlar bütün bu sebeblerden vakıfların korunmasını ve geliştirilmesini sağlamışlardır.Ayrıca Vakıf eserler, bilhassa devlet bütçesinin zayıfladığı zamanlarda, devletin hizmet götüremediği sahalarda büyük bir boşluğu doldurmuş, adeta birer “hizmet supapı” vazifesi görmüştür; yani, devletin mali gücü zayıfladığı durumlarda, aksayan hizmetleri yürütmek üzere vakıflar devreye girmişlerdir.

Soru:Soru:Yukardaki metne göre Osmanlı Devleti’nin sosyal devlet anlayışında vakıfların rolü neler olabilir?
Cevap
1-Vakıflarda din dil ırk ayrımı yapılmadan herkese hizmet veriliyordu.
2-Vakıflar toplumun ihtiyaçlarına cevap veriyordu.
3-Metinde Osmanlı devletinin medeniyette ulaştığı noktayı da görebiliriz.

VAKIFLARIN GENEL OLARAK SOSYAL DEVLET ANLAYIŞINDAKİ ÖNEMİ
Kelime olarak vakıf, bir kimsenin Allah’a yakın olmak gayesiyle menkul , gayrimenkul veya mülkünü , dini ve sosyal bir gaye için tahsis etmesidir. Türkler İslamla şereflendikten sonra Türk sultanları, devlet adamları ve halk tarafından ölmez vakıf eserleri hizmete sunulmuştur.Sultan Orhan ile başlayan Osmanlı selatin vakıfları ise, diğer Osmanlı padişahları tarafından da birbiriyle yarışırcasına devam ettirilmiş, bu hizmet yarışına devlet adamları ve halk da katılınca, imparatorluk toprakları bir uçtan bir uca çok faydalı hizmetler veren vakıf eserlerle bezenmiştir. Osmanlı sultanları sadece vakıf kurmakla yetinmediler, aynı zamanda baş*kaları tarafından kurulan vakıflara da yardımda bulundular. Nitekim meşhur va*kıflar arasında padişahın maddî yardımları ile senelik bütçelerini denkleştirenler az değildir. Bu yardım nakdî olduğu gibi bazen de aynî oluyordu Vakıf eserler, bilhassa devlet bütçesinin zayıfladığı zamanlarda, devletin hizmet görtüremediği sahalarda büyük bir boşluğu doldurmuş, adeta birer “hizmet supapı” vazifesi görmüştür; yani, devletin mali gücü zayıfladığı durumlarda, aksayan hizmetleri yürütmek üzere vakıflar devreye girmişlerdir.
Osmanlı vakıflarının tarihine bir göz atacak olursak, vakıfların sosyal hayatta hemen hemen her sahaya girdiğini ve büyük hizmetler verdiğini görürüz. Bunlar arasında cami, tekke, mekteb, medrese, kitap, yol, köprü, çeşme, han,hastahane, yurt, imaret ve çamaşırhane gibi her türlü dini ve içtimai ihtiyaçlara cevap veren vakıf müesseseleri dışında, muhtaç kimselere,nakdi yardımlar yapılması için tesis edilen para vakıfları .da bulunuyordu.

Vakıflar, toplumdaki mevcut gelir farklılıklarının giderilmesi, sosyal yardımlaşmanın sağlanarak fertler arasındaki gelir dağılımının dengelenmesi ve ce*miyetin sosyal huzurunun sağlanması için büyük önem arz etmektedir.

Vakıf, toplumun sosyal yaşantısında önemli yere sahip kurumlardan birisidir. Tarihi gelişimi içerisinde vakıflar, Türk toplumunun önemli sosyal problemlerine çare olmuştur. Vakıflar sayesinde toplum birçok sosyal tesi*se kavuştuğu gibi, yine vakıflar sayesinde yardıma muhtaç olan birçok insan hiçbir kimseye ihtiyaç duymadan hayatlarını devam ettirebilmişlerdir.

Vakıfların birçok sosyal fonksiyonu vardır. Vakıfların sosyal başlıca fonksiyonları; Sosyal çatışmayı engellemesi, gelir-servet dağılımını dü*zenlemesi, sosyal ilişkileri düzenlemesi, istihdamı artırıcı etkisi, yabancılaşmayı önleyici etkisi, sosyal bütünleşmeye etkisi olarak sıralanabilir.

Bunlar ön plana çıkan fonksiyonlar olup, detayda kalan fonksiyonlardan da bahsedilebilir. Vakıfların iktisadî fonksiyonları da kapsayıcı mahiyettedir. Sosyal yardım, sosyal güvenlik, gelir-servet dağılımına etkisi ve istihdamı artırıcı etkisi bunlardan sayılabilir.

10.Sınıf Tarih Kitabı Cevapları Sayfa 68
Soru:I.Süleyman’a Türklerde Kanuni Avrupalılarda ise Muhteşem Süleyman denmesinin nedenleri neler olabilir?
Kanuni Sultan Süleyman babasının ölümü üzerine tek varis olduğu için ,sorunsuz bir şekilde başa geçti.Kanuni Sultan Süleyman’ın kırk altı yıllık hükümdarlık döneminde kültür,uygarlık alanında gelişmeler ve fetihler oldu.Osmanlı devleti hem doğuda hemde batıda ekonomik,siyasi ve askeri yönden güçlü bir duruma geldi.Bu nedenle Avrupalılar onu Muhteşem Süleyman,biz ise yaptığı kanunlardan dolayı Kanuni unvanıyla tanırız.Başa geçergeçmez koyduğu ilk kanun ,Yavuz zamanında İran’dan yapılan ipek ticareti yasağını kaldırmak oldu.I. Süleyman döneminde çok önemli idari gelişmeler yaşandı. Bu devirde çok sayıda kanun düzenlenmiş ve hukuki anlamda Osmanlı’da büyük ilerlemeler görülmüştür. Düzenlediği kanunlar ve adalete duyduğu önem dolayısıyla bunun sonucunda I. Süleyman daha sonraki tarihçiler tarafından Kanuni Sultan Süleyman ismine layık görülmüştür.
Kısaca Yaptığı kanunların gücüyle anıldı ve bu yüzden ona Kanuni denildi.

10.Sınıf Tarih Kitabı Cevapları Sayfa 70
Tarihte birçok istanbul antlaşması var. hepsini sırayla yazmaya çalışacağım.
ilk olarak 1533 İstanbul Antlaşmasının Önemi
İstanbul Antlaşması (1533) 22 Temmuz 1533 tarihinde Osmanlı İmparatorluğu ve Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu arasında imzalanmış bir barış antlaşmasıdır.Bu antlaşma ile Osmanlı Devleti Avrupa’da üstünlüğü ele geçirmiştir.Bu antlaşmayı Fransa, Venedik Cumhuriyeti ve Papalık da tasdik etmiştir. Osmanlı Devleti’nin İmparatorluk şanı resmen Avrupa tarafından tanınmıştır.
Almanya Seferi (1532):
Ferdinand’ın tekrar Macaristan’a saldırması üzerine meseleye köklü çözüm bulmak amacıyla Kanuni, Şarlken üzerine sefere çıkmıştır. Karşısına hiçbir ordu çıkmamıştır. Ferdinand’ın barış teklifini İran sorunu yüzünden kabul etmiştir.
1533 İstanbul Antlaşması’na göre;
¨ Ferdinand, Yanoş’un Macar krallığını kabul edecek.
¨ Avusturya kralı protokolde Osmanlı sadrazamına eşit sayılacak
¨ Barış süresi Avusturya’ya bırakılacak.
¨ Avusturya yıllık vergi ve tazminat ödeyecek.
Not:
Avusturya ile yapılan ilk antlaşmadır. Osmanlılar Avusturya’ya üstünlüğünü kabul ettirmiştir.

10.Sınıf Tarih Kitabı Cevapları Sayfa 71

Süveyş Kanalı Projesi’nin Amaçları:

Akdeniz ticaretini canlandırmak.
Baharat Yolu’nu Akdeniz’e çevirerek bu yola yeniden işlerlik kazandırması
Güney Asya’daki Müslümanlar üzerindeki Avrupalı baskısını kaldırmak
Portekiz’in Hint Okyanusu’ndaki faaliyetlerini önlemek
Asya ile yapılan ticaret Osmanlı topraklarından geçecekti. Osmanlı Devleti’ni ekonomik bakımdan da güçlendirecekti.
İlk olarak Yavuz döneminde gündeme gelen Akdeniz ile Kızıldeniz’in birleştirilmesi projesi 1568′de kanalın açılacağı bölgede incelemeler yapılmış, fakat Sokullu Mehmet Paşayı çekemeyenlerin engellemeleri nedeniyle, bu düşünce de gerçekleştirilememiştir. Süveyş Kanalı 1869 yılında İngiltere tarafından açılmıştır.

10.Sınıf Tarih Kitabı Cevapları Sayfa 72

Soru: Barbaros Hayrettin Paşa’nın Osmanlı Denizciliğine Katkıları
NOT: Bunlar benim kendi araştırmalarım sonucunda yazdığım bilgiler.Cevapları mutlaka öğretmenlerinize danışmalısınız.

Barbaros Hayrettin Paşa’nın Osmanlı Denizciliğine Katkıları

Cezayir beyi Barbaros Hayreddin Paşa,1534 yılında İstanbul’a gelip Kaptan-ı Derya oldu.Osmanlı Devleti adına birçok savaşlara katılıp, birçok zaferler kazandı.Avrupalılar çocuklarını Barbaros geliyor diye korkutur hale geldiler.Barbaros Hayreddin Paşa zamanında Osmanlı denizciliği gücünün zirvesine ulaşmış, onun mektebinde yetişen değerli denizciler ve teşkilatlı tersane sayesinde bu güç varlığını bir süre daha devam ettirmiştir

Soru:Preveze Deniz Zaferinin Kazanılmasında Barbaros Hayrettin Paşa’nın Etkisi Ne Olmuştur
Preveze Deniz Savaşı

l538 senesi kisinin sonlarina dogru Kanunî, vezirlere kendi masraflari ile hazirlayip techiz etmelerini emreyledigi l50 gemi henüz hazir degilken, Barbaros Hayreddin Pasa’ya denize açilmasini emreder. Bu arada Andrea Doria’nin Girit’e geldigi haberini alan Barbaros, 40 gemi ile 9 Muharrem 945 (7 Haziran l538) günü Istanbul’dan hareket edip Akdeniz’e açilir. Kendisine 3.000 yeniçeri ile deniz ümerâsindan olan bazi sancakbeyleri (Kocaeli Beyi Ali Bey, Teke sancagi Beyi Hurrem Bey, Sayda sancak Beyi Ali Bey ve Alaiye Beyi Mustafa Bey) katilmislardi.


Bilindigi gibi, Ege Denizi’nin kontrolü bakimindan oldukça önemli olan Girit, o dönemlerde Venediklilerin elinde bulunuyordu. Barbaros komutasindaki Osmanli donanmasi, Ege’de bazi hareket ve fetihlerde bulunduktan ve Istanbul’dan bekledigi 90 gemi ile Salih Reis’in Misir’dan getirdikleri de kendisine iltihak ettikten sonra Girid’e ugrayarak adanin bazi mevkilerine asker çikarir. Donanma daha sonra Preveze’ye yönelmek için buradan ayrilir. Bu esnada Rodos civarindaki bazi adalara da ugrar. Donanma Modon açiklarinda iken Andrea Doria’nin Preveze’yi zapta çalistigi, fakat sonradan kusatmayi kaldirarak müttefik Haçli donanmasinin harekat üssü olarak kararlastirdigi Korfu’ya çekildigi haberi gelir.

Gerçekten, Barbaros’un Ege ve Akdeniz’deki faaliyetleri, Sarlken’i harekete geçirmisti. Papa da Osmanlilar’in aleyhinde ittifak yapilmasi hususundaki çalismalarina hiz vermisti. Osmanlilar’in, Ege’deki bu harekâti üzerine Korfu’da toplanan Venedik donanmasina, Alman, Ispanyol, Portekiz, Malta, Ceneviz ve Papalik gemileri de yardima gelecekti. Bu ittifaktan dolayi öyle bir donanma toplanmisti ki, tarih, o zamana kadar bu büyüklükte bir donanmaya sâhid olmamisti. Bu durumu haber alan Barbaros, bir kesif kolu göndererek düsmanin durumunu ögrenir. O, bu kadarla da etinmeyecek gönderdigi bir iki gönüllü gemisi ile “kâfir yakasina gönderip dil (esir)” aldirmis ve bunlari Bogdan seferinde bulunan Pâdisah’a göndermisti. Müttefik bir donanma meydana getiren düsmanin durumunu ögrenen Barbaros, Preveze’ye dogru hareket eder. Emrinde l22 kadar gemi vardi. Andrea Doria’nin idaresindeki Haçli donanmasinin savas yapabilen (savas gemisi) gemi mevcudu ise 302 idi. Bunlardan l62′si kadirga idi. Bu gemilerde 2500 top ve 60.000 asker vardi. Su halde sayi itibariyle Osmanli donanmasi düsmana nazaran üçte bir oldugu gibi top itibariyle de onaltida birdi. Bundan baska Barbaros idaresinde bulunan Osmanli donanmasinda 8.000 cenkçi askere karsi müttefiklerin gemilerinde forsalar hariç altmis bin asker bulunuyordu. Asker, silah ve gemi üstünlüklerine magrur olan Haçli reisleri, kudretlerinin azameti karsisinda zaferden o kadar emindiler ki, kisa bir müddet sonra gerçeklesecek olan galibiyet ve basarilarinin meyvelerini pesin olarak yani daha savas baslamadan önce paylasmislardi.

24 Eylül l538′de Preveze önlerine gelen Barbaros, harp vaziyeti alir. Bir gün sonra Preveze önlerine gelen Doria da Barbaros’un bulundugu yerin iki mil açigina demir atar. Andrea Doria, Barbaros’u Preveze’den çikarip savasa girmeye mecbur etmek için 27 Eylül’de Inebahti’ya hücumda bulunmak üzere harekete geçer. Ayni günün sabahi Osmanli donanmasi da Korfu istikametinde harekete geçmisti. Günes yükseldiginde müttefik Haçli donanmasinin komutani olan Doria, Osmanli donanmasini arkasinda görüp sasirir. Bu saskinligi ile savasa girip girmeme hususunda tereddüdler geçirir. Bu saskinligindan biraz kurtulduktan sonra harp vaziyeti alir. Iki taraf Ayamavra Adasi’nin bati kiyisinda üç dört mil açikta karsi karsyia gelirler. Bunun üzerine Barbaros, alinacak tedbirleri kararlastirmak üzere harp meclisini toplar. Sonra da donanmaya harp nizami aldirir.

Bu muharebede Osmanli donanmasi hilâl seklinde tertibat alir. Arkada Turgut Reis idaresinde ihtiyat kuvvetleri bulunuyordu. Osmanlilar’in hilâl nizamina karsilik Haçli donanmasi, borda nizami almis ve birbiri arkasinda üç saf teskil etmisti. Bu sirada rüzgârin güneyden esmesi, Osmanlilar için büyük bir tehlike meydana getiriyordu. Bunun üzerine Barbaros Hayreddin Pasa, Kâtib Çelebi’nin ifadesine göre Kur’an-i Kerim’den âyetleri yazdirdigi varaklari (sayfalari) derya yüzüne serptirip Cenab-i Hakk’a tazarru ve niyazda bulunur. Duasi ind-i Ilâhî’de kabul olunmus oacak ki, rüzgâr hafifleyip yön degistirir. Kâtib Çelebi, Tuhfetu’l-Kibâr fi Esfari’l-Bihar adli eserinde yukaridaki ifadelerine sunlari da ilâve eder: ” Bu kissadan hisse sudur ki, serdar olanlar, yalniz esbab-i cismaniye itibar etmeyüp, kadir olduklari kadar ruhanî sebeplere de riâyet etmelidirler.” diyerek muharebelerde mânevî kuvvetin ihmal edilmemesi gerektigine isâret eder. Rüzgârin bu sekilde yön degistirisi, manevra kabiliyeti az olan düsman gemilerinin hareketlerini yavaslatir.

Barbaros, gemilerini kivrik bir hançer (hilâl) seklinde yan yana dizerek savas düzeni alir. Sag kanat komutanligini Turgut Reis’e, sol kanadinkini de Sâlih Reis’e vererek kendisi ortada yer alir. Düsmanin sayica üstünlügü karsisinda bir yarma harekâtina girisen Barbaros, müttefik Haçli filosunun gerilerine kadar ilerler. Büyük bir hayret ve saskinlikla Osmanli donanmasinin kendisini çevirdigini gören Doria, ancak ertesi gün (28 Eylül) donanmasini harekete geçirebilir. Böylece, büyük bir bozguna ugratilan müttefik donanmasinin otuz alti teknesi ele geçirildigi gibi 2l75 de esir alinir. Bu savasta Türk donanmasinin kayiplari ise oldukça azdi.

Doria’nin her türlü savas taktigine, ayni sekilde karsilik veren Barbaros, küçük bir kuvvetle büyük bir zafer kazanir. Gece karanliginin basmak üzere oldugu bir sirada Doria, bir donanma için hem serefsizlik, hem de ugursuzluk alâmeti olan fener söndürme emrini vermisti. Böylece o, gecenin karanligindan istifade ederek kaçmayi basarir. Barbaros’un bu muharebede cesaretle tatbik ettigi yarma harekâti, daha sonra pek çok meshur amirale örnek olur. Gerçekten, Hiristiyan Avrupa’nin çikarabilecegi en büyük deniz gücü, bes saat içinde tamamen tahrib edildigi gibi, Akdeniz hâkimiyeti de Osmanlilarin lehine olarak kesin bir sonuca baglanmisti. Preveze zaferiyle Dogu Akdeniz’den sonra Orta Akdeniz bölgesinde de Osmanli hâkimiyeti saglanmis olur.

Anlasildigi kadari ile Avrupa’li bazi yazarlar, bu savasi küçümsemeyi bir âdet hâline getirmislerdir. Böylece, Doria’i düstügü durumdan kurtarmaya gayret ederler. Bununla beraber Osmanlilarin bu zaferle denizlerde nasil bir prestij kazandiklarini da söylemeden edemezler. Nitekim, “Muhtesem Süleyman” diye bir eser yazmis bulunan Renzo Sertoli Salis, Osmanlilarin denizlerdeki basarisindan bahs ederken: “Türklerin stratejik ve taktik zaferi, onlarin denizlerdeki prestijini bir parça artirmisti. Süleyman, adam seçme hususundaki kabiliyeti sâyesinde, o zamana kadar Osmanli sultanlarinin ihmal etmis olduklari bu prestiji kazanmasini bilmisti” der.

Bogdan seferinden dönmekte olan Kanunî, Barbaros’un gönderdigi zafer haberini Yanbolu konaginda iken almisti. Bu haberi müteakip Kanunî, Divan-i Humâyûnu fevkalade bir toplantiya çagirarak zafernâmeyi okutturmustu. Sultan, bu zaferi, bir kita büyüklügünde olan ülkesinin her tarafina duyurarak senlik ve dualarla kutlanmasini emretmistir. Barbaros Istanbul’a dönünce halkin coskun tezâhüratiyle karsilanmisti. Bizzat kendisi Sultan’a bütün detaylari ile muharebeyi anlatmisti.

Bilhassa yabanci kaynaklarin dili ve bakis açilariyla bize Preveze Zaferi hakkinda bigi veren ve onun, Akdeniz tarihinde açilan yeni bir dönemin baslangici olduguna isaret eden A. Büyüktugrul, bu konuda sunlari söylemektedir:

“Muharebenin uzak sonuçlarina bakacak oursak; Preveze’den kaçmak, Ispanyollara otuz yillik mahcubiyet, agir zararlar ve deniz yenilgilerine mal olmustu. Tam da Akdeniz egemenligini kazanacagi bir anda V. Charl, Andrea Doria vâsitasiyle pek rezil bir halde bunu kaybedip Türklere birakmisti. Bu davranisin üzücü tepkileri Cezayir’de bizzat görüldügü gibi ayni rezilligi halefi de Cerbe muharebesinde görmüstü.

Preveze günü Ispanyol armadasi için, yüz serefli yenilgiden baska mes’um bir gün oldu. Düsünülerek yapilan bu kaçisin tepkileri Lepanto muharebesine kadar pek çok yillar ve hatta daha sonralari da görüldü.

Kendi konularina büyük bir askla bagli bulunan ve bu askin etkisinde olaylari büyük mübalagalarla anlatan Kardinal Guglielmotti, olaylar arasindaki baglantilari da açik biçimde görerek, Preveze muharebesini söyle özetlemisti: O ana kadar denizlerde belirli bir noktaya kadar korkak ve asagi yukari ümitsiz bulunan Türkler, bu kadar büyük olan basarinin kusurlu taraflarini baskalarina yüklemeyi asla düsünmediler. Fakat sadece kendi muazzam üstünlüklerinden söz ederek sonradan, asla büyüklügü görülmemis biçimde haddini bilmemezlik ederek küstahlasmislar ve Hiristiyan adina karsi muazzam istihfaflar sürdürmüslerdir. Bundan sonra biz, Hiristiyan filolarinin Türklerin önünden daima kaçtiklarini fazlasiye görecektik.” dedikten sonra Cerbe’deki yenilginin sebebini de böyle bir korkakliga baglar.

Preveze zaferinden sonra, Hersek’e bagli olan ve daha önce Doria tarafindan ele geçirilen Adriyatik kiyisindaki Nova (Castelnuova) l0 (veya 24) Agustos l539′da kolaylikla ele geçirilir.

10.Sınıf Tarih Kitabı Cevapları Sayfa 73

NOT: Bunlar benim kendi araştırmalarım sonucunda yazdığım bilgiler.Cevapları mutlaka öğretmenlerinize danışmalısınız

Soru:Kızıldeniz ve Basra Körfezinin Portekizliler tarafından ablukaya alınmasının Osmanlı Devleti için önemi nedir?
Kızıldeniz ve Basra Körfezi ticaret ve hac yolu olduğu için Osmanlı Devleti için çok büyük önem arzediyordu.Portekizlilerin bu iki yeri ablukaya alması, Osmanlı Devletinin ticaret ve hac yolu güvenliğini tehlikeye atıyordu.

Soru:Osmanlı Devleti’nin Fransa ile İttikfak Kurmasının Temel Nedeni Nedir?
Hristiyan dünyasını parçalamak.Aralarında birlik kurmalarına engel olmak.

Soru:Osmanlı Devleti’nin Şarlken’e Karşı İzlediği Politikanın Amaçları Nelerdir?
Şarlken Avrupa’da kendi egemenliği altında birleşmiş,Katolik bir imparatorluk kurmak istiyordu. Bu yüzden Osmanlı Devleti’nin Şarlken’e karşı izlediği politikanın en büyük amacı O’na Avrupada hristiyan birliğini kurdurmamaktı.

10. Sınıf Tarih Kitabı Sayfa 86-87
10. sınıf tarih kitabı cevapları sayfa 86-87

1=B
2=E
3=D
4=A
5=A
6=B
7=C
8=C
YDYDYYDY


boslukları sırayla yazıyrmm
kapitülasyon
fatih
seri ve örfi
harem enderun birun
defterdar ve nısancı
beylerbeyı,kadı
lonca
cografı kesıfler
ronesans
vakıf
1-Teknolojik gelişmelerle pusula pratik hale getirilip kullanılmaya başlandı.
2-Millet sistemi Osmanlının toplumsal yapısının ırk esasına göre değil inanç temeline göre şekillendirilmesidir.Bu sistem sayesinde Osmanlı Devlentinde farklı topluluklar bir arada yaşamıştır.
3-Reaya devlete vergi vermekle yükümlüydü.
4-Preveze Deniz Savaşıyla Akdenizde üstünlük sağlanmış oldu.
5-Osmanlı bilim insanlarını korumayı ve onlara karşı saygılı olmayı devlet politikası haline getirmiştir.Bilimsel çalışmalar yapanlar saray tarafından desteklenmiştir.
6-Kadılar kararlarında tamamen serbest bırakılmışlardır.
7-Memlük Devleti yıkılmıştır.
Halifelik Osmanlıya geçmiştir.
Venedik Osmanlıya vergi ödemeye başlamıştır.
8-?
9-Karadenizin en önemli ticaret limanlarından olan Kili ve Akkerman alınmıştır.Moradaki İnebahtı, Modon, Koron ve Navadin fethedilmiştir.
10-Defterdar ve nişancı

10.Sınıf Tarih Kitabı Sayfa 88 Cevapları
III:Ünite Arayış Yılları
Temel Kavramların anlamları nedir
Ekber ve Erşed ,Arşidük,Merkantilizm ,Islahat ,Mültezim ,Mutlakiyet ,Meşrutiyet ,Parlamento ,Bütçe ,Kutsal İttifak ,Vakanüvis

Ekber ve Erşed :Ailenin aklı başında olan en büyük üyesi .Hanedan üyelerinin en yaşlı ve en akıllısının başa geçme geleneği. bu sistem sancağa çıkma usulunu kaldırdığı için şehzadelerin devlet yönetiminde bilgi ve tecrübe kazanmasını engelledi. sarayda kafes sistemini beraberinde getirdi
1.Ahmet padişah olduktan sonra Fatih Sultan Mehmet döneminde getirilen kardeş katli geleneğine son vererek,padişahlığın Osmanlı soyundan büyükve aklı başında olanına(ekber ve erşed) geçmesi usulünü getirdi.Bundan sonra şehzadeler,sancaklara gönderilmeyip sarayda kafes hayatı yaşadılar.Bu durum,şehzadelerin devlet yönetiminde bilgi ve deneyim kazanmalarını engelledi.Sarayda öldürülme kaygısı içinde yaşadıklarından,birçoğunun ruh sağlığı bozuldu

…
Arşidük: Kutsal Roma İmparatorluğu’nun veya Avusturya-Macaristan İmparatorluğunun prenslerine verilen isimdir. Kral ve grandük arasındaki bir rütbedir. Latince archi (baş) ve dux (lider) kelimelerinden türemiştir. Arşidüklerin eşleri arşidüşes ünvanını taşıyorlardı
…
Merkantilizm :Merkantilizm orta çağın sonları ile sanayi devrimi arasında kalan Dönemdir (1500-1800).Avrupa’ya özgüdür, orada doğmuş ve gelişmiştir. Döneme damgasını vuran iktisadi faaliyet türü “ticaret”tir. Ticaretteki artış geçimlik tarımı yıktı ve piyasaya yönelik üretim yapmasına yol açtı. Sınaî üretim alanında ise; ev-sanayi şeklinde başlayan sınaî kapitalizmin ilk biçimi ortaya çıktı( puttin out ya da verlay sistemi). Bu sistemde sermaye sahibi hammaddeyi evlerinde çalışmak isteyenlere veriyor. Daha sonra bu tip üreticiler bir üretim merkezinde toplanarak üretim gerçekleşiyor. Bu dönemim kapitalist sınıfını sanayiciler, büyük tüccarlar ve bankacılar oluşturmaktadır
…
Islahat :Islahat var olan düzenin üzerinde yapılacak değişikliklere denir ve ıslahatta zor kullanma yoktur.
Islâhat Fermânı ( Islâhat Hatt-ı Hümâyûn-û,), Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş döneminde devletin yıkılmaktan kurtarılması amacıyla; siyasî kuruluşlar, kişi hakları ve yeni kurumların kurulması konularında yapılması tasarlanan köklü değişiklikler için Sultan Abdülmecid zamanında yayımlanan fermândır
…
Mültezim :Mültezim, Osmanlı toprak sisteminde açık artırma usulüyle, belirli eyaletleri (Özellikle merkezden uzak olanları) kiraya vermeye iltizam, iltizam sahibi olan kişiye de mültezim denirdi. Bu yolla elde edilen para doğrudan devlet kasasına giderdi. İltizam usulü kiraya verilen eyaletlerde çalışan devlet görevlilerin maaşını devlet karşılardı.
Köylülerden alınan vergiyi toplamakla birlikte, politik olarak yerel yönetimle, devlet yönetimi arasında bir aracı kuruluş oluştururdu. Gerek duyulduğunda politik ve ekonomik güç olarak devlete yardımda bulunurdu. 18. yüzyılda birçok mültezim Osmanlı devletinde ayan olarak tanımlanmıştır
…
Mutlakiyet :Mutlakiyet, tek bir kişinin veya bir zümrenin yönetimine dayalı yönetim şekillerine verilen genel ad. Monarşi ve Oligarşiyi kapsar. Halen pek çok ülkede uygulanmaktadır. Mutlaki yönetimlere örnek olarakRoma İmparatorluğu, Osmanlı Devleti verilebilir.
…
Meşrutiyet :Meşrutiyet veya Parlamenter Monarşi (İng: constitutional monarchy), hükümdarın yetkilerinin anayasa ve halkoyuyla seçilen meclis tarafından kısıtlandığı yönetim biçimine denir. Meşrutiyet, bir hükümdarın başkanlığı altında parlamento yönetimine dayanan yönetim biçimidir.
…
Parlamento :Parlamento, isim kökeni İtalyanca olup yasama gücüne ve yetkisine sahip meclis veya meclislerdir. Kelime kökeni “Konuşmak” anlamına gelen İtalyanca ”parlare” eyleminden türemiş bir sözcük olup, “konuşulan yer” anlamına gelmektedir. Ayrıca bir takım dilbilimciler tarafından, Fransızca’daki “parler” (konuşmak) fiili ile “mentir” (yalan söylemek) fiilinin birleşmesi olarak da anlamlandırılır (parle+mento).
…
Bütçe :Bütçe (eski Fransızca: bougette sözcüğünden), devletin, bir kuruluşun, bir aile veya bir kimsenin gelecekteki belirli bir süre için tasarladığı gelir ve giderlerinin tümüdür. Devlet, satış, gider, üretim, genel yönetim gibi bütçe türleri vardır.
…
Kutsal İttifak :Kutsal İttifak tarihin çeşitli dönemlerinde Katolik Kilisesi’nin ruhani lideri olan Papa’nın teşvikiyle Avrupa ülkeleri arasında kurulan ittifaklardır. Bu ittifakların çoğu Osmanlı Devleti’ne saldırmayı hedef almışlardır:
Kutsal İttifak (1495), ya da “Venedik İttifakı”, Papa VI. Alexander tarafından Fransa’ya karşı toplanmış bir ittifak
Cambrai İttifakı, Papa II. Julius tarafından Venedik Cumhuriyeti’ne karşı toplanmış, Fransa Kralı XII. Louis, Kutsal Roma İmparatoru I. Maximilian ve İspanya Kralı II. Fernando’yu içeren ittifak
Kutsal İttifak (1538), Papa III. Paulus tarafından Venedik Cumhuriyeti’nin ısrarıyla Osmanlı Devleti’ne karşı toplanmış kısa süreli ittifak
Kutsal İttifak (1571), Papa V. Pius tarafından Osmanlı Devleti’ne karşı toplanmış Akdeniz’in bütün Katolik güçlerini kapsayan ittifak
Kutsal İttifak (1684), Papa XI. Innocentius tarafından Osmanlı Devleti’ne karşı toplanmış, Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu, Venedik Cumhuriyeti, Lehistan-Litvanya Birliği ve Rus Çarlığınıkapsayan ittifak.
Kutsal İttifak (1717), Papa tarafından Osmanlı Devleti’ne karşı toplanmış Papalık Devleti, Portekiz, Venedik ve Malta’nın katıldığı ve Matapan Savaşı’yla sonuçlanan ittifak
….
Vakanüvis :
Vak’a-Nüvis, Osmanlı İmparatorluğu zamanında saltanatın tarihî olayları kaydetmekle görevlendirdiği kişilere verilen isimdir.
Vakanüvîsân devlet görevlisi oldukları için olayları aktarırken tümüyle tarafsız değillerdi. Her yılın sonunda saraya o yıl içinde ölen önemli şahısların biyografilerini vermekle yükümlüdürler. Vakanüvislik kurumu birçok olayı, padişahı, sadrazamı, vezirleri ve diğer devlet görevlilerini iyi gösterecek şekilde kaleme almışlardır. Osmanlıların tarihi kayda geçirmekteki özeni, Osmanlı tarihinin vakanüvisler tarafından detaylı olarak korunmasını ve saklanmasını sağlamıştır.
Osmanlı tarihine ait bilgilerin en önemli bölümü vakanüvisler aracılığıyla günümüze ulaşmıştır. Kanuni Sultan Süleyman döneminde resmi bir kurum halini almıştır. Divan-ı Hümayun’a bağlı ilk resmi vakanüvis Halepli Mustafa Naima, sonuncusu ise Abdurrahman Şeref olup Osmanlı’nın yetiştirdiği en büyük vakanüvis Ahmet Cevdet Paşa olarak kabul edilir. 17. yüzyılda yaşayan Evliya Çelebi, Kâtip Çelebi ve Halepli Mustafa Naima ilk bilinen vakanüvisler arasındadır. Naima tarihi, Keşfüz Zunun, Miratü’l Memalik dönemin en önemli eserleridir. Ayrıca Fatih Sultan Mehmet devrinin meşhur vak’anüvisiTursun Bey’dir.

10.Sınıf Tarih Kitabı Sayfa 90 Cevapları

XVII. Yüzyılda Asya ve Avrupa
Hazırlanalım
NOT: Bu cevaplar benim kendi araştırmalarım sonucunda yazdığım ve azda olsa sizlere fikir vermesi için yaptığım paylaşımdır.Cevapları öğretmenlerinize mutlaka danışınız..

SORU : Bir devletin içerde isyanlarla dışarıda ise düşmanlarla aynı anda mücadele etmek zorunda kalmasının o devlet açısından sakıncaları neler olabilir ?

İçerde isyanlarla dışarıda ise aynı anda düşmanlarla mücadele etmek zorunda kalan devlet siyasi,ekonomik,toplumsal sorunlar yaşar.İdari mali yapısı bozulur.
Merkezi otorite sarsılır..
Devlet kendi nizâmını(düzen,kural) muhâfaza edemez bir hâle gelir.Memlekette can, mal, ırz ve namus güvenliği kalmaz.
Topraklarını kaybeder.
Ekonomisi bozulur.Devletin gelirleri azalır.Toplumda umutsuzluğa,yoksulluğa neden olur.Dirlik ve düzen bozulur.
Askeri gücü zayıflar.
Devlet parçalanır.
Kısaca eğer devletin içerde isyanlarla dışarda düşmanla mücadele edecek gücü yoksa devlet zayıflar, çöker, dağılır ve halkının refahını,güvenliğini ve huzurunu sağlayamayan devlete güven kalmaz sonunda yıkılır!

SORU : Haritaya göre XVII. Yüzyılda Osmanlı Devleti’nin Avrupa’da Siyasi ve ticari ilişki kurabileceği devletler hangilerdir.

Cevap: Haritada gösterilen bütün ülkelerle siyasi ve ticari ilişkiler kurabilir..

10.Sınıf Tarih Kitabı Sayfa 91 Cevapları
Soru : Görsellerden ve gazete haberlerinden hareketler dünya kültür mirasına Türklerin katkıları hakkında neler söylenebilir?

Dünyanın yeni yedi harikası içinde Türk izlerinin bulunduğu tek eser Tac Mahal’dir.Tac Mahal, Babür İmparatorluğu’nun 6. hükümdarı Şah Cihan (Şah-ı Cihan:Dünyanın Şahı) (1593-1666) tarafından, o zamanki imparatorluğun başkenti olan Hindistan’ın Agra şehrinde, Jumna (Yamuna) Nehri’nin kıyısında yaptırılmıştır.(Babür Şah’ın Hindistan da kurduğu Türk İmparatorluğu, Hindistan’da 332 yıl (1526-1858) egemen oldu.)
Bir isyanı bastırmak için ordularıyla Burhanpur’a giden Şah Cihan’a, dokuz aylık hamile olmasına rağmen her zamanki gibi eşi Mümtaz Mahal(Ercümend Banu Begüm) de eşlik etmişti. Mümtaz Mahal, 14. çocuklarını doğururken öldü.(1631)Şah Cihan, eşinin ölümünden sonra 2 yıl yas tuttu. Artık devlet işlerine ilgisini kaybeden hükümdar, teselliyi sanat ve mimaride buldu. Eşinin ölümünün ertesi yılı 1632′de Tac Mahal’in temeli atıldı
Efsaneye göre yapımı bittikten sonra, türbe işçilerinin kolları aynı yapıttan bir tane daha yapılmaması için kesilmiştir. Bugün Hindistan’ın en fazla turist çeken bölgesi. Ancak çevresinde oluşan çarpık yapılaşma, bu tarihi yapıtın geleceğini tehdit ediyor. Bulunduğu şehrin bir çok noktasından açıkça görülebilen Tac Mahal, Türk-İslam Mimarisi’nin en önemli yapıtları arasında yer almaktadır.
Dünyada ask için dikilmiş en büyük ve en güzel anıt olarak kabul edilen bu türbe, Şah Cihan’ın büyük bir aşkla sevdiği eşi Ercümend Banu Begüm’ün doğum sırasında ölümü üzerine, onun anısına yaptırılmıştır.(Çocuk doğururken ölen kadınların kutsal olduğuna inanılır.)
Yapının mimarları; Mimar Sinan’ın talebelerinden Mehmet İsa Efendi ve Mehmet İsmail Efendi ile yapıdaki yazıları yazan Hattat Serdar Efendi, eserin yapımı için Şah Cihan tarafından İstanbul’dan davet edilmişlerdi. 1632′de inşasına başlanan eser, 20 yıl sonra 1652′de tamamlanmıştır.[2]
Tac Mahal’in yapımında parlak, ince mavi damarları olan beyaz mermer kullanılmıştır. Aynı mermerden yapılan ve yerden yüksekliği 82 metre olan kubbe, Mimar İsmail Efendi tarafından yapılmış ve 1648 yılında tamamlanmıştır
Kubbe üzerinde altınlı bir alem vardır. Türbenin beyaz mermerden 4 minaresi vardır. Anıtın dört yanına Hattat Serdar Efendi tarafından Yasin suresinin tamamı yazılmıştır.
İnşaatta çok sayıda ustanın da yanı sıra, günde 20 bin işçinin çalışmasıyla türbe 1643′te, çevresindeki avlu ve yapılar 1649′da bitirildi. Tac Mahal, 20 yılda 1652′de bütünüyle tamamlandı.
Agra ilinin dışında Yamuna Irmağı’nın kıyısında, 305×580 metre ölçülerinde dikdörtgen avluda yer alan Tac Mahal, dört cephesinin ortalarında 33 metre yüksekliğindeki taç kapılarıyla 75 metre yüksekliğindeki anıt kubbeyi çevreliyor.
İç mekanı örten 30 metre yüksekliğindeki alt kubbeyle üst kubbe arasında türbe mekanı kadar ölü hacim var.
Mümtaz Mahal ve Şah Cihan’in sandukaları üst katta, kubbenin altındadır. Sandukaların bulunduğu yerdeki kubbede insan ağzından çıkan her ses 7 kez yankılanacak şekilde bir akustiğe sahiptir. Şah’ın ve eşinin asıl lahitleri ise, en alt katta bulunmaktadır.
Tac Mahal’in yüz binlerce akik, sedef ve firuze gömülü olan duvarlarında ayrıca 42 zümrüt, 142 yakut, 625 pırlanta ve 50 adet çok iri inci vardır.
Romantik görünüşü ile herkesi büyüleyen, Doğulu Batılı birçok ünlü yazar ve şaire ilham kaynağı olan Tac Mahal, mehtaplı gecelerde bile aydan daha parlak görünür.
Tac Mahal, 1983’ten bu yana UNESCO’nun Dünya Miras Listesi’nde yer almaktadır
Dünyanın 7 harikasından birisi olarak seçilmesi

İsviçre merkezli New7Wonders Vakfı, dünyanın yeni yedi harikasını belirlemek için başlattığı yarışmaya 21 finalist eser katıldı. Dünyanın dört bir yanından yaklaşık 100 milyon kişi cep telefonu ve Yeni 7 Harika[3] adlı internet sitesinde 6 yıl boyunca oy kullanarak dünyanın yeni 7 harikasını seçti. Cep telefonu ve internet oylarıyla belirlenen dünyanın yeni 7 harikası, 7 Temmuz 2007′de Portekiz’in başkenti Lizbon’da ilan edildi. Dünyanın yeni 7 harikası; Ürdün’deki Petra Antik Kenti, Çin Seddi, Brezilya’daki Kurtarıcı İsa Heykeli, Peru’daki Machu Picchu Antik Kenti, Meksika’daki Chichen Itza Piramidi, İtalya’nın Roma kentindeki Kolezyum ve Hindistan’daki Tac Mahal anıtmezarı şeklinde sıralandı.

Soru : Yazıldığı dönem hakkında Babürname’den hangi bilgileri öğrenebiliriz.
Babürname Babür Hanedanının kurucusu Babür Şah’ın yazdığı otobiyografik seyahat ve hatıra kitabıdır..
Bu kitaptan, Babür Şah’ın yaşadığı dönemdeki olayları,gezip gördüğü yerleri,orada yaşayan insanların gelenek ve göreneklerini öğrenebiliriz.

10.Sınıf Tarih Kitabı Sayfa 92 Cevapları
Soru : Koçi Bey’in açıklamalarından yararlanarak XVII. Yüzyılda Osmanlı Devleti’ne ait kurumlar hakkında neler söylenebilir..Tartışınız..
Koçi Bey’e göre Osmanlı Devleti

Değişim ya da buhran döneminde yönetim problemleri: Koçi Bey’e göre Osmanlı Devleti’nde değişim Kanunî Sultan Süleyman döneminde başlamıştır. Kanunî dönemi devletin en olgun dönemiyken, aynı zamanda muhtelif sahalardaki problemlerin de baş göstermeye başladığı dönemdir. Kanunî’nin son zamanlarına kadar vezir-i azamlar tam yetkiye sahiptiler. Oysa bu dönemden itibaren padişaha yakın olan kişiler devlet işlerine karışmaya başladılar. Saray halkının işlere karışmaları, yöneticilerin onlarla iyi geçinmelerine sebep oldu. Bu durum devletin çıkarlarının ikincil konuma itilmesine, yöneticilerin çıkarlarının ve makamda kalma isteklerinin ön plâna çıkmasına sebebiyet verdi. Ayrıca, yönetimde etkinliğini artıran Enderun görevlileri, tımar ve zeametleri kendi adamlarına vermeye başladılar. Bu ise zamanla rüşveti ve iltiması doğurdu.


Devlet yöneticilerinin kolayca görevden alınmaları, onları itaatkâr hâle getirdi ve doğruyu yapma ve âdil davranma yerine dalkavukluk yapmayı tercih eder oldular. Ayrıca, devlet görevleriyle ilgili memurluk kadroları artırıldı. Bu durum, bir yandan rüşvet almayı pekiştirirken diğer yandan devlet memurunun itibarını sarstı. Aynı zamanda kanunlara itaati zayıflattı, dirlik ve düzeni bozdu.

Devlet yönetiminde vezir-i azam ve üst düzey yöneticilerinin bütün işleri kendi ellerinde toplama gayretleri haksızlığı artırdı. Onların alt kademedeki yöneticilerin işlerine müdahale etmeleri sebebiyle, problemin mahallinden uzakta verecekleri yanlış kararları şikâyet edecek merci kalmamıştı. Bundan dolayı haksızlık ve zulüm ortalığı sardı.

Tımar ve zeametin hak sahibi olmayanlara verilmesi ve devşirme olmayanların yeniçeri olmaya başlamaları, askerlik sistemini bozdu. Bu da bu iki ocağın bozulmasına ve devlet hazinesinin zor duruma düşmesine sebep oldu. Bu durumu çözmek için reayadan alınan vergilerin artırılması halkın fakirleşmesine yol açtı. Koçi Bey burada klâsik Türk-İslâm devlet geleneğinin temel ilkelerinden birini belirtir: “Küfr ile dünya durur, zulm ile durmaz.” Yani zulmün var olduğu yerde düzen olmaz; düzenin en temel saiki halka âdil davranmaktır.

Problemlerin çözümünde kullanılacak tedbirler: Daha önceden de ifade edildiği gibi Koçi Bey, sadece problemlerin ortaya çıkışını ve gelişimini incelememiş, onların teşhisini ve tanımını yaparak uygun çözümler sunmuştur. Koçi Bey’e göre, problemlerin çözümünde temel ilke İslâm esaslarına sıkı sıkıya bağlanmaktır. Ayrıca devletin klâsik döneminde uyguladığı yönetim ilke ve politikalarına yeniden işlerlik kazandırılması gerekmektedir. Bunun gerçekleştirilebilmesi için şöyle bir yol izlenmelidir:

Mevcut has, zeamet ve tımar sahibi olanların, devlet memurlarının, yeniçeri ve kapıkulu askerlerinin, ilmiye sınıfı mensuplarının sahip oldukları mal, mülk, makam ve mevki gözden geçirilmeli, kuralına uygun olmayan herşey iptal edilmelidir. Bu işi İstanbul’da vezirlerin (üst düzey yöneticiler) değil, beylerbeyinin (yerel yönetici) yapması daha doğrudur. Bu sebeple beylerbeyi ve kazaskerlere yetkiler yeniden devredilmelidir. Böylece işlerin bozulmasıyla artan merkeziyetçilik ortadan kalkacak ve problemler çözümlenecektir. Yerel yönetime ehil olanlar getirilmeli ve İstanbul’dan kimse onların işine karışmamalıdır.

İşlerin düzelmesi, adaletin sağlanması ve hak sahiplerine haklarının verilebilmesi için rüşvet, iltimas mutlaka önlenmelidir. Vezir-i azam, görevlerini ifa ederken tam yetkili olmalı, saray halkı onun işine karışmamalıdır. Üst düzey yöneticiler, görevlerinden kolayca ve sıkça azlolunmamalıdır. Padişah perde arkasında kalmamalı, işleri bizzat kendi yapmalı ve üst düzey yöneticilerini yakından tanımalıdır. Saray halkının bu yöneticilerin işlerine karışmasına ve onların hakkında konuşmalarına fırsat vermemelidir.

Sonuç
Koçi Bey, çözülme ya da buhran vakasını belirli düşünce geleneğini tevarüs etmiş bir fikir erbabı olarak geleneksel Osmanlı devlet ve toplum anlayışı çerçevesinde tahlil etmiştir.

Koçi Bey, Osmanlı’daki değişimin idarenin tepesindeki bozulma, daire-i adliye ve kanun-u kadim’de ihmal (eski sultanlar devrinde uygulanmış ve faydaları sınanmış kanun ve kaideler bütünlüğü), rüşvetin ve iltimasın artması, makamları ehline vermemek, erkân-ı erbaa ve toplum hiyerarşisindeki bozulma, hazinenin dengesindeki bozulma ve ahlâkî çürüme olgularını inceleyerek analiz etmeye çalışmıştır. Daha sonra bu problemlerin çözümü için bazı gerekli ıslahatlar önermiştir. Bu ıslahat teklifleri idarî niteliktedir ve uygulamada baskı unsuru ön plândadır. Kulların itaat altına alınmasından bahsederken “… benî âdem kahr ile zabtolur hilm ile olmaz” (insanoğlu yumuşaklıkla değil, zor-güç kullanılarak düzene sokulabilir) demektedir.

Koçi Bey’in Osmanlı ülkesinin dışındaki gelişmelere ve bunun yansımalarına hiç değinmemesi bir eksiklik olarak görülebilir. Bu gelişmelerin Koçi Bey’in çözülme analizinde değerlendirilmemiş olması onun meseleyi içe dönük bir bakış açısıyla ele almasının bir sonucu olarak görülmelidir.

KISACA:

17. yüzyıl başlarından itibaren Osmanlı Devleti eski gücünü kaybetmeye başladı.Osmanlı Devleti duraklama dönemine girdi.Devletin duraklamasında; Ordunun bozulması, maliyenin bozulması, yönetimdeki bozulmalar ve yöneticilerin yetersizliği, hükümdarların iyi yetişmemesi veya çocuk yaşta tahta geçmesi, bilim ve teknik alanda Avrupa’nın gerisinde kalınması, devletin doğal sınırlarına ulaşması ve kuvvetli devletlerle karşılaşılması etkili olmuştur.

Soru : Ekber ve erşed sisteminin Osmanlı yönetim sistemine etkileri neler olabilir ?
1.Ahmet padişah olduktan sonra Fatih Sultan Mehmet döneminde getirilen kardeş katli geleneğine son vererek,padişahlığın Osmanlı soyundan büyükve aklı başında olanına(ekber ve erşed) geçmesi usulünü getirdi.Bundan sonra şehzadeler,sancaklara gönderilmeyip sarayda kafes hayatı yaşadılar.Bu durum,şehzadelerin devlet yönetiminde bilgi ve deneyim kazanmalarını engelledi.Sarayda öldürülme kaygısı içinde yaşadıklarından,birçoğunun ruh sağlığı bozuldu.

10.Sınıf Tarih Kitabı Sayfa 94 Cevapları
Tabloda verilen nedenler içerisinde hangileri Osmanlı halkının isyan etmesinde daha etkili olmuştur?

Bütün hepsi etkili olmakla birlikte bence en etkilileri


Merkezi otoritenin ve yönetimin bozulması

Askeriyenin bozulması

Savaşların uzun sürmesi

Üretimin bozulması.

Rüşvet ve adam kayırmanın artması

Halktan ağır vergilerin alınması.

Ekonominin bozulması.

10.Sınıf Tarih Kitabı Sayfa 95 Cevapları

İç isyanların genel nedenlerini aşağıdaki tabloya gruplandırarak yazınız

Siyasi Nedenler
-Yönetimde saray adamlarının ve valide sultanların etkili olması
-Rüşvet adam kayırmanın artması
-Veraset sistemindeki değişiklikler

Ekonomik Nedenler
Tımar sisteminin bozulması
Tarımsal üretimin azalması
Halktan ağır vergilerin alınması

Askeri Nedenler

-Yeniçeri ocağının bozulması
-Savaşların uzun sürmesi
-Ordunun bozulması

Soru :İstanbul Ayaklanmalarının halk üzerindeki etkileri neler olabilir?
(17. yüzyılda başta İstanbul olmak üzere büyük şehirlerin nüfusları hızla artmış, bu durum şehirlerde işsizliğe ve güvenliğin bozulmasına neden olmuştur.Halkın devlete güveni azalmıştır).)

Soru:yukardaki metinden hareketle Yeniçeri Ocağındaki bozulmaların nedeni olarak neler söylenebilir?

1-genç ve vücudu kuvvetli olanların emekli olması.devlet hazinesinin bu suretle zarara uğraması
2-Çavuşların başarda üç iken sonradan kırk-elli kadar olması
3-Kale fetheden kethüdaların emekli edilmesi.
4-İşin ehli olmayanların göreve getirilmesi.
5-Milleti ve mezhebi bilinmeyenlerin katılması.
6-Usul ve kuralların bozulması.
7-Kanun ve kuralların kalkması
8-Kötülük,kavga ,fitne ve fesatın eksik olmaması..

10.Sınıf Tarih Kitabı Sayfa 96 Cevapları


Soru : Osmanlı devleti’nin Celali Ayaklanmalarının olduğu dönemde İran ve Avusturya ile Savaşıyor olmasının etkileri nelerdir.

İran, Osmanlı-Avusturya savaşları ve Celali İsyanlarını fırsat bilerek harekete geçti. Tebriz ve Revan’ı alarak Diyarbakır’a ulaştı.

Avusturya’nın Erdel Beyliği’nin iç işlerine karışması üzerine savaşlar yeniden başladı.

Savaşlar Osmanlı imp. da huzursuzluğa ve isyanlara sebeb oldu. Osmanlı Devleti barış istemek zorunda kaldı.

10.Sınıf Tarih Kitabı Sayfa 97 Cevapları

Soru : İngiltere ve fransa arasındaki rekabetin teme nedeni nedir*
Sömürge elde etme yarışı.

Soru : Coğrafi keşifler sonrası ticaret yollarının değişmesinin Osmanlı devletine etkileri neler olabilir.
Coğrafi Keşifler, bütün insanlığı etkilemiştir. Bu yönüyle evrensel bir özelliğe sahiptir.

1-Akdeniz Limanları, Coğrafya Keşifler sonucunda önemini kaybetti. Ancak 1869′da Süveyş Kanalı’nın İngilizler tarafından açılmasıyla bu limanlar yeniden önem kazanmıştır.
2-Coğrafi Keşifler, Müslüman ülkeler açısından büyük zararlara neden olmuştur. İslam ülkeleri yoksullaşmış, Türkistan Hanlıkları giderek zayıflamış ve Ruslar karşısında gerilemiştir.
3- Osmanlı İmparatorluğu, İpek ve Baharat Yollarına hakim olmasına rağmen yolların değişmesinden dolayı umduklarına ulaşamamıştır.
4- Osmanlı İmparatorluğu, ticaret faaliyetlerini yeniden geliştirebilmek için Avrupalı devletlere kapitülasyonlar vermek zorunda kaldı.
5-Coğrafi Keşiflerin etkisi bununla da kalmamış yeni keşfedilen yerlerden Avrupa ya taşınan değerli madenler ve Avrupa devletlerinin izlediği Merkantalist politikalar ,16. yy da Osmanlı ülkesinde büyük bir fiyat artışına (Enflasyon-Fiyat Devrimi)neden olmuştur.

6-Ayrıca Osmanlı topraklarında kervan yolları boyunca faaliyet gösteren halk ve zanaatkârlar işsiz kaldı. Bu durum, Osmanlı Devleti’nde ekonomik sıkıntılara ve Celali İsyanları’na zemin hazırlamıştır.

7-Osmanlı Devleti, Hint ticaret yolunun hakimiyeti için Portekizlilerle, Akdeniz hakimiyeti için de İspanyollarla mücadele etti. Endonezya’da savunma ve koruma savaşları yapan Osmanlı Devleti, Hristiyan Avrupa karşısında Doğu Kalkanı haline gelmiştir

10.Sınıf Tarih Kitabı Sayfa 98 Cevapları
Soru: Osmanlı devletinin avrupa devletleriyle rekabet edememesinin sonuçları neler olmuştur.
Teknolojide geri kalan Osmanlı devleti yapılan deniz savaşlarında yenilgiler almaya başlamış ve denizlerdeki etkinliğini yitirmiştir…

Soru : Yukardaki metni dikkate alarak merkantilizmi Avrupalı ve Osmanlı tüccarlar açısından değerlendiriniz.

10.Sınıf Tarih Kitabı Sayfa 98 Cevapları

DEVEAMI GELECEK AŞAĞI İNMEYİ UNUTMAYINIZ !!! TEŞEKKÜR YETER

Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 29.01.12, 22:28 #15 (Konu Linki)
Forum Görevlisi

cemaktas96 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

Durumu: cemaktas96 isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üyelik: 21.09.11
Yaş: 16
Nerden: istanbul
Okulu: Kartal Cevizli Lisesi
Sınıf: 11. sınıf
Meslek: öğrenim görevlisi
Konular: 221
Mesajlar: 217
Takımı: Fenerbahçe
Teşekkür Etmiş: 14
Teşekkür Almış: 27
Hobim: futbol oynamak
Standart Cevap: 10.Sınıf Tarih Kitabının Cevapları sayfa2 den 10 a kadar tüm soruların cevapları 2011 2012 Cevap: 10.Sınıf Tarih Kitabının Cevapları sayfa2 den 10 a kadar tüm soruların cevapları 2011 2012

sorularınız için
cem__1996@hotmail.com
adresinize göderebilirsiniz

Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 28.02.12, 19:42 #16 (Konu Linki)
Forum Görevlisi

cemaktas96 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

Durumu: cemaktas96 isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üyelik: 21.09.11
Yaş: 16
Nerden: istanbul
Okulu: Kartal Cevizli Lisesi
Sınıf: 11. sınıf
Meslek: öğrenim görevlisi
Konular: 221
Mesajlar: 217
Takımı: Fenerbahçe
Teşekkür Etmiş: 14
Teşekkür Almış: 27
Hobim: futbol oynamak
Standart Cevap: 10.Sınıf Tarih Kitabının Cevapları sayfa2 den 10 a kadar tüm soruların cevapları 2011 2012 Cevap: 10.Sınıf Tarih Kitabının Cevapları sayfa2 den 10 a kadar tüm soruların cevapları 2011 2012

sayfa 113

7. YüzYıl Osmanlı Mimarisi
Osmanlı Devleti'nin, Balkanlar'daki hakimiyeti yaklaşık 500 yıl sürmüştür. Bu uzun dönem boyunca Müslüman-Türk kültürüne ait önemli eserler inşa edilmiş, bölgenin gayrimüslim halkları da bu zengin kültürden faydalanmıştır.


Osmanlı Devleti imar çalışmalarına büyük önem vermiş; yollar, köprüler, camiler, medreseler inşa etmiş, ardında sayısız eser bırakmıştır. Ancak kültür mirası, mimari eserlerle sınırlı değildir; Balkan topraklarında yerleşen Müslüman-Türk gruplar, beraberlerinde halk ve tasavvuf edebiyatını, çeşitli sanat kollarını, yeme-içme kültürünü, daha doğrusu Müslüman-Türk medeniyetinin bütün unsurlarını bu bölgeye taşımış, yaygınlaştırmış ve günümüze kadar yaşamasını sağlamışlardır.

Örnek olarak Türk yemek kültürüne ait birçok unsur bugün Balkanlar'da gelenek haline gelmiştir; bu çerçevede pide, börek, kebap, dolma, somun, gevrek, sarma, helva, boza, salep, kahve, şerbet, kadayıf, baklava, fincan, bardak, tas, cezve gibi sayısız kavram Balkan kültürüne geçmiştir. Bugün Balkan ülkelerinde gezen bir turist, hemen her adımında Osmanlı'dan kalma bir eserle karşılaşmakta, o kültürün izlerini takip edebilmektedir. Uzun yıllar boyunca ihmal edilen ve ancak son zamanlarda yeni yeni ilgi görmeye başlayan bu eserler 500 yıl boyunca kök salmış bir kültürü temsil etmektedir.





Mimari Eserler


Balkanlar'da, Osmanlı dönemine ait Türk şehir mimarisinin en güzel örnekleri verilmiştir. Bu çerçevede şehir merkezlerine cami-mescit, tekke-zaviye ve türbe gibi dini yapılar; han, bedesten, kervansaray, arasta ve çarşı gibi ticari yapılar; imaret, hamam, köprü, su kemeri, çeşme ve saat kulesi gibi sosyal yapılar; mektep, medrese ve kütüphane gibi eğitim merkezleri; kale, kule-ocak, burç ve tabyalar gibi askeri yapılar inşa edilmiştir.


Mimari zenginliğin de İslam ahlakının uluslara kazandırdığı bir vasıf olduğunu belirtmek gerekir. İslam öncesinde Ortadoğu ve Orta Asya halkları mimari yönden oldukça geri bir düzeyde olmalarına karşın, İslam ahlakıyla şereflenmelerinin ardından, diğer pek çok kültürel alanda olduğu gibi mimari alanında da büyük bir yükseliş yaşamışlardır. Kuran'da Hz. Süleyman'ın estetik zevkini ve yaptırdığı büyük mimari eserleri bildiren ayetler tüm Müslümanlar için yol gösterici olmuştur:

Süleyman için de, sabah gidişi bir ay, akşam dönüşü bir ay (mesafe) olan rüzgara (boyun eğdirdik); erimiş bakır madenini ona sel gibi akıttık... Ona dilediği şekilde kaleler, heykeller, havuz büyüklüğünde çanaklar ve yerinden sökülmeyen kazanlar yaparlardı... (Sebe Suresi, 12-13)

Bu şuurla yapılan mimari eserleri, İslam tarihinin her döneminde görmek mümkündür. Osmanlı ise bu alandaki zirveyi temsil etmektedir. Türk mimari tarihinin ünlü isimlerinden Ekrem Hakkı Ayverdi, uzun araştırmalar sonucunda yayınladığı Avrupa'da Osmanlı Mimarisi adlı eserinde, Osmanlı'nın sadece Balkanlar'da 15.787 adet mimari yapı inşa ettiğini ortaya koymuştur.Sadece Bulgaristan'daki mimari eserlerin sayısı 3399 adettir; bu sayı, 2356 adet cami-mescit, 142 medrese, 273 mektep, 174 tekke-zaviye, 42 imaret, 116 han, 113 hamam-ılıca-kaplıca, 27 türbe, 24 köprü, 16 kervansaray, 74 çeşme, saat kuleleri, hastaneler, bedestenler, kütüphaneler ve çeşitli sanat eserlerinden meydana gelmiştir. Günümüzde bu eserlerin büyük bir kısmı yok olmuştur; orijinal halini koruyan eser sayısı ise çok azdır



Vardar Nehri üzerinde, Fatih Sultan Mehmed Han tarafından yaptırılan Taş Köprü (Fatih Köprüsü) ve Samokov'da bir Türk çeşmesi.




Bu mimari yapılardan Romanya Babadağ'daki Sarı Saltuk Türbesi; Arnavutluk Kruya'da Sarı Saltuk Türbesi; Bosna-Hersek Blagay'da Sarı Saltuk Türbesi; Bulgaristan Obroçişte-Balçık'ta Akyazılı Tekkesi ve İmareti; Köstendil'de Koca İsnak Paşa Köprüsü, Uludere Harmanlı Köprüsü; Budapeşte'de Gül Baba Türbesi; Kosova Priştine'de Sultan Murat Hüdavendigar Türbesi; Üsküp'te Sultan Murat Camii, Kurşunlu Han; Filibe'de Sultan Murat Hüdavendigar Camii, Karagöz Paşa Medresesi, Hünkar Hamamı, Şahabeddin Paşa Hamamı; Saraybosna'da Gazi Hüsrev Bey Camii; Sofya'da Mahmut Paşa Camii ve Kervansarayı, Şumnu'da Şerif Halil Paşa Camii, saat kulesi; Yunanistan Kavala'da Mehmet Ali Paşa Medresesi, yeniden inşa edilen Mostar Köprüsü; Manastır-Bitola, Pirlepe'de saat kuleleri; Peç'te Kazım Paşa Camii gibi çeşitli örnekler günümüze kadar ulaşmıştır.. Ancak ne var ki, bu yapıların bazıları bakımsız ve ihmal edilmiş durumdadırlar.

Özellikle Bulgaristan, Romanya, Sırbistan, Macaristan gibi ülkelerdeki eserler, Eski Yugoslavya'da bulunanlara göre çok daha kötü durumdadır. Türk kültür mirasının bir parçası olan bu önemli eserler, yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadırlar. İhmal ve bakımsızlığın yanı sıra yıkılmayan bazı önemli tarihi binaların farklı amaçlarla kullanılması, bilinçsiz bir şekilde tadilat çalışmalarında bulunulması, eserlerin ideolojik olarak tahrip edilmesi bu mimari yapıların tükenmesine yol açmaktadır. Türkiye'nin bu eserlerin restorasyonu ve korunması için girişimde bulunması, Balkan ülkeleriyle bu konuda iş birliği imkanları araması son derece isabetli bir politika olacaktır.



Macaristan'da Osmanlı'dan kalan en büyük mimari eser olan Gazi Kasım Paşa Camii şu anda kilise olarak kullanılıyor. C*****n kubbesi, Hunyadi Yanoş heykeliyle yüz yüze Peç'in en kalabalık meydanına bakıyor.




Macaristan'ın her yerinde Osmanlı'nın izlerine rastlamak mümkün. İşte, Kanuni döneminde kuşatılmasına rağmen, kışın bastırması sebebiyle alınamayan, 1596 yılında III. Mehmed tarafından fethedilen Eğri Kalesi'nden bir görünüm. III. Mehmed, bu zaferden dolayı, Osmanlı tarihinde "Eğri Fatihi" olarak anılır.


Edebiyat Mirası


Balkanlar'da, Osmanlı yönetimi tarafından sürdürülen imar faaliyetleri, bilim, kültür ve sanat konusunda önemli ilerlemelere yol açmıştır. Özellikle bu dönemde inşa edilen medrese, mektep, tekke ve zaviyeler, yeni bilim ve sanat insanlarının yetişmesini sağlamıştır. Nitekim II. Beyazıd döneminden itibaren yazılı metinler üreten sanatçılara rastlanmaya başlanmıştır. Balkanlar, Osmanlı İmparatorluğu içinde, sanatçı, bilim ve devlet adamı üreten bir merkez haline gelmiştir. 16.-17. yüzyıllar arasında, devlet içinde görev alan 22 sadrazam Bosnalı'dır. 16. yüzyıla gelindiğinde, Osmanlı edebiyat eserlerinin büyük bir kısmı da Balkanlar'da üretilir olmuştur.




Bu konuda önemli eserler veren Kültür ve Turizm Bakanlığı Müsteşarı Mustafa İsen yaptığı araştırmalara dayanarak bu konuyu şöyle açıklamaktadır:

"Osmanlı sarayından başlanarak taşrada şehzade sancakları ve beyler, kendi konumlarına uygun bir sanatçı kadrosunu maiyetlerinde bulunduruyorlardı. Böyle bir kadro, yöneticiliğin şartlarından sayılıyordu. Osmanlı Rumelisi özel konumu nedeniyle çok sayıda akıncı ailesinin de barınma yeriydi. Bu yüzdendir ki akıncı beyleri, çevrelerinde maiyetlerindeki serdengeçtileri sürekli istim üzerinde tutacak derviş-meşrep şairlere ihtiyaç duyarlar ve onları himaye ederlerdi. Bu ve buna eklenecek başka sebepler yüzünden Rumeli adeta şairler ocağıdır.."

Ayrıca İsen'in araştırmasında, şair tezkirelerine dayanarak Bulgaristan, Yunanistan, Makedonya, Yugoslavya gibi Balkan ülkelerinde yaşamış çok sayıda Osmanlı şair ve edebiyatçısını da tanıtılmaktadır.

Balkanlar'da Türk edebiyatının tasavvuftan halk edebiyatına kadar her türünde önemli eserler verilmiş, bu edebi anlayış, bölgede kök salmış ve yerel halkların kültürüyle kaynaşmıştır. Balkan ve Türk grupların arasındaki kültür alışverişi, ortak bir kültürün temelini oluşturmuştur. Bölgede konuşulan Slav ve Türk dilleri alışverişe girmiş, sayısız Türkçe kökenli kelime, çok sayıda atasözü, deyim, fıkra Balkan kültüründe yerini almıştır. Bunun en güzel örneklerinden biri Nasrettin Hoca'dır. Anadolu'dan göç eden Türkmenlerle Balkanlar'a ulaşan Nasrettin Hoca fıkraları yerel halk tarafından benimsenmiş ve kendi halk kültürlerine maledilerek sahiplenilmiştir:

Sırpça-Hırvatça'da Türkçe kökenli kelimelerin sayısının 7000 dolayında olduğu yıllar önce tespit edilmiştir. Bulgarca'da bunların sayısının 5000 dolayında olduğu B.Tsonev tarafından ortaya atılmıştı. Ancak yapılan en yeni araştırmalar Bulgarca'daki Türkçe kökenli kelimelerin 6500'ün üzerinde olduğunu göstermektedir .

Ünlü Bulgar mizah yazarı Radoy Ralin, Bulgarca'da kullanılmakta olan Türkçe kökenli atasözlerinin sayısının 500 olduğunu söylüyor. Bulgarlar arasında bilinen Nasrettin Hoca fıkralarının 900, çeşitleriyle birlikte 2000 dolayında olduğunu yazıyor Sava Popov.
Türk edebiyatının Balkanlar'da geniş olarak özümsenmiş olduğunu gösteren örnekleri artırmak mümkündür. Bu konuda yapılmış çok sayıda bilimsel araştırma, Slav ve Türk kültürünün kaynaşarak ortak ve zengin bir edebi kültür oluşturduğunu, Balkan kültüründe Türk izlerini takip etmenin kolay olduğunu ortaya koymaktadır.

Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 28.02.12, 19:43 #17 (Konu Linki)
Forum Görevlisi

cemaktas96 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

Durumu: cemaktas96 isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üyelik: 21.09.11
Yaş: 16
Nerden: istanbul
Okulu: Kartal Cevizli Lisesi
Sınıf: 11. sınıf
Meslek: öğrenim görevlisi
Konular: 221
Mesajlar: 217
Takımı: Fenerbahçe
Teşekkür Etmiş: 14
Teşekkür Almış: 27
Hobim: futbol oynamak
Yeni1 Cevap: 10.Sınıf Tarih Kitabının Cevapları sayfa2 den 10 a kadar tüm soruların cevapları 2011 2012 Cevap: 10.Sınıf Tarih Kitabının Cevapları sayfa2 den 10 a kadar tüm soruların cevapları 2011 2012

sayfa 113

7. YüzYıl Osmanlı Mimarisi
Osmanlı Devleti'nin, Balkanlar'daki hakimiyeti yaklaşık 500 yıl sürmüştür. Bu uzun dönem boyunca Müslüman-Türk kültürüne ait önemli eserler inşa edilmiş, bölgenin gayrimüslim halkları da bu zengin kültürden faydalanmıştır.


Osmanlı Devleti imar çalışmalarına büyük önem vermiş; yollar, köprüler, camiler, medreseler inşa etmiş, ardında sayısız eser bırakmıştır. Ancak kültür mirası, mimari eserlerle sınırlı değildir; Balkan topraklarında yerleşen Müslüman-Türk gruplar, beraberlerinde halk ve tasavvuf edebiyatını, çeşitli sanat kollarını, yeme-içme kültürünü, daha doğrusu Müslüman-Türk medeniyetinin bütün unsurlarını bu bölgeye taşımış, yaygınlaştırmış ve günümüze kadar yaşamasını sağlamışlardır.

Örnek olarak Türk yemek kültürüne ait birçok unsur bugün Balkanlar'da gelenek haline gelmiştir; bu çerçevede pide, börek, kebap, dolma, somun, gevrek, sarma, helva, boza, salep, kahve, şerbet, kadayıf, baklava, fincan, bardak, tas, cezve gibi sayısız kavram Balkan kültürüne geçmiştir. Bugün Balkan ülkelerinde gezen bir turist, hemen her adımında Osmanlı'dan kalma bir eserle karşılaşmakta, o kültürün izlerini takip edebilmektedir. Uzun yıllar boyunca ihmal edilen ve ancak son zamanlarda yeni yeni ilgi görmeye başlayan bu eserler 500 yıl boyunca kök salmış bir kültürü temsil etmektedir.





Mimari Eserler


Balkanlar'da, Osmanlı dönemine ait Türk şehir mimarisinin en güzel örnekleri verilmiştir. Bu çerçevede şehir merkezlerine cami-mescit, tekke-zaviye ve türbe gibi dini yapılar; han, bedesten, kervansaray, arasta ve çarşı gibi ticari yapılar; imaret, hamam, köprü, su kemeri, çeşme ve saat kulesi gibi sosyal yapılar; mektep, medrese ve kütüphane gibi eğitim merkezleri; kale, kule-ocak, burç ve tabyalar gibi askeri yapılar inşa edilmiştir.


Mimari zenginliğin de İslam ahlakının uluslara kazandırdığı bir vasıf olduğunu belirtmek gerekir. İslam öncesinde Ortadoğu ve Orta Asya halkları mimari yönden oldukça geri bir düzeyde olmalarına karşın, İslam ahlakıyla şereflenmelerinin ardından, diğer pek çok kültürel alanda olduğu gibi mimari alanında da büyük bir yükseliş yaşamışlardır. Kuran'da Hz. Süleyman'ın estetik zevkini ve yaptırdığı büyük mimari eserleri bildiren ayetler tüm Müslümanlar için yol gösterici olmuştur:

Süleyman için de, sabah gidişi bir ay, akşam dönüşü bir ay (mesafe) olan rüzgara (boyun eğdirdik); erimiş bakır madenini ona sel gibi akıttık... Ona dilediği şekilde kaleler, heykeller, havuz büyüklüğünde çanaklar ve yerinden sökülmeyen kazanlar yaparlardı... (Sebe Suresi, 12-13)

Bu şuurla yapılan mimari eserleri, İslam tarihinin her döneminde görmek mümkündür. Osmanlı ise bu alandaki zirveyi temsil etmektedir. Türk mimari tarihinin ünlü isimlerinden Ekrem Hakkı Ayverdi, uzun araştırmalar sonucunda yayınladığı Avrupa'da Osmanlı Mimarisi adlı eserinde, Osmanlı'nın sadece Balkanlar'da 15.787 adet mimari yapı inşa ettiğini ortaya koymuştur.Sadece Bulgaristan'daki mimari eserlerin sayısı 3399 adettir; bu sayı, 2356 adet cami-mescit, 142 medrese, 273 mektep, 174 tekke-zaviye, 42 imaret, 116 han, 113 hamam-ılıca-kaplıca, 27 türbe, 24 köprü, 16 kervansaray, 74 çeşme, saat kuleleri, hastaneler, bedestenler, kütüphaneler ve çeşitli sanat eserlerinden meydana gelmiştir. Günümüzde bu eserlerin büyük bir kısmı yok olmuştur; orijinal halini koruyan eser sayısı ise çok azdır



Vardar Nehri üzerinde, Fatih Sultan Mehmed Han tarafından yaptırılan Taş Köprü (Fatih Köprüsü) ve Samokov'da bir Türk çeşmesi.




Bu mimari yapılardan Romanya Babadağ'daki Sarı Saltuk Türbesi; Arnavutluk Kruya'da Sarı Saltuk Türbesi; Bosna-Hersek Blagay'da Sarı Saltuk Türbesi; Bulgaristan Obroçişte-Balçık'ta Akyazılı Tekkesi ve İmareti; Köstendil'de Koca İsnak Paşa Köprüsü, Uludere Harmanlı Köprüsü; Budapeşte'de Gül Baba Türbesi; Kosova Priştine'de Sultan Murat Hüdavendigar Türbesi; Üsküp'te Sultan Murat Camii, Kurşunlu Han; Filibe'de Sultan Murat Hüdavendigar Camii, Karagöz Paşa Medresesi, Hünkar Hamamı, Şahabeddin Paşa Hamamı; Saraybosna'da Gazi Hüsrev Bey Camii; Sofya'da Mahmut Paşa Camii ve Kervansarayı, Şumnu'da Şerif Halil Paşa Camii, saat kulesi; Yunanistan Kavala'da Mehmet Ali Paşa Medresesi, yeniden inşa edilen Mostar Köprüsü; Manastır-Bitola, Pirlepe'de saat kuleleri; Peç'te Kazım Paşa Camii gibi çeşitli örnekler günümüze kadar ulaşmıştır.. Ancak ne var ki, bu yapıların bazıları bakımsız ve ihmal edilmiş durumdadırlar.

Özellikle Bulgaristan, Romanya, Sırbistan, Macaristan gibi ülkelerdeki eserler, Eski Yugoslavya'da bulunanlara göre çok daha kötü durumdadır. Türk kültür mirasının bir parçası olan bu önemli eserler, yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadırlar. İhmal ve bakımsızlığın yanı sıra yıkılmayan bazı önemli tarihi binaların farklı amaçlarla kullanılması, bilinçsiz bir şekilde tadilat çalışmalarında bulunulması, eserlerin ideolojik olarak tahrip edilmesi bu mimari yapıların tükenmesine yol açmaktadır. Türkiye'nin bu eserlerin restorasyonu ve korunması için girişimde bulunması, Balkan ülkeleriyle bu konuda iş birliği imkanları araması son derece isabetli bir politika olacaktır.



Macaristan'da Osmanlı'dan kalan en büyük mimari eser olan Gazi Kasım Paşa Camii şu anda kilise olarak kullanılıyor. C*****n kubbesi, Hunyadi Yanoş heykeliyle yüz yüze Peç'in en kalabalık meydanına bakıyor.




Macaristan'ın her yerinde Osmanlı'nın izlerine rastlamak mümkün. İşte, Kanuni döneminde kuşatılmasına rağmen, kışın bastırması sebebiyle alınamayan, 1596 yılında III. Mehmed tarafından fethedilen Eğri Kalesi'nden bir görünüm. III. Mehmed, bu zaferden dolayı, Osmanlı tarihinde "Eğri Fatihi" olarak anılır.


Edebiyat Mirası


Balkanlar'da, Osmanlı yönetimi tarafından sürdürülen imar faaliyetleri, bilim, kültür ve sanat konusunda önemli ilerlemelere yol açmıştır. Özellikle bu dönemde inşa edilen medrese, mektep, tekke ve zaviyeler, yeni bilim ve sanat insanlarının yetişmesini sağlamıştır. Nitekim II. Beyazıd döneminden itibaren yazılı metinler üreten sanatçılara rastlanmaya başlanmıştır. Balkanlar, Osmanlı İmparatorluğu içinde, sanatçı, bilim ve devlet adamı üreten bir merkez haline gelmiştir. 16.-17. yüzyıllar arasında, devlet içinde görev alan 22 sadrazam Bosnalı'dır. 16. yüzyıla gelindiğinde, Osmanlı edebiyat eserlerinin büyük bir kısmı da Balkanlar'da üretilir olmuştur.




Bu konuda önemli eserler veren Kültür ve Turizm Bakanlığı Müsteşarı Mustafa İsen yaptığı araştırmalara dayanarak bu konuyu şöyle açıklamaktadır:

"Osmanlı sarayından başlanarak taşrada şehzade sancakları ve beyler, kendi konumlarına uygun bir sanatçı kadrosunu maiyetlerinde bulunduruyorlardı. Böyle bir kadro, yöneticiliğin şartlarından sayılıyordu. Osmanlı Rumelisi özel konumu nedeniyle çok sayıda akıncı ailesinin de barınma yeriydi. Bu yüzdendir ki akıncı beyleri, çevrelerinde maiyetlerindeki serdengeçtileri sürekli istim üzerinde tutacak derviş-meşrep şairlere ihtiyaç duyarlar ve onları himaye ederlerdi. Bu ve buna eklenecek başka sebepler yüzünden Rumeli adeta şairler ocağıdır.."

Ayrıca İsen'in araştırmasında, şair tezkirelerine dayanarak Bulgaristan, Yunanistan, Makedonya, Yugoslavya gibi Balkan ülkelerinde yaşamış çok sayıda Osmanlı şair ve edebiyatçısını da tanıtılmaktadır.

Balkanlar'da Türk edebiyatının tasavvuftan halk edebiyatına kadar her türünde önemli eserler verilmiş, bu edebi anlayış, bölgede kök salmış ve yerel halkların kültürüyle kaynaşmıştır. Balkan ve Türk grupların arasındaki kültür alışverişi, ortak bir kültürün temelini oluşturmuştur. Bölgede konuşulan Slav ve Türk dilleri alışverişe girmiş, sayısız Türkçe kökenli kelime, çok sayıda atasözü, deyim, fıkra Balkan kültüründe yerini almıştır. Bunun en güzel örneklerinden biri Nasrettin Hoca'dır. Anadolu'dan göç eden Türkmenlerle Balkanlar'a ulaşan Nasrettin Hoca fıkraları yerel halk tarafından benimsenmiş ve kendi halk kültürlerine maledilerek sahiplenilmiştir:

Sırpça-Hırvatça'da Türkçe kökenli kelimelerin sayısının 7000 dolayında olduğu yıllar önce tespit edilmiştir. Bulgarca'da bunların sayısının 5000 dolayında olduğu B.Tsonev tarafından ortaya atılmıştı. Ancak yapılan en yeni araştırmalar Bulgarca'daki Türkçe kökenli kelimelerin 6500'ün üzerinde olduğunu göstermektedir .

Ünlü Bulgar mizah yazarı Radoy Ralin, Bulgarca'da kullanılmakta olan Türkçe kökenli atasözlerinin sayısının 500 olduğunu söylüyor. Bulgarlar arasında bilinen Nasrettin Hoca fıkralarının 900, çeşitleriyle birlikte 2000 dolayında olduğunu yazıyor Sava Popov.
Türk edebiyatının Balkanlar'da geniş olarak özümsenmiş olduğunu gösteren örnekleri artırmak mümkündür. Bu konuda yapılmış çok sayıda bilimsel araştırma, Slav ve Türk kültürünün kaynaşarak ortak ve zengin bir edebi kültür oluşturduğunu, Balkan kültüründe Türk izlerini takip etmenin kolay olduğunu ortaya koymaktadır.

Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 29.02.12, 20:29 #18 (Konu Linki)
Forum Görevlisi

cemaktas96 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

Durumu: cemaktas96 isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üyelik: 21.09.11
Yaş: 16
Nerden: istanbul
Okulu: Kartal Cevizli Lisesi
Sınıf: 11. sınıf
Meslek: öğrenim görevlisi
Konular: 221
Mesajlar: 217
Takımı: Fenerbahçe
Teşekkür Etmiş: 14
Teşekkür Almış: 27
Hobim: futbol oynamak
Standart Cevap: 10.Sınıf Tarih Kitabının Cevapları sayfa2 den 10 a kadar tüm soruların cevapları 2011 2012 Cevap: 10.Sınıf Tarih Kitabının Cevapları sayfa2 den 10 a kadar tüm soruların cevapları 2011 2012

Devamı gelecek aşağıya inmeyi unutmayın

Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 27.04.12, 00:19 #19 (Konu Linki)
Forum Görevlisi

cemaktas96 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

Durumu: cemaktas96 isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üyelik: 21.09.11
Yaş: 16
Nerden: istanbul
Okulu: Kartal Cevizli Lisesi
Sınıf: 11. sınıf
Meslek: öğrenim görevlisi
Konular: 221
Mesajlar: 217
Takımı: Fenerbahçe
Teşekkür Etmiş: 14
Teşekkür Almış: 27
Hobim: futbol oynamak
Post Cevap: 10.Sınıf Tarih Kitabının Cevapları sayfa2 den 10 a kadar tüm soruların cevapları 2011 2012 Cevap: 10.Sınıf Tarih Kitabının Cevapları sayfa2 den 10 a kadar tüm soruların cevapları 2011 2012

cem__1996@hotmail.com

__________________
Yağmuru seviyorum diyorsun,
Yağmur yağınca şemsiyeni açıyorsun..
Güneşi seviyorum diyorsun,
Güneş açınca gölgeye kaçıyorsun..
Rüzgarı seviyorum diyorsun,
Rüzgar çıkınca pencereni kapatıyorsun..
İşte, bunun için korkuyorum;
Beni de sevdiğini söylüyorsun..

W.SHAKESPEARE
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Etiketler
10sinif, 2011, 2012, 2013, cevaplari, den, kadar, kitabinin, sayfa2, sorularin, tarih, tüm

Seçenekler
Stil



Powered by vBulletin® Version 3.8.2
Copyright ©2000 - 2008, Jelsoft Enterprises Ltd.
Bu site en iyi 1024'e 768 ekran çözünürlüğünde izlenmektedir.Ekran Ayarlarınızı Düzenleyiniz.
İletişim Adresileri : Bize "derskaynak.com@gmail.com" a mail göndererek veya üye olup "Özel Mesaj" göndererek ya da üstteki "İletişim" bölümüne tıklayarak kolayca ulaşabilirsiniz.
YASAL UYARI : Sitemizdeki paylaşımların çoğu internet kaynaklarından derlenmiştir. Amacımız öğrencilere ve kaynak ihtiyacı olanlara yardımcı olmaktır. Ayrıca sitemiz, hukuka, yasalara, telif haklarına ve kişilik haklarına saygılı olmayı da amaç edinmiştir. Sitemiz, 5651 sayılı yasada tanımlanan “Yer Sağlayıcı” olarak hizmet vermektedir. 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve TCK'nın 125. maddesine göre sitemizdeki üyeler yaptıkları paylaşımlardan sorumludur.Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan bir biçimde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahipleri "derskaynak.com@gmail.com" isimli iletişim mail adresimize haber vermeleri durumunda "İhlal Olduğu" düşünülen içerikler, sitemizden hemen kaldırılacaktır. Anlayışınıza sığınır saygılar sunarız...
Twitter